İNGİLTERE, ORTADOĞU’DA 1920-2017 FARKINI GÖRMEK ZORUNDA

Batılı uzmanların korkularını haklı çıkıyor. IŞİD’e karşı mücadelede askeri başarılar kazanılsa da bu siyasi anlamda geçerli değil. Uzmanlar, IŞİD’le yanlış yöntemlerin örgütü güçlendirdiğini ve PYD’yi kullanma fikrinin yanlış olduğunu itiraf etmeye başladı. Bu arada 1920 Ortadoğusu ile 2017 Ortadoğusu arasındaki önemli değişim, İngiltere’nin işini zorlaştırmaya başladı.

Celal ÇETİN

ABD desteğindeki Irak güvenlik güçleri, Musul’ın IŞİD’den temizlenmesi için operasyon başlatalı 190 günden fazla oldu. Kentin batısı hala militanları barındırıyor. IŞİD geçen ay da Musul’un doğusundaki Zuhur bölgesinde bombalı saldırı düzenledi; 4 kişi öldü, 14 kişi yaralandı.

IŞİD’DEN TEMİZLENMEYEN MAHALLELER VAR

Bağdat hükümeti Musul’un doğusunun kurtarıldığını geçen Ocak ayında ilan ettiğinde, Zuhur’un Sünni militanlardan temizlenmiş olması gerekiyordu. Ancak bu saldırı, Irak güçleri tüm gayretiyle saldırsa da IŞİD hücrelerinin hala aktif olduğunu gösteriyor.

Londra’daki düşünce kuruluşu Henry Jackson Toplumu’ndan uzman Kyle Orton, IŞİD’in stratejik duruşunu, “Yenilseler de hala ayaktalar” şeklinde tanımlıyor. Orton’a göre Zuhur’daki saldırılar da, Musul operasyonunun aceleye getirildiğinin ve IŞİD’in temizlenmiş bölgelerde yeniden güç topladığının bir göstergesi.

Kyle Orton, IŞİD’in toprak kaybının, bu savaşta tek ölçüt olmaması gerektiği uyarısı da yapıyor. ABD’li ve Iraklı yetkililer, IŞİD’in ülkenin sadece yüzde 7’sini kontrol ettiğini söylüyor. Bu oran daha önce yüzde 40’tı.

SİYASİ DEĞİL ASKERİ YENİLGİLER

IŞİD, kendinden önceki cihatçı örgütleri canlandırmak da istiyor. Bu örgütler 2007-2008 yıllarında ABD güçlerinin üzerlerine yıktığı askeri yenilgileri savuşturmayı başarmıştı.

Örgüt, batı ve doğudaki uzak topraklarda, Suriye sınırındaki Fırat nehri vadisi, Samarra’nın doğusundaki Celem çölü ve Hamrin dağlarında, vur kaç saldırılar yapmak için stratejik gücünden yararlanıyor. 23 Nisan’da Irak’ın batısındaki Rutba şehrinde askeri konvoya düzenlenen, 10 askerin öldüğü pusuda olduğu gibi.

Hava saldırısında öldürülen IŞİD Sözcüsü Ebu Muhammed El Adnani, 2016’da yayınladığı bir ses kaydında IŞİD’in Musul sonrası stratejisiyle ilgili öngörüde bulunmuştu. 2007’de çatışmaların had safhaya ulaşmasını örnek gösteren El Adnani, “Irak’taki şehirleri kaybettiğimizde, çölde yurtsuz ve topraksız kaldığımızda yenilmiş miydik? Şimdi de aynı durumdayız. Allah ya bizi güçlü kılacak ya da bomboş, açık çölde evsiz kalacağız” demişti.

KERKÜK’TE IŞİD VARLIĞI

IŞİD, petrol zengini Kerkük’te yeniden toparlanmaya başladı. Militanlar vilayetin yarısının kontrolunu ellerinde tutuyor. Kerkük Valisi Necmeddin Kerim, bu teröristlerin çoğunluğunun Musul’dan ve başka yerlerden kaçarak burada yeniden toparlandığını söylüyor.

Ancak uzman Kyle Orton, cihatçıların Kerkük’teki varlığının, son IŞİD karşıtı operasyonda tartışılmadığını savunuyor ve Musul’un güneyinde ve Kerkük’ün batısındaki Havice kasabasının önemine dikkat çekiyor. Arap nüfuslu kasaba, cephe ardında kargaşa yaratacak bir noktada. Havice, Ağustos 2016’dan bu yana Peşmerge kuşatması altında ancak IŞİD militanlara hala kasabaya sızarak buradan civardaki şehirlere saldırılar düzenleyebiliyor.

Iraklı komutanlar da yakın zamanda, Sünni Arap olan kasabaya, Şii milisleri kullanarak bir saldırı düzenlemeyi düşündüklerini açıkladı. “Havice, Musul’dan da önce IŞİD’den temizlenmeliydi” diyen Orton’a göre ise IŞİD karşıtı operasyonun en kötü yanlarından biri, yerel bölgeleri temizlemek için demografik uygunluğun olmadığı güçlerin kullanılması. Bu da örgütün kayıplarının siyasi olmadığı anlamına geliyor.

KARMAŞIK ASKERİ SONUÇLAR

Bağdat hükümeti, Şii milislerin Musul’a girişini önlemeyi başardı ve kentteki operasyonun Irak güvenlik güçlerince yürütülmesini sağladı; ancak Irak askerlerinin de çoğu Şii. Bu da yerel Sünni nüfusun Bağdat hükümetine uzun vadeli bağlılığını sağlamada yardımcı olmadı.

Ancak Sünniler, Musul’daki Şii etkisi nedeniyle, güvenlik güçlerine de sırtını dönmedi. Bunun nedeni de terör örgütünün sivillere yönelik acımasız yöntemleri. Ancak Musul’un batısında koalisyonun hava saldırıları nedeniyle sivil ölümlerin artması, Sünniler’i kızdırmaya başladı.

Ortadoğu Enstitüsü uzmanı Charles Lister, Suriye’de de IŞİD’e karşı mücadelede ve Rakka operasyonunda, Irak’taki hataların yapılmasına karşı uyarıyor. IŞİD’in başkent ilan ettiği Rakka’ya karşı ağırlıklı olarak Kürt güçlerinin kullanılması da Lister’a göre benzer hatalı bir adım. Geçen hafta Kongre’nin bir oturumunda konuşan Lister ayrıca, ABD’nin Rakka meselesini aceleye getirmesinin hem kısa vadede kentin temizlenmesini tehlikeye sokacağının, hem de IŞİD ve benzeri grupların uzun vadede zafer nidaları atmasına neden olabileceğinin altını çizdi.

ABD, “BÜYÜK KÜRDİSTAN” HAYALLERİNİ KULLANIYOR

“Büyük Kürdistan” projesi, sadece Ankara’yı endişelendirmekle kalmıyor, Kürt bölücülüğü Irak, İran ve Suriye’nin de bütünlüğünü tehdit ediyor. Bu üç ülkeyle Türkiye’de toplam olarak yaklaşık 40 milyon etnik Kürt yaşıyor ve birçoğu kendi devletinin olmasını hayal ediyor. Kürt birlikleri Irak ve Suriye’de IŞİD teröristleriyle savaşıyor ve ele geçirdikleri toprakları kendi kontrolünde bırakmayı hedefliyor. Savaş Suriye topraklarının üzerindeki devlet kontrolünü hafifletti ve Kürtler bu şansı kullanmaya çalışıyor.

2016 yılının mart ayında Suriye’nin Rumeyle bölgesinde tek taraflı ilan edilen Rojava’nın (Suriye Kürdistan’ın) kuruluş konferansı düzenlendi. Tek taraflı ilan edilen özerk bölge, Türkiye sınırında yer alan Cezire, Kobani ve Afrin kantonlarını kapsadı. Geçtiğimiz aralık ayında da Rojava yönetimi kendi Anayasa taslağını hazırladı, tek taraflı ilan edilen özerk bölgenin adının ‘Kuzey Suriye Demokratik Federal Sistemi’ olarak değiştirilmesi kararlaştırıldı. Şam, Rojava’nın bağımsızlığını tanımasa da elinde silahlı Kürt birliklerine baskı uygulama mekanizmalarına sahip değil.

Bu arada Kuzey Irak Kürt Yönetimi Lideri Mesut Barzani’nin “bağımsız olma zamanı geldi” şeklindeki açıklamaları, Peşmergenin ele geçirdiği Türk ve Arap bölgelere el koyması ilerisi için Kürt-Arap/Türk çatışma ihtimalini güçlendiriyor.

NATO’DA DAĞILMA BELİRTİLERİ

Kürtlerin sosyalist fikirlere destek çıkması Washington’la çalışmalarını engellemiyor. Bu işbirliğinin sonucu Irak’ta, Bağdat’a formalite gereği bağlanan fakat kendi politikasını yürüten Kuzey Irak Bölgesel Kürt yönetiminin kurulması oldu. İran’a terörist eylemler düzenleyen Kürdistan Özgür Yaşam Partisi (PJAK) de Washington’dan sessiz destek alıyor.

Radikal İslamcıların bölgede yarattığı kargaşa Kürt bölücülüğün ileride artmasına yol açabilir. IŞİD’in düşmesiyle Kürt sorununun ön plana çıkma olasılığı bulunuyor. Bu durum; Washington’un Kürtlere desteğinin devam etmesi, Türkiye-ABD/Avrupa ilişkilerinin gerilmesi/kopması ve iki ülkenin NATO’daki müttefikliğini tehlikeye atması noktasına kadar gidebilir.

KÜRT KOZU NE KADAR GÜVENİLİR?

Rusya, ABD ve Türkiye arasındaki Suriye denkleminin en kilit örgütü PYD olarak ortaya çıkıyor. ABD’nin Suriye’de Kürtlerle yaptığı işbirliği, Ankara’yı ciddi şekilde rahatsız ederken, daha önce de Türkiye-ABD ilişkilerinin soğumasına neden olmuştu. Ankara çeşitli platformlarda Washington’u uyarmış olmasına karşın karşılık bulamadı.

ABD’nin Kürt gruplarını kara ordusu olarak kullanma planı PYD’yi umutlandırırken, Rusya da Kürtleri ABD’ye kaptırmamak için benzer politikalar izliyor. Son zamanlarda PYD’li teröristlerin bir ABD’li askerlerle, bir Rus askerlerle pozlar vermesinin arka planında, “güvenilik müttefiklik” ilişkisinden çok, “kullan-at politikasına uygun yerel aktör” olarak görülmelerinden kaynaklanıyor.

Uluslararası uzmanların üzerinde mutabık kaldıkları bir gerçek kapalı kapılar arkasında dile getiriliyor. Her ne kadar “İngiltere/İsrail ikilisinin bölge sınırlarını yeniden çizme süreci” yaşansa da, durum 1920’lerden çok farklı.

TARİHE KISA BİR BAKIŞ

Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Ortadoğu’da Osmanlı mirasını paylaşan İngiltere ile Fransa, 1920’de toplanan Sanremo Konferansı’nda Arap dünyasını Sykes Picot antlaşmasına göre bölme sürecini hayata geçirmişti.

Osmanlı Devleti’ne karşı ayaklanması karşılığında Mekke Şerifi Hüseyin’e Arap İmparatorluğu sözü veren İngiltere, savaşın ardından bu sözünden caydı. Fransa ile birlikte dört devlet kurmayı tercih etti.

Masada çizilen haritaya göre Suriye ve Lübnan Fransa’nın, Irak ve Filistin İngiltere’nin himayesinde kuruldu. Bu devletler, zaman içinde bağımsızlıklarını ilan etti. Ancak batı ülkelerinin petrol odaklı politikaları nedeniyle karışıklıklar bölgede hiç eksik olmadı.

Başta 1948’de İsrail'in kurulmasıyla Ortadoğu’da başlayan gerginlik, 1951’de İran’da Musaddık’ın iktidara gelişi ve ardından 1956’da Mısır lideri Nasır’ın Süveyş Kanalı’nı millileştirmesiyle doruğa çıktı.

Ancak tüm bu karışıklıklara ve sürekli değişen haritalara rağmen Ortadoğu’da petrol piyasası yedi kızkardeş diye anılan 7 büyük petrol şirketinin elinde kalmaya devam etti. Yeraltı kaynağına sahip olan ülkelerin ise söz hakkı yoktu.

İran Başbakanı Musaddık, petrol devlerine karşı çıkan ilk isim oldu.  Ancak petrolü millileştiren Musaddık batı tarafından cezalandırıldı ve 1953’te devrildi. 1956’da İngiltere ile Fransa’nın İsrail üzerinden yarattığı Süveyş kriziyle petrol ihraç eden dört Ortadoğu ülkesi, Irak, İran, Kuveyt ve Suudi Arabistan petrolün ekonomik değerinin yanısıra stratejik güce de sahip olduğunun farkına vardı.

İngiltere ve Fransa, Mısır’a saldırdı ve bombalanan Süveyş Kanalı’nın kapanmasıyla Avrupa’ya petrol akışı durdu. Bu durum Batı’da paniğe neden oldu. Artık hedefte ham petrol fiyatlarını düşük tutarak ve petrolün sahibi ülkelere düşük düzeyde ödeme yaparak yüksek karlar elde eden petrol devleri vardı.

Petrol paylaşımının sürekli olarak yeniden dizayn edilmesi ise Ortadoğu’yu zaman içinde ölümlerle başbaşa bıraktı. İran, Irak’la sekiz sene savaştı. Savaşın ardından Irak, Kuveyt’i ilhal etme girişiminde bulundu. ABD Irak’ı işgal etti. Terör örgütleri Ortadoğu’da varlığını artırdı. İsrail’in Filistin’e yönelik şiddeti artarak devam etti. İç savaşlar ve ölümler coğrafyadan hiç eksik olmadı. Değişmeyen tek durum ise batılı petrol şirketlerinin Ortadoğu’daki egemenliği oldu.

“YAPAY SINIRLAR MİMARI” İNGİLTERE

Körfez’deki sınırların yapılandırılmasında ise İngiltere önemli bir rol oynadı. Londra yönetimi, Doğu'ya açılan ticaret yolu üzerindeki coğrafyalarda yapay ülkeler oluşmasını sağladı, birçoğunda da yönetim değişikliğine gitti. Batı ülkeleri, özellikle İngiltere, Ortadoğu’nun yanısıra Körfez’de de stratejik öneme sahip noktalarda dizaynına devam etti.

Varlığını sürdürmek için bir dış güce güvenen birçok küçük yönetime destek veren İngiltere, Körfez bölgesini ayırarak parçala-yönet politikasını uyguladı. Kuveyt ve Irak, İran ve Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan ve Abu Dabi Emirliği, Katar ve Bahreyn, Resü’l-Hayme ve Umman arasında bugüne kadar gelen sınır tartışmalarının çoğu, İngiliz politikasının bıraktığı enkaz.  

İngiltere 1920’den 1945’e kadar bütün Körfez emirlikleriyle imzalanmış bir dizi anlaşma sayesinde geleneksel parçala-yönet politikasını sistemleştirdi. İngiltere’nin aracılığı olmaksızın biribiriyle ilişki kuramayan yedi emirlik arasında iç birleşme yönünde yapılabilecek herhangi bir hamleyse İngiltere tarafından derhal bloke ediliyordu.

Bu kısa bilgi ışığında bugün aynı senaryonun yeniden sahneye koyulduğu görülüyor. Belirleyici aktör yine İngiltere (yardımcısı İsrail), kullanılan aktörler ise Arap ve Kürt örgütler.

Plan yine değişmiyor: Bölgedenin asli unsurları olan Arap, Türk ve Kürtler’i birbirine düşman ederek “böl-parçala-yönet” sistemi.

Ancak, az önce dediğimiz gibi 2017’nin şartları 1920’ye göre çok farklı. 1920’lerde “emperyalizm, petrol savaşları, etnik ayrımcılık, demokrasi, insan hakları” gibi kavramlar bilinmiyordu. Bilgi akışı, küresel bilgi entegrasyonu gibi gelişmeler henüz yaşanmamıştı. Daha önemlisi, İngiltere’ye karşı koyabilecek emperyal anlamda alternatif güçler henüz sahneye çıkmamıştı.

Bugün ise Ortadoğu’da ve dünyada İngiltere’yi zorlayabilecek ciddi anlamda değişimler yaşanıyor. “Yedi kızkardeşin” yol açtığı yıkımlar, ölümler ve göç dalgaları tüm dünyayı etkisi altına aldı. Henüz kızkardeşlerin kontrolündeki medyaya yansımasa da, “küresel boyutta ulus devlete dönüş, emperyalizme karşı bir başkaldırı” dalgası yayılıyor. Avrupa’dan ABD’ye, Asya’dan Afrika’ya kadar sokaktaki vatandaş artık, “adaletsiz gelir dağılımı, ezen-ezilen, insan hakları, hukukun üstünlüğü, demokrasi, özgürlükler” gibi kavramlar daha sık dile getirilmeye başlandı. Bu durum yönetimler üzerinde ciddi baskılar oluşturmaya başladı. Özellikle IŞİD gibi örgütlerin sözkosunu kavramların eksikliğinden beslendiği gerçeği, yeni bir dönemin başlangıcını tetikleyecek gibi görünüyor.

Bu tablo ışığında bir etnik gruba dayanarak plan yapma dönemi sona eriyor. PYD veya Kuzey Irak Kürt yönetimi üzerinden bölge sınırlarının yeniden çizilmesi eskisi kadar kolay olmayacak. Ortadoğu Enstitüsü uzmanı Charles Lister’ın, “IŞİD’le mücadelede Kürt gruplarının kullanılmasının hatalı olacağı” tezi,  Batı’da genel kabul görmeye başladı.

Rusya geçen yıl “Suriye’de Kürt gruplarla konjonktüre göre işbirliği yaptıklarını, bu durumun kalıcı olmayacağını” açıklamıştı. ABD’li uzmanlar da kapalı devre toplantılarda “IŞİD’e karşı Kürt gruplarla hareket etmek ile bölgede bağımsız Kürt devleti kurulmasının iki farklı olgu olduğunu” raporlaştırıyor.

Sonuç olarak; Kendisini Ortadoğu’nun sahibi olarak gören İngiltere’nin bölgeye “nizam getirme” planlarını uygulaması kolay olmayacak.

03.05.2017