AKP NEDEN DURDURULAMAZ?

AKP’nin 15 yıllık iktidar sürecini değişik saiklerle açıklamak mümkün. Ancak sebep her ne olursa olsun sosyolojik, psikolojik, ekonomik sebepler, muhalefetin toplumu iyi okuyamaması 2002’nin kapısını açtı ve Türkiye bugünlere geldi. 2010’da yazılmış bu yazıyla çok çok özet olarak asıl sebeplere değinmeye çalışmışız.

Celal ÇETİN/17 Eylül 2010

Türkiye, belki de tarihin yönünü değiştirecek bir değişim ve dönüşüm sürecinden geçiyor. Bu sürecin 'sancılı mı sancısız mı', 'kanlı mı kansız mı' olacağını zaman gösterecek. Ancak bu değişim sürecinin AKP iktidarı ile 2002 yılında başladığı, 12 Eylül 2010’da yeni bir (belki de son) viraja girdiği bir gerçek. Şunu kabul etmeliyiz ki, AKP, mükemmel bir taktik ve stratejik planlama ile Türkiye'nin geleceğini belirleme gücünü tek başına elde etmeyi ve elinde tutmayı başardı. Bu başarı psikolojik, sosyolojik ve diğer açılardan incelenmek zorunda. Bu başarı, toplumu çok iyi analiz etme, taleplere cevap verme, çok iyi organize olma ve inançla kazanıldı. Tabii başarı kavramının göreceli olduğu gerçeğini saklı tutarak bunları söylüyoruz.

Yapılan değerlendirmelere göre AKP, 2002 seçimlerinden önce izleyeceği politikalarla toplumun yapısal özelliklerini birleştirdi. Yeni kurulan ve henüz kadrolarını oluşturan bir partinin, böylesine önemli bir çalışma yapabilecek imkan ve yeteneğe sahip olmadığının altını çizerek kabul etmek zorundayız ki; AKP'nin halkın direkt ‘midesini,’ ‘inançlarını’ ve ‘ezilmişlik duygularını’ hedeflemesi ve ele geçirmesi dikkat çekicidir. Öte yandan henüz demokrasi kültürünün yerleşmediği, kişiye bağlı otoritenin kabul gördüğü, muhafazakar değerler adına yapılan yönlendirmelerin sorgulanmadan benimsendiği bir toplum yapısına, ekonomik açıdan destek vaadiyle yaklaştığınız zaman, istediğiniz desteği almanız mümkün.

Bu gerçeği çok iyi analiz eden AKP'nin beyin takımı, bir yandan muhafazakar söylemlerle meydana çıkarken diğer yandan yoksul varoşların midesine de hitap etmeyi başardı. Özellikle belediyeler eliyle yapılan 'sosyal yardımlar', varoşları kazanmalarına yetti. Aslında buna kazanmak denebilir mi, tartışılır. Varoşların, tercihleri ile bu 'yardımları' kaybetme kaygısı arasında bir paralellik kurduğu söylenebilir. Sadece varoşlar değil, sermayenin de kazanımlarını kaybetme kaygısı ile hareket ettiği söylenebilir.

Öte yandan varoşların “ezilmişlik, kendisini değersiz görme” gibi kavramları da başarıyla değerlendirdiğini unutmamak gerek. Bu noktada TOKİ önemli bir görev üstlendi. O güne kadar yaşadıkları gecekondularının pencerelerinden, hemen karşısında zengilerin oturduğu yüksek apartmanlara imrenerek bakanlar, TOKİ sayesinde aynı yükseklikteki binalara geçiş yaptılar. Ve dediler ki; “artık sizinle eşit noktadayız. Bugüne kadar bizi ezdiniz, küçük gördünüz bundan sonra yapamayacaksınız. Bunu AKP sayesinde başardık” Bu zihniyet dönüşümü, AKP’ye inanmış, bağımlı hale gelmiş bir kitle oluşturdu.

Varoşların dışında yaşayan muhafazakar kesimlerin de günlük geçim derdinden başka bir konuyu fazla düşünmediği biliniyor. En azından bu yönde bir dönüşüm geçirdiği iddiaları güç kazanıyor. Hükümet, açıkladığı ekonomik rakamlarla bu kesimleri de ikna etmeyi başarırken, rakamların gerçekleri ne ölçüde yansıttığı, vatandaşın cebini ne ölçüde olumlu etkilediği ise tartışmaya açıktır. Ancak sorgulama kültürü olmayan bir toplumun, rakamların gerçekliğini araştırması da beklenmemeli.

AKP’yi bir şirkete benzetirsek, toplumun hemen her kesiminin, sermayenin, hatta uluslararası güçlerin bu şirketten hisse satın aldığını söyleyebilriz. Hisselerin değer kaybetmemesi için şirketi koruyup kollamak, ticaretin ilk kuralıdır.

AKP’yi iktidara getiren ve orada tutan etmenler, 12 Eylül referandumunda da belirleyici oldu. Anayasa değişiklik paketinin içeriği kimseyi ilgilendirmedi. Bir taksici esnafın söyledikleri, toplumun iktidara bakış açısını da özetliyor aslında:

-İşler nasıl?

-Abi berbat.

-Ya ekonomi?

-Abi ekonomi mi kaldı? Esnaf kan ağlıyor.

-Yarın referandumda ne diyeceksin?

-Abi evet diyeceğim

-Hem yandık bittik diyorsun hem evet diyeceksin. Demek anayasa değişikliklerini olumlu buluyorsun.

-Benim kafam bu işleri almaz abi. Bilmem, anlamam.

-Peki neden evet diyeceksin?

-Abi önceden bir uzman çavuşun karşısında el pence dururduk. Şimdi hükümet paşaları kulağından tuttuğu gibi içeri atıyor. Onun için evet diyeceğim…

Sözkonusu kesim, bu paketin gerçekten kendi hayatlarını kolaylaştırıp kolaylaştırmayacağını, orta ve uzun vadede kendisine yıkım getirip getirmeyeceğini sorgulamadığı gibi, demokrasinin tahrip edilmesi, hukukun çiğnenmesi gibi konularla hiç mi hiç ilgilenmedi. Daha da ötesi, ülkenin adım adım eyaletlere bölüneceğini de umursamıyor. PKK’nın BDP üzerinden özerklik talepleri ile de ilgilenmiyor. BOP çerçevesinde Ortadoğu'nun güvenliğinde taşeron olarak kullanılacağını ise hiç mi hiç umursamıyor. Bu taşeronluğun bölünme getireceğini düşünmek istemiyor.

Sonuç olarak AKP, uyguladığı stratejilerle gündelik geçim kaygılarından başka düşüncesi olmayan bir toplum oluşturdu, ardından bu toplumun desteğini kalıcı hale getirdi. “Ben varsam siz de varsınız” mesajı hedefi 12'den vurdu.

Bir başka gerçek daha var. Belki de en can alıcı gerçek. AKP'nin 2002'deki seçimlerden çok daha önce başladığı stratejik ve taktik çalışmaların sadece bugüne değil, gelecekteki birkaç 10 yıla yönelik olduğu biliniyor. Ancak AKP'nin o günlerde böylesine komplike bir stratejik çalışmayı yapabilecek, toplumun tüm katmanlarının şifrelerini çözerek detaylı planlamayı hazırlayabilecek ve güçlü bir sistematiği kurabilecek kadrolarının ve birikimlerinin, sınırsız finansman kaynaklarının olmadığı da ifade ediliyor. Peki, nasıl oldu da böylesine güçlü bir strateji uygulanabildi? Cevabı aranan soru, işte bu.

MUHALEFETİN AKP’YE DESTEĞİ

Öte yandan muhalefet cephesine baktığımız zaman, muhalefetin göremediği için kaybettiği nokta, AKP'nin toplumu oluşturan geniş bir kesimin yapısını çözdüğü nokta oldu. Başta CHP olmak üzere muhalefet, toplumun öncelikleri konusunda yaptığı hatanın bedelini ödemek zorundaydı ve ödedi. Siyasette geçerli kural olan, “İktidarda olan parti yıpranır, muhalefette olan parti güçlenir” prensibinin Türkiye'de geçerli olmamasının temelinde de, bu yanlış öncelikler listesi yatıyor. Bir partiyi iktidara taşıyacak oy çoğunluğunun, rejim tehlikesi, laiklik, demokrasi, hukukun üstünlüğü gibi konuları önemsemediği veya yeterli olmadığı gerçeği, muhalefet tarafından algılanamadı. İçeriği doldurulmamış bir laiklik anlayışı, milletin değerlerine uzak politika, “bu devleti biz kurduk. Biz ne dersek o kabul edilir” aymazlığı solun; tarikatlerle, cemaatlerle dans merkez sağın sonunu getirdi.

Özetle 12 Eylül referandumu bir demokratik hakkın kullanılmasının ötesinde, halkın değiştirilen önceliklerinin tescil edildiği, toplum mühendisliğinin boyut değiştirdiği bir dönüm noktası olarak tarihe geçti.

Sonuç olarak AKP, ilk kez “politikalarını topluma göre şekillendiren değil, toplumu kendi politikalarına göre şekillendiren bir parti” olarak tarihe geçti. Buna ister toplum mühendisliği deyin, ister operasyon deyin, ister kendi başlarına yaptılar, ister yardım aldılar deyin, ister kabul edin ister etmeyin AKP Türkiye'yi dönüştürmeyi başardı.

Bu başarının sırrı, Türkiye'nin geleceği açısından hayati önem taşıyor. Bu sır çözülemezse ister AKP olsun, ister türevi bir başka parti durdurulması imkansız olacaktır.

Her neyse. Millet iradesi böyle tecelli etti. Sonuçlarını hep birlikte yaşayıp göreceğiz…

17.09.2017