TOPLUMUN HAYIR’I VE YALNIZLAŞAN ERDOĞAN

16 Nisan’a birkaç gün kaldı. Evet ve hayırların başabaş olduğuna, evet’lerin öne geçmeye başladığına dair iddialar var. Ancak Anadolu’da AKP’liler dahil vatandaşların tepkileri iddiaları doğrulamıyor. Ankara’nın bir ilçesinde vatandaşlar, “evet mi, hayır mı?” sorusuna öyle cevaplar verdiler ki, referandumun sonuçları hakkında gösterge kabul edilebilir. Sağduyu mekanizması devreye girerken “Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yalnızlaştırıldığı” iddiaları dikkat çekiyor.

Celal ÇETİN

Ankara’nın bir ilçesinde küçük bir anket yapılıyor. Soru; “tercihiniz evet mi, hayır mı? Neden?”

Bir gencin verdiği cevap:

“18 yaşındaki gençlere milletvekilliği hakkıı verilecekmiş. Bu adam kendi evinin bütcesini 18 yaşındaki oğluna teslim eder mi? Etmez. Ben niye ülkeyi teslim edeyim.”

İşsiz bir vatandaşın verdiği cevap:

“Ben mobilya sektöründe çalışıyordum. Uzun zamandır işsizim. Nereye başvurduysam, ‘biz Suriyeli çalıştırıyoruz. Onların SGS’sı yok, vergisi yok. Asgari ücretle çalıştırıyoruz. Seni işe alırsak bir sürü vergi ödemek zorunda kalacağız’ dediler. Suriyelilere her türlü hakları verdiler, ben işsiz geziyorum. Artık yeter, hayır diyeceğim.”

Bir kadının verdiği cevap:

Kadın 2002’den itibaren AKP’ye oy verdiğini söyledi: “Yeter artık. Her seçimde AKP’ye oy verdim, ama çocuklarımın torunumun geleceğinden korkmaya başladım. Başkanlık gelince bana ne faydası olacak anlamıyorum.”

AVRUPA KAVGASI TERS TEPTİ

Toplumu rahatsız eden bir diğer faktör, Almanya ve Hollanda ile girilen kavga oldu. Anadolu insanını uzak/yakın bir akrabası Avrupa’da yaşıyor, orada çalışıyor. Almanya ve özellikle Hollanda ile yaşanan gerilim, Avrupa’daki Türkler’in durumunu ciddi anlamda olumsuz etkiledi.

Türkiye’de hakim olan inanışa göre “AKP yurtdışı seçmenlerin oyunu alabilmek için bütün Türkler’i tehlikeye attı.” Bu inanışın yansıması sandıklara “hayır” olarak yansıyacak.

ÇOCUKLARIN/TORUNLARIN GELECEĞİ ENDİŞESİ

Türkiye’de yaşayanların hayır’a yönelmesinin en önemli etmenlerinden biri, çocukların/torunların geleceğine duyulan endişenin artması.

2002’de iktidara gelen AKP, toplumun yarısından fazlasını oluşturan muhafazakar kesimin hassasiyetlerini tahrik ederek kullanmasını bildi.

Yoksulluğun, ezilmişliğin, dinini özgürce yaşayamamasının sorumlusu olarak cumhuriyet rejimini gösterdi ve inandırdı.

Toplumu kendi siyasi yolculuğuna dahil etmesini ekonomik ve dini  kullanarak sağladı. Ekonominin en önemli iki silahından birini TOKİ, diğerini Fak-Fuk-Fon oluşturdu.

TOKİ, gecekonduları “kentsel dönüşüm” projesi ile yıkarak yerlerine dev bloklar dikti. O güne kadar gecekondularda yaşayıp hemen karşısındaki bloklarda yaşayan varlıklı kesimlere imrenerek bakan muhafazakar/yoksul kesimler kendileri için yapılan blokların 15’inci katındaki balkonunda oturup, “bugüne kadar bize tepeden baktınız. Şimdi sizinle eşitiz. Bunu AKP’ye borçluyuz” dediler.

Aynı kesimler, “sosyal yardımlar” yoluyla AKP’ye bağlandı. Yine aynı kesimler türban serbestisi, her yere açılan imam hatipler, devlet kadrolarına yerleştirilenler, ihale destekleri ile kendilerine bağımlı bir kitle oluşturuldu. Bu kitleye, “AKP giderse bu kazanımlarımızı kaybederiz, dinimizi yaşamamıza yine engel olurlar” dedirtmeyi başardılar.

Bu strateji, AKP’nin beyin takımının planlayıp uygulayamayacağı kadar derin ve detaylıydı, zeka gerektiriyordu. Peki nasıl uygulandı?

Bu sorunun cevabını bulabilmek için AKP’nin kuruluş aşamasında ABD’dede kimlerle temaslarda bulunulduğuna, görüşmeler yapıldığına bakmak gerekiyor.

Örneğin, ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi Morton Abramowitz’in Refah Partisi İstanbul Beyoğlu İlçe Başkanı Tayyip Erdoğan’la Kasımpaşa’daki bir vakıfta tanıştığı iddiaları, Erdoğan’ı belediye makamında 15 Ekim 1996 tarihinde ziyaret eden Abramowitz’in basına yansıyan “Siz İstanbul’u yönetip yıldızınızı parlatabildiğinize göre, Türkiye için de çok şey yapabilirsiniz” övgüsü. Ardından ilk defa 17-21 Nisan 1995’te başlayan, daha sonra 17-22 Kasım 1996, 20-23 Aralık 1996, cezaevine girmeden hemen önceye rastlayan 1 Mart 1998 ve yine 16 Temmuz 2000 tarihlerinde tekrarlanan ABD gezileri. 2002 seçimleri ile iktidara gelen AKP’nin açtığı parti okulunda görev alan ABD’li iletişim, strateji uzmanları, prof.’lar.

İçeride ve dışarıda sağlanan desteklerle güçlü bir rüzgar yakalayan ancak devlet yönetimi hakkında hiçbir bilgisi olmayan, ülkeyi belediye zanneden, önyargılarının ve düşmanlıklarının etkisindeki AKP, ülkenin tek hakimi oldu. Kendi doğrularını dünya ve Türkiye gerçekleri zanneden ve “istediğimiz her şeyi yaparız” gibi tehlikeli bir sürece giren AKP, ülkeyi bugünlere getirdi.

Cumhuriyet Türkiyesi , tanımadığı bekaa sorunu ile karşılaştı. Hiç olmadığı kadar bölündü, birbirine düşman oldu. Ekonomiden eğitime, sağlıktan toplumsal gelişmelere kadar İzlediği iç ve dış politikaları çöktü.

Ülke öyle bir noktaya geldi ki; AKP’yi destekleyen kesimler dahil çocuklarının/torunlarının geleceğinden endişe duymaya başladı.

CAHİL AMA SAĞDUYULU TOPLUM

Türkiye’nin eğitim düzeyi, demokrasi, sorgulama kültürünün eksikliği gibi faktörler AKP’yi doğuran ve bugüne kadar yaşatan en büyük faktör oldu. Ancak topluma hakim olan cehaleti nötrleyen bir diğer özellik, sağduyudur.

Cehaletin etkisi ile kapıldıkları iktidar şımarıklığı, yerini sağduyunun endişesine bırakmaya başladı. Bu toplum, tehlikeninin ne olduğunu tanımlayamasa bile bir yerlerden tehlike geldiğini hissedebiliyor ve refleks olarak kendisini yeniden konumlandırıyor. Bugün yaşananlar toplumun kendisini yeniden konumlandırması sürecidir.

Sonuç itibariyle; 16 Nisan’da sonuç ne olursa olsun Türkiye için pek bir şey değişmeyecek. Bu ülke insanını gaza getirerek kullanma politikasının daha fazla sürmesi mümkün değil. Binlerce yıllık devlet geleneğini, sağduyusu ile yanlıştan dönmesini sağlayan genetik yapısını 15 yılda yok etmek de mümkün değil.

AKP tüzel kişiliğine verilen oylar, “mevcut sistem içindeki bir partiye oy vererek yine mevcut sistem içinde kalınarak dinini yaşamak, sebeplenmek” olarak kabul edilebilir. Ancak demokrasinin bir aracı olan parlamenter sistemi tasfiye ederek bir kişiye verilmek istenen “tek adamlık yetkisi” bu ülke insanında kan uyuşmazlığına yol açtı.

ERDOĞAN: “YALNIZ ADAM”

Bu tablo ışığında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı üç dönemde incilemek gerekiyor.

Birinci dönem: İç ve dış destekle iktidara geldiği dönem. Bu dönem, ülkenin hayrına olacağına inanılan AKP ve Erdoğan’ın politikalarının izlendiği dönemdir. Özellikle ekonomik programlar olumlu karşılanmıştı.

İkinci dönem: Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın en güçlü olduğu dönem ve aynı zamanda bu gücün kendi gücü olduğuna inanmaya başladığı dönem. Bu dönem, “güç zehirlenmesini” de beraberinde getirdi. Çözüm süreci ile terörü bitirebileceğine, FETÖ dahil bütün dini grupları etrafında toplayabileceğine, Ortadoğu’da ve İslam coğrafyasında Sünnilerin lideri olabileceğine, kendi doğrularının tüm dünya tarafından kabul edildiğine inandığı bir dönemdir.

Üçüncü dönem: AKP ve Erdoğan’ın politikalarının Türkiye ve dünya gerçeklerine uymadığının ortaya çıkmaya başladığı dönemdir. İkinci dönemin etkisi ile izlenen politikalara yönelik tepkiler bu dönemde sertleşmeye başladı. Kaçınılmaz olarak etki-tepki gereği gerilim hızla tırmandı. Artık geri dönüşü olmayan yola girilmişti.

İkinci dönemden üçüncü döneme geçilmeden ülke içinde birlik beraberlik sağlanabilirdi. Ancak kim yaptı, niye yaptı bilinmez Cumhurbaşkanı Erdoğan gerilim politikasına yönlendirildi.

Sonuç; 15 yılın tüm olumsuzluklarının faturası Erdoğan’a kesiliyor. Referandumda evet denmesi için ileri sürülen tüm tezleri, “15 yıldır bu ülkeyi AKP, AKP’yi de yöneten Erdoğan değil mi? 15 yıldır güçlü AKP desteği ile yapamadığı ne var ki, tek başına kendisi yapacak?” antitezi ile geçersiz bırakılıyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, planlı şekilde yalnızlığa mahkum edilmiş gibi görünüyor. Bu stratejiyi her kim uygulamışsa, buna suikast denir. Danışmanlarının, “16 Nisan’da yeni devlet kurulacak… yeni dönemde büyük şehirlerin yönetim sistemleri değiştirelecek” gibi açıklamaları ve benzerleri toplumdaki korkuyu/endişeyi güçlendiriyor. Buna, “reisçi” olarak bilinen kitlenin toplumla yol açtığı korkuyu ekleyin. “Başkanlık sistemini Erdoğan kendisi için istiyor” algısı ile toplumdaki endişeyi üstüste koyduğunuz zaman ilginç bir tablo ortaya çıkıyor: “Başkanlığı Erdodan kendisi için istiyorsa, danışmanlarının dediği gibi 16 Nisan’da Cumhuriyet Türkiye’sini yıkmak, eyalet sistemine geçmek isteyen de Erdoğan’dır.”

Son 15 yılın tüm faturasını Erdoğan’a çıkartan güç, ülkenin bölünme endişesini de Erdoğan’a fatura ediyor. Muhtemelen ikinci dönemi hazırlayarak Erdoğan’ı üçüncü döneme yönlendiren her kimlerse, fatura kesenler de onlar.

11.04.2017