İDLİB DE GUTA GİBİ PROVOKASYON MU?

İdlib’te sarin gazı kullanılmasında projektörler Esad’a çevrilirken ABD Suriye hava üssünü vurdu. Ancak saldırıya ilişkin kuşkular giderilmiş değil. Kuşkuların başında “saldırı Esad rejimini zora sokmak için hazırlanmış bir provokasyon olabilir” iddiası geliyor. Batı basınında da bu kuşkular dile getirilmeye başlandı. Daily Mail gazetesi muhabirinin “ABD’nin kimyasal provokasyon” ihtimalini dile getiren yazısı, İdlib saldırısından sonra internet sitesinden kaldırıldı.

Celal ÇETİN

İngiliz Daily Mail gazetesi, 2013 yılında yayınladığı ve ABD’nin Suriye’de kimyasal saldırı düzenleyip suçu (Suriye Devlet Başkanı Beşar) Esad’a atma planı içeren makaleyi sitesinden kaldırdı.

​“ABD’den Suriye’de kimyasal saldırı düzenleme ve bunun suçunu Esad yönetimine atma planına destek” adıyla yayınlanan makalenin yazarı Louise Boyle, ABD’nin planına göre, kimyasal saldırının, uluslararası koalisyon güçlerinin Suriye’deki askeri faaliyetlerine hız vermesi için bahane olması gerektiği iddialarını ortaya attı.

​​Boyle, kamuya açık hale getirilen ve Beyaz Saray’ın, suçu Esad’a atılabilecek kimyasal saldırı planına onay verdiği iddia edilen bazı e-mailleri kaynak gösterdi.

​Makale, İngiltere merkezli müteahhit şirket Britam Defence’in üst düzey yöneticileri arasında yapılmış olan elektronik yazışmaları ortaya çıkardı. Yazışmada, Washington’un onayladığı şemaya göre, Suriye’de muhalifler tarafından organize edilecek kimyasal saldırının Katar tarafından finanse edileceği ileri sürüldü.

​Kaldırılan makalenin yazarı, söz konusu yazışmaların Malezyalı bir hacker tarafından yayınlandığını açıklamıştı.

BATI BASININDA ABD KUŞKUSU GÜÇLENİYOR

Robert Parry, Yazı işleri Müdürlüğü yaptığı Consortiumnews.com haber sitesinde 6 Nisan 2014'te yayınladığı makalede Ağustos 2013 sonlarında Obama yönetiminin  provokatif bir sarin gazı saldırısı düzenledikten sonra Suriye’yi işgal etmeye hazırlandıklarını, ancak araştırmacı gazeteci Seymour M. Hersh tarafından bulunan kanıtların Türkiye ve İsrail’i de planın parçası olarak gösterdiğini iddia etti.

Ve 21 Ağustos 2013 günü Suriye’nin Guta kentinde kimyasal silah kullanıldı. Şam çevresindeki bu saldırıda çoğu kadın ve çocuk olmak üzere bini aşkın insan yaşamını yitirdi. Farklı merkezlerce yapılan incelemelerde bu katliamda kimyasal silah (sarin gazı) kullanıldığı kesinleşti.

Bu saldırıdan sonra da İdlib’te olduğu gibi Esad rejimi sorumlu tutuldu. Ancak Obama yönetimi, Suriye’yi işgal planını uygulayamadı. Bunda Obama yönetiminin 2003’te Irak tecrübesinden ders aldığı belirtiliyor. 2003 yılında Irak diktatörü Saddam Hüseyin'in gizli kimyasal stoklarını El-Kaide ile paylaşmayı planladığı iddiasıyla başlatılan Irak savaşı felaketle sonuçlanmış ve Irak’ta kimyasal silah olmadığı ortaya çıkmıştı.

Hersh, Libya’ya müdahalede oldukça “aceleci” davranmış olan Obama yönetiminin Suriye’ye müdahale konusundaki tutukluğunu ve sonuçta müdahale kararından vazgeçmesini içeriden gelen itirazlara; müdahalenin “meşru” olmayacağını savunan etkili bir kanadın varlığına bağlıyor.

HERS’İN MAKALESİ

Dünyaca saygın Pulitzer ödüllü gazeteci Seymour M. Hersh'in London Review of Books sitesinde yayınlanan "The Red Line and the Rat Line" başlıklı makalesi 2014’te çok önemli yankılamalara yol açmıştı.

Şöyle diyordu Hers:

2011 yılında Barack Obama, meclise danışmadan, Libya’da müttefik bir askeri müdahaleye öncülük etmişti. İddialara göre geçtiğimiz ağustos ayında, Şam’daki Guta bölgesinde sarin kimyasal saldırısı gerçekleşti. Obama, 2012 yılında kimyasal silah kullanımı ile ilgili “kırmızı çizgiler” konusunda Suriye hükümetine gözdağı vermek istedi ve hava saldırısı başlatmaya hazırlandı. Planlı bir müdahaleye geçmeden kısa bir süre önce, müdahale için kongre onayı aramaya başlayacağını duyurdu. Obama, Esad’ın kimyasal silah kullanımını Rusya aracılığında terk edeceği yönündeki vaatlerini kabul etti. Kongre oturumundan sonra saldırı ertelendi ve sonunda iptal edildi. Peki Obama saldırıyı neden erteledi ve Libya konusunda çekingenlik göstermezken, Suriye mücadelesinden neden vazgeçti? Cevap, kırmızı çizgileri dayatan yöneticiler ile savaşa girmenin adaletsiz ve yıkıcı olduğunu düşünen askeri liderler arasındaki çatışmanın altında yatıyor.

Obama’nın fikir değişimi, Wiltshire’daki Porton Down savunma laboratuvarından kaynaklanıyor. İngiliz istihbaratı, 21 Ağustos saldırılarında kullanılan bir miktar sarin örneği elde etmişti. Analizler bunların, Suriye’nin kimyasal silah cephaneliğinde bulunanlarla eşleşmediğini gösterdi. Suriye karşısındaki bu meselenin geciktirilemeyeceği mesajı Amerikalı yetkililere acilen iletildi. İngiliz raporları Pentagon içindeki şüpheleri vurguladığı sırada, Suriye’ye düzenlenecek muhtemel bombalı bir saldırının “Orta Doğu’da daha geniş bir savaşa yol açabileceği” konusunda genelkurmay Obama’yı uyarmaya hazırlanıyordu. Sonuç olarak, Amerikan yetkilileri başkana saldırının iptaline yönelik son dakika uyarısı iletti.

Aylarca, yönetici ordu mensupları ve istihbaratçılar, Suriye’deki savaş ve Suriye’nin komşuları ile ilgili kaygı duydu. Başbakan Erdoğan, cihatçı muhalefetlerden El-Nusra cephesini desteklemesi ile biliniyordu. Eski bir Amerikan kıdemli istihbaratçısının bana aktardığı bilgiler şöyle: ”Türk hükümeti içinde bir grup vardı. Bu grup, Suriye’ye düzenlenecek bir sarin atağı ile Esad’ın yandaşlarını durdurabileceklerine ve “kırmızı çizgi”leri yerine getirmesi konusunda Obama’yı zorlayabileceklerine inanıyordu.”

Genelkurmay yetkilileri biliyordu ki, sadece Suriye’nin sarine erişimi olduğu konusunda Obama yönetiminin açıklamaları yanlıştı. Amerikan ve İngiliz istihbarat toplulukları 2013 baharından beri, bazı Suriyeli isyancı birliklerinin kimyasal silah geliştirdiklerinin farkındaydı. ABD savunma istihbarat örgütü (DIA) 20 Haziran’da yayınlanan 5 sayfalık çok gizli belgelerle ilgili bilgilendirme toplantısı düzenledi. Bu toplantıda David Shedd (DIA direktörü) El-Nusra’nın sarin ürettiği yerlerin olduğunu belirtti: bu program, El-Kaide’nin 11 Eylül saldırılarından beri planlanmış en gelişmiş komploydu. (Savunma danışmanlarına göre, Amerikan istihbaratı uzun zamandır El-Kaide’nin kimyasal silahlarla deney yaptığını biliyordu ve ellerinde köpekler üzerindeki bir deneyin videosu vardı.). DIA raporu şu şekilde devam ediyor: “Önceki istihbarat örgütünün ana odağı Suriye’nin kimyasal yığınaklarıydı. Şimdi, El-Nusra’nın kendi kimyasal silahlarını üretmeye giriştiğini görüyoruz. Gelecekte bu iştirakları engellemek oldukça zor olacak.” Rapor farklı istihbaratlardan yararlanmakta: “Türkiye ve Suudi kaynaklı kimyasal hızlandırıcılar, Suriye’deki büyük ölçekli sarin üretimini desteklemekteydi.”

Geçen mayıs ayında Türk polisine ulaşan 2 kg sarin ihbarı üzerine El-Nusra cephesinin 10’dan fazla üyesi, ülkenin güneyinde tutuklandı. 130 sayfalık iddianameye göre grup füze, havan ve kimyasal öncü maddeleri satın almakla suçlandı. 5 şüpheli kısa süreli tutukluluğun ardından salıverildi. Haytam Kassap isimli liderin aralarında bulunduğu kalan grup hakkındaki tutuksuz yargılama süreci, 25 yıllık hapis istemiyle devam etmekteydi. Bu sırada Türk basını Erdoğan yönetiminin bu isyanlara adının karışmasına yönelik haberler yapıyordu. Geçen yaz düzenlenen bir basın konferansında, Türkiye’nin Moskova elçisi Aydın Sezgin tutuklamaları reddetti ve sarin meselesinin üstünü örten habercilerin “antifriz” rolü oynadığını iddia etti.

DIA raporuna göre tutuklamalar, El-Nusra’nın kimyasal silah konusunda geri adım atmadığına dair kanıt olarak görüldü. Söylentiye göre Kassab, kendini El-Nusra’nın üyesi olarak tanımladı ve doğrudan El-Nusra’nın ordu imalatı lideri Abdal Ghani’ye bağlı olduğunu söyledi. Kassab ve yardımcısı Khalid Ousta; Zirve İhracat adındaki firmanın bir çalışanı olan, aynı zamanda sarin öncüllerinin fiyat kotalarını belirleyen Halit Ünalkaya ile çalışıyordu. Abdal Ghani’nin planı şöyleydi: sarin üretimini mükemmelleştirmek, sonrasında Suriye’de, yeri belirlenemeyen bir laboratuvarda, daha fazla üretim için eğitim vermek. DIA raporuna göre, 2004’ten bu yana en az yedi kimyasal silah saldırısının sorumlusu olan sarin öncülünü Bağdat’ta bir işbirlikçi satın almıştı.

2013 yılında Mart ve Nisan aylarında gerçekleştirilen bir dizi kimyasal saldırı, özel BM görevlileri tarafından araştırıldı. BM’nin Suriye’deki aktiviteleri ile ilgili detaylı bilgi sahibi bir kişinin beyanına göre, Suriye muhalefetini Halep yakınlarında 19 Mart’taki ilk kimyasal gaz saldırısına bağlayan kanıtlar var. Aralıktaki son rapora göre, bu saldırıda en az 19 sivil, 1 Suriyeli asker öldü ve birçok yaralı var. Saldırının sorumluluğu üstlenilmedi fakat BM faaliyetlerinden haberdar olan bir kişi şunu belirtti: “Soruşturmacılar içlerinde yaralıları tedavi eden doktorların da bulunduğu tanıklarla görüştü. İsyancıların kimyasal gaz kullandığı açıktı. Kamuoyu tarafından duyulmadı çünkü kimse bilmek istemeyecekti.”

Saldırılar başlamadan aylar önce, kıdemli Savunma Bakanlığı yetkilileri bana şunu belirtti: ”SYRUP adı ile bilinen günlük gizli raporları, DIA Suriye ile ilgili bütün istihbaratlarında dolaştırıyordu. Bu bilgilere kimyasal silah kullanımı da dahildi. Ancak baharda Beyaz Saray personal şefi Denis McDonough emriyle, kimyasal silahlarla ilgili raporların dağıtımı azaltılmıştı. Savunma Bakanlığı baş yetkilisine göre, McDonough tarafından olumsuz bir süreç başlatıldı. “Bir günlüğüne büyük bir olaydı, ancak mart ve nisandan sonra sarin saldırıları durdurulmuştu.” Dağıtımı engellemeye yönelik bir karar verildi. Genelkurmay ise muhtemel kimyasal silah kullanımını önlemek amacıyla Suriye müdahalesi için acil durum planı önerdi.

Eski bir istihbarat yetkilisine göre birçok Amerikan ulusal güvenlik kurulu yetkilisi, başkanın “kırmızı çizgi”lerinden şikayetçiydi: “Genelkurmay Beyaz Saray’a şunu sordu: ‘Kırmızı çizgi ve bunun askeri karşılığı nedir? Taburlarla saldırmak mı? Kitlesel mi yoksa sınırlandırılmış bir saldırı mı?’ Askeri istihbarat bu tehdide karşı önlem alması konusunda görevlendirildi. Genelkurmay, başkanın gerekçeleri haricinde bilgiye sahip değildi.”

21 Ağustos’ta Obama Pentagon’a bombalama için saldırı hedeflerini belirlemeyi emretti. Bu sürecin öncesinde, önceki istihbarat yetkilisi şöyle belirtti: “Beyaz Saray, Genelkurmay yetkilileri tarafından sağlanan 35 hedef noktasını reddetti.” Asıl hedefler sivil altyapısı olan askeri bölgelerdi. Beyaz Saray baskısı altında, Amerikan saldırı planı bir “canavar atağı”na dönüştü: “2 kanattan B-52 bombacıları Suriye’ye yakın hava sahalarına yönlendirildi. Tomahawk misilleri ile donatılmış askeri denizaltıları ve gemiler mevzilendirildi. Eski istihbarat yetkilisi şöyle belirtti “Her geçen gün hedef listesi uzuyordu. Pentagon yetkililerine göre Suriye çatışma bölgelerinde yalnızca Tomahawk kullanılamayacaktı. Bu nedenle iki adet 2000 pound bomba yüklü B-52 hava araçları görevlendirilmişti. Ardından arama kurtarma takımları devreye girdi. Olay büyüdü. Yeni hedef listesi Esad’ın bütün askeri gücünü yok etmeye yönelik olarak oluşturuldu. Temel hedefler; elektrik şebekeleri, petrol ve gaz depoları, bilinen bütün lojistik ve silah depoları, emir ve kontrol bölgeleri, bilinen bütün askeri ve istihbarat binaları idi.”

İngiltere ve Fransa olaya müdahil oldu. 29 Ağustos’ta o günün parlamentosu, Cameron’un müdahaleyi destekleyen politikalarına karşı oy kullandı. Guardian’ın haberine göre Cameron çoktan Kıbrıs’a gönderilmek üzere 6 savaş jeti sipariş etmişti ve Tomahawk misillerini destekleyebilen bir denizaltı görevlendirmişti. Le Nouvel Observateur’a göre, 2011’de Libya saldırılarında önemli bir rol oynayan Fransız hava kuvvetleri çoktan bu işe kendini adamıştı. F.Hollande, Amerikan saldırısına dahil olmak üzere birkaç Rafale savaş bombacısı gönderdi. Hedef Batı Suriye’deydi.

Ağustos aylarının son günlerinde, başkan öğlen yemeği için genelkurmaya son teslim tarihi verdi. Eski istihbarat yetkilisi şöyle belirtti: “Askeri harekâtın başlama saati pazartesi sabahından önceydi (21 Eylül): Esad’ı etkisiz hale getirmek için son büyük saldırı.” Birçoğuna göre, Obama‘nın 31 Ağustos’ta Beyaz Saray’da konuşurken saldırının askıya alınması ve Obama Kongre’ye döndüğünde saldırının oylamaya sunulması sürprizdi.

Bu aşamada, Obama’nın tek dayanağı -Suriye ordusunun sarin kullanımı- çözülmeye başlamıştı. 21 Ağustos saldırısını takip eden birkaç gün içerisinde Rusya askeri istihbarat yetkilileri, Guta’da kimyasal madde örnekleri bulduğunu belirtti. Bu örnekleri inceleyip İngiliz askeri istihbaratına aktardılar. Bu, aynı zamanda Porton Down’a yollanan maddeydi. (Porton Down sözcülerinden biri şunu ifade etti: “İngiltere’de incelenen bu örneklerin birçoğu sarin maddesi içeriyordu.” MI6 bu durumun istihbarat için bir önem teşkil etmediğini belirtti.)

Eski istihbarat yetkilisinin belirttiğine göre İngiltere’ye örnek yollayanlar, güvenilir kaynakları olan Ruslardı. Suriye’de kimyasal silah kullanımının geçen yıl ilk kez raporlanmasının ardından, Amerikan ve müttefik istihbaratları, gazın kaynağı ve kullanımı hakkında herhangi bir bilgi bulmak için büyük bir çaba sarf etti. “Erişilen bilgileri Kimyasal Silah Kongresi’nde paylaştık. DIA’in amacı, Sovyet üretimi kimyasal silahların bileşimi hakkında bilgi elde etmekti. Fakat Esad yönetiminin cephaneliğinde halihazırda hangi bileşimin kullanıldığını bilmiyorduk. Şam olayının yaşandığı günlerde, Suriye yönetiminden bir kaynak aracılığıyla hükümetin cephaneliği hakkında bilgi talep ettik. Bu sayede farkı hızlıca yakaladık.”

Bahar aylarında bu işlem sorunsuz şekilde ilerlemedi. Eski istihbarat yetkilisine göre Batı kaynaklı istihbarat yönetiminin, kullanılan gazın türü ile ilgili yaptığı çalışmalar sonuçsuz kaldı. “sarin” kelimesine ulaşılamadı. Bununla ilgili büyük tartışmalar söz konusuydu. Fakat kimse bu gazın ne olduğuna dair bir sonuca varamadığından, Obama’nın “kırmızı çizgisi”ni Esad’ın geçtiği söylenemedi. 21 Ağustos itibariyle, Suriye muhalifleri dersini aldı ve herhangi bir analiz yapılmadan önce Suriye ordusundan alınan “sarin” gazının kullanıldığını duyurdular. Basın ve Beyaz Saray konunun üzerine atladı. Kullanılan gaz sarin olduğuna göre, arkasındaki kişi de Esad olmalıydı.

Eski istihbarat yetkilisinin belirttiğine göre; Porton Down buluntularını Amerikan genelkurmayına bağlayan İngiliz savunma personeli, Amerikanlara bir mesaj yolluyordu: ”Biz hazırız.” (Kıdemli bir CIA yetkilisinden ağustos sonunda gönderilen mesajın içeriği şöyleydi: Bu mevcut yönetimin bir sonucu değildir. İngiltere ve Amerika bu durumdan haberdardır.) An itibariyle saldırı yalnızca birkaç gün ötedeydi. Amerikan, İngiliz, Fransız uçak, gemi ve denizaltıları hazırda bekliyordu.

Nihayetinde saldırının planlama ve uygulanmasından sorumlu yetkili General Martin Dempsey’di. Kendisi Amerikan genelkurmay başkanı idi. Eski istihbarat yetkilisinin belirtiğine göre Genelkurmay, krizin başından beri yönetimin kararına şüpheyle yaklaşıyordu. Bu karar, Esad’ın suçlu olduğu inancını gösteren kanıtlarla desteklenmişti. Bu nedenle DIA ve diğer yetkililere baskı uyguladılar. Eski istihbarat yetkilisi şunu belirtti: “Bu aşamada Suriye’nin sinir gazı kullandığına inanmaları mümkün değildi, çünkü Esad savaşı zaten kazanıyordu.” Suriye’deki Amerikan askeri müdahalesinin yaz boyu süren tehlikesi konusunda Dempsey’in sürekli uyarıları, Obama yönetimindeki birçok kişiyi rahatsız etti. Geçen nisan eyalet sekreteri John Kerry’nin Suriye’deki karışıklık sürecindeki iyimser yaklaşımının ardından, Dempsey Senato Silahlı Hizmetler Komitesi’ne “Bu çatışmanın çıkmaza girme riski var.” dedi.

21 Ağustos sonrası ilk görüş, Esad’ın sarin saldırısının arkasında olduğu varsayımı ışığında, Amerika’nın Suriye’ye müdahalesinin bir hata olduğuydu. Porton Down raporu genelkurmay yetkililerinin başkana çok daha büyük endişe ile gitmesine yol açtı: Beyaz Saray tarafından başlatılan müdahale haksız bir saldırı olacaktı. Bu durum, Obama’nın kararını değiştirmesini sağladı. Beyaz Saray’ın bu geri dönüş kararı ile ilgili açıklaması şu şekilde idi: “Saldırı için onayını almaya karar verdiği Kongre çoktan fikir ayrılıklarına düşmüştü.” Eski savunma bakanlığı yetkilileri şunu belirtti: “Beyaz Saray Pentagon’un sivil liderlerine farklı bir açıklama sağladı: Eğer operasyon gerçekleştirilirse, Orta Doğu’yu duman edecek bir istihbarat vardı.”

Eski istihbarat yetkilisinin dediğine göre, Başkan’ın Kongre’ye gitme kararı, George W. Bush’un 2002’deki Irak işgali hamlesine benzetildi. Irak’ta toplu katliam silahı olmadığı anlaşıldığında Beyaz Saray, kongreyle hem bu utancı paylaşmıştı hem de istihbaratı tekrar tekrar suçlamıştı. Eğer şimdiki kongre saldırıyı onaylamış olsaydı, Beyaz saray için her iki şekilde de durum aynı olacaktı: Ya büyük bir saldırıyla Suriye’yi mahvedip başkanın kırmızı çizgilerine karşı olan hassaslığını gösterecek ya da saldırının arkasında Suriye ordusu yoksa kongreyle birlikte utancı paylaşacaktı. Bu geri dönüş kararı kongredeki demokratları bile şaşırttı. Eylüldeki Wall Street Journal haberine göre önemli konuşmasından üç gün önce Obama, seçenekleri konuşmak için House Demokrat Lideri Nancy Pelosi’ye telefon etti. WS Journal’e göre Pelosi, bombalamayı kongre onayına sunmasını başkandan talep etmediğini yakın çevresiyle paylaştı.

Obama’nın kongre onayına yönelik hareketi çıkmaza girdi. Eski istihbarat yetkilisi şöyle devam etti. Kongre bu duruma izin vermeyecekti. Kongre, Irak meselesinin aksine bunun duyulmasını sağladı. Bu noktada Beyaz Saray’da bir çaresizlik vardı. Bu nedenle B planı devreye sokuldu. Bombalama saldırısının geri çekilmesiyle Esad kimyasal silahların kullanımında uluslararası kurallara uyacak, elindeki silahların da BM gözleminde yok edilmesini kabul edecekti. 9 Eylül’de Londra’da bir basın toplantısında Kerry hala müdahale hakkını konuşuyordu. “Müdahale etmemek, müdahale etmekten daha riskli.” diyordu. Fakat bir gazeteci Esad’ın bombalamayı durdurmaya yönelik herhangi bir şey yapıp yapamayacağını sorduğunda Kerry şu cevabı verdi: “Elbette. Elindeki bütün kimyasal silahları önümüzdeki hafta içerisinde uluslararası topluluğa teslim edebilir… Ama bunu yapmayacak gibi görünüyor. Ve açıkçası, bu yapılamaz da.” Ertesi gün New York Times haberine göre, Rusya’nın 2012 yazında aracılık ettiği anlaşma, Obama ile Putin arasında görüşüldü. Saldırı planları rafa kaldırılmış olsa bile; yönetim, halk gözünde savaşı haklı göstermeye devam etti. Eski istihbarat yetkilisinin dediğine göre hataya tolerans yoktu. Yanıldıklarını kabul etmeleri mümkün değildi. 21 Ağustos’ta yaşanmış kimyasal silah atağından yalnız ve yalnızca Esad hükümeti sorumlu olabilirdi.

Amerika ile Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar arasında Suriye’deki muhalif güçlere karşı kurulan işbirliği gün ışığına çıkıyordu. Obama yönetimi, CIA’in Suriye’deki “gizli hat” dediği rolünü hiçbir zaman halk nezdinde kabul etmedi. 2012’de oluşturulan “gizli hat”; Libya, Türkiye’nin güneyi ve Suriye üzerinden muhaliflere silah ve mühimmat akışında kullanılmıştı. Suriye’deki bu muhalif gruplar, cihatçılar ve El-Kaide ile bağlantısı olan örgütlerdi. (DNI sözcüsü şunu belirtti: “Amerika’nın Libya’dan başka yerlere silah sağladığı düşüncesi tamamen yanlıştır.”)

Ocak ayında, Senato İstihbarat Komitesi Eylül 2012′de Bengazi’deki Amerikan üslerinde yerli militanlar tarafından gerçekleştirilen ve biri Amerikan elçisi Christopher Stevensbir ‘in aralarında bulunduğu 4 kişinin ölümüyle sonuçlanan saldırı hakkında rapor yayınladı. Eyalet Bakanlığı’nın konsolosluk güvenliğinde yetersiz kaldığını, istihbaratın Amerikan ordusunu uyarmadığını belirten bu rapor geniş yankı buldu. Raporun halka açık olmayan gizli bir ekinde, Erdoğan ve Obama arasında 2012 yılı başlarında imzalanan gizli bir anlaşmadan bahsediliyordu. Bu anlaşma “gizli hat”a dahildi. Anlaşmaya göre, parasal kaynak Türkiye’den, Suudi Arabistan ve Katar’dan geliyordu. CIA ise M16 desteği ile Kaddafi’nin Suriye’deki cephaneliklerinden ele geçirdiği silahlardan sorumlu idi. Libya’da birkaç firma kurulmuştu. Bir kısmı Avustralyalı kuruluşlar kapsamındaydı. Emekli Amerikan askerleri, kim tarafından işe alındıklarını bilmeden bu şirketlerde satın alma ve nakliyat işlerinde çalışıyordu. Yakında emekliye ayrılacak olan CIA direktörü David Petraeus operasyonu yürütüyordu. (Bir sözcü bu operasyonu inkâr etti.)

1970’ten beri var olan yasa gereği operasyon saklanmayıp, kongre ve istihbaratla paylaşıldı. M16’ların varlığı, CIA’in bunu irtibat operasyonu olarak niteleyip yasada açık bulmasını sağladı. İrtibat operasyonları konusunda CIA’e uzun zamandır ayrıcalık tanındığı eski istihbarat yetkilisi tarafından uzun uzun açıklandı. Raporun ekinin dağıtımı; yazılmasında yardımı dokunan yardımcılar ve Kongre’nin bu konu hakkında konuşmak için bir araya gelme ihtimali olmayan 8 kıdemli üyesi ile sınırlıydı.

Ek, ne Bengazi’de daha önce neler olduğunu, ne de Amerikan konsolosluğunun neden saldırıya uğradığını açıkladı. Bu eki okumuş olan eski istihbarat yetkilisine göre, konsolosluğun tek görevi hareket halindeki birliklere siper sağlamaktı, hiçbir politik rolü yoktu.

Konsolosluk saldırısından sonra, Washington aniden CIA’in silah taşımadaki rolüne son verdi. Ancak “gizli hat” hala devredeydi. Eski istihbarat yetkilisi şöyle belirtti: ”Türkiye’nin cihatçılara neler aktardığı üzerinde Amerika’nın hiçbir kontrolü kalmamıştı.” Haftalar içinde, 40 kadar taşınabilir roketatar (manpads) Suriyelilerin eline geçmişti. Washington Post’un haberine göre, 28 Kasım 2012’de Halep yakınlarında bir adet Suriye taşıma helikopterinin düşürülmesinde bu silah kullanılmıştı. Warrick şöyle yazmıştı: “Teröristlerin eline geçebileceği ve sivil bir uçağın düşürülebileceği kaygısıyla, Suriyeli muhaliflerin ağır silahlarla silahlanmasına Obama yönetimi karşıydı.” Bu olayda 2 Orta Doğulu istihbaratçı Katar’ı kaynak olarak gösterdi. Eski bir Amerikan istihbaratçısı ise bu manpad’lerin Suriye askeri karakollarından ele geçirilmiş olabileceğini belirtti. Muhaliflerin manpad’lere sahip olmasının gizli bir Amerikan planına dahil olduğuna dair bir kanıt yoktu.

2012 yılı sonlarında, Amerikan istihbaratı muhaliflerin savaşı kaybettiğine inanıyordu. Eski istihbarat yetkilisi şöyle dedi: “Erdoğan çok kızmıştı. Kendini diken üstündeydi. Masadaki onun parasıydı ve müdahaleden vazgeçilmesini kendisine bir ihanet olarak görüyordu.” 2013 baharında Amerikan istihbaratı, MİT’in kimyasal savaş teknolojileri geliştirilmesi konusunda doğrudan El-Nusra ve müttefikleri ile çalıştığını öğrendi. Eski istihbarat yetkilisi şöyle devam etti: “MİT, muhaliflerle politik temaslarda bulunuyordu. Jandarma ise askeri lojistiği idare ediyor, muhaliflere eğitim veriyordu. (Kimyasal savaş eğitimleri de dahil.) 2013 baharında, Türkiye’nin gücünü artırmak oradaki problemlerin de anahtarı olarak görüldü. Erdoğan cihatçılardan desteğini çekerse her şeyin biteceğinin farkındaydı. Suudi Arabistan’ın lojistik nedeniyle savaşı sürdürmesi mümkün değildi. Mesafe silah ve malzeme taşınmasını zorlaştırıyordu. Erdoğan’ın umudu Amerika’nın kırmızı çizgiyi aşmasına neden olacak bir olayı kışkırtmaktı. Ancak Obama buna martta ya da nisanda cevap vermedi.”

Erdoğan ve Obama 16 Mayıs 2013’te Beyaz Saray’da buluştuğunda herhangi bir geçimsizlik belirtisi yoktu. Sonrasında düzenlenen bir basın toplantısında Obama, Esad’ın gitmesi gerektiği konusunda anlaştıklarını açıkladı. Kırmızı çizginin aşılıp aşılmadığı sorulduğunda ise, bu tür silahların kullanıldığına dair kanıt olduğunu, ancak tam olarak neler olduğu ile ilgili detaylı bilgi sahibi olmadıklarını belirtti. Kırmızı çizgi hala aşılmamıştı.

Washington ve Ankara’daki yetkililerle düzenli olarak görüşen Amerikalı bir yabancı politikalar uzmanı, Obama’nın Erdoğan için verdiği bir akşam yemeğinden bahsetti. Türk politikacılar, yemek boyunca Suriye’nin kırmızı çizgiyi aştığını ve Obama’nın bir şey yapmak konusunda isteksiz oluşundan rahatsız olduklarını anlatmıştı. Yemekte bulunanların listesi şöyle: Obama, John Kerry, Tom Donilon, Erdoğan, A.Davutoğlu, Hakan Fidan (Erdoğan’a olan yakınlığı ile bilinen MİT başkanı, Suriye’deki radikal muhaliflerin destekçisi olarak görülüyor.)

Uzmana göre Erdoğan’ın amacı, toplantıda Obama’ya kırmızı çizginin aşıldığını göstermekti. Bu nedenle Fidan’ı da yanında getirmişti. Erdoğan Fidan’ı konuşmaya dahil etmek istedi. Fidan konuşmaya başladı ancak Obama sözünü kesti ve şöyle dedi: “Biliyoruz.” Erdoğan Fidan’ı ikinci kez konuşmaya dahil etmeye çalıştı, ancak Obama Fidan’ın sözünü, “Biliyoruz.” diyerek bir kez daha kesti. Bu noktada Erdoğan kızmış bir halde “Ama kırmızı çizgileriniz aşıldı!” dedi. Ardından uzman şunları ekledi: “Donilon’un ifadesine göre, Erdoğan Beyaz Saray’ın içinde başkana parmağını sallıyordu.” Sonra Obama Fidan’ı göstererek şöyle dedi: “Suriye’deki radikallerle ne yaptığını biliyoruz.” (Donilon bu hikaye ile ilgili sorulara cevap vermedi. Türkiye Dış İşleri bu yemekle ilgili açıklamada bulunmadı. Bir sözcü böyle bir yemeğin gerçekleştiğini onaylayan bir fotoğraf gösterdi. Fotoğrafta Obama, Kerry, Donilon, Erdoğan, Fidan ve Davutoğlu bir masada oturuyordu.)

Ama Erdoğan eli boş ayrılmadı. Obama, Amerikan başkanlığı kararı ile İran’a altın ithalatı engelinden ve uygulanan yaptırımlardan doğan fırsatı, Türkiye’nin çıkarına kullanmasına hala izin veriyordu. Mart 2012’de, Avrupa Birliği’nin de İran bankalarına uygulanan yaptırımlara cevap vermesi ile, uluslararası ödemelerde kullanılan SWIFT elektronik ödeme sistemi, onlarca İran bankasını devre dışı bırakmıştı. İran’ın uluslararası ticaret yeteneği zedelenmişti. Amerika Haziranda bir başkanlık emri çıkararak sürece dahil oldu, ancak “altın boşluğu” olarak bilinen meselenin önünü açtı: İranlı özel şirketlere altın nakliyatı devam ediyordu. İran’daki petrol ve gazın büyük müşterilerinden olan Türkiye de enerji ödemelerini TL bazında depozito vererek bu boşluktan yararlandı. Sonrasında bu paralar Türkiye’den altın satın alınmasında, İranlı müttefikler tarafından kullanıldı. Mart 2012 ve Haziran 2013 arasında, 13 milyar dolar değerinde altın İran’a bu şekilde giriş yaptı.

Bu program kısa sürede; Türkiye, İran ve Suudi Arabistan’da adı yolsuzluğa karışmış politikacılar ve ticaretçiler için ana gelir kaynağı oldu. Eski istihbarat yetkilisi şunları belirtti: “Aracılar daima yaptıkları şeyi yaptılar: işin yüzde 15’ini almak. CIA 2 milyar dolar kadar bir miktarın söz konusu olduğunu tahmin ediyor. Altın ve TL birlikte davranıyorlardı. Türkiye’nin aralıktaki “altına karşılık gaz” skandalında, yasadışı ilişkiler açığa çıktı. Bu skandal, meşhur iş adamları ve hükümet yetkililerinin yakınlarının da içinde bulunduğu 24 kişinin aleyhinde mahkemelerle sonuçlandı. Bu süreçte 3 bakan istifa etti ve bu bakanlardan biri Erdoğan’ın istifasını talep etti. Türkiye’de devlet kontrolündeki bir bankanın genel müdürü, bağış olduğu iddia edilen 4.5 milyon doları aşkın nakit paranın evindeki ayakkabı kutularında bulunmasıyla skandalın ortasında kaldı.

Geçtiğimiz yılın sonlarında Jonathan Schanzer ve Mark Dubowitz, Foreign Policy’de bir rapor yayınladı. Bu rapora göre, Haziran 2013’te Obama yönetimi “altın boşluğu”nu kapattı; fakat kararın 6 ay süresince yürütmeye girmemesi için lobi faaliyetlerinde bulundu. Bu durum “İran’ı nükleer programla ilgili pazarlık masasına getirmek amacıyla, yönetimin bu ertelemeden yararlanmaya çalıştığı” şeklinde yorumlandı. Bu erteleme, milyar dolarları altın bazında daha da biriktirmesi ve yaptırımları daha da zayıflatması konusunda İran’a olanak sağladı.

Amerika’nın Suriye’ye silah ticaretindeki CIA desteğini sonlandırma kararı, Erdoğan’ı politik ve askeri anlamda savunmasız bıraktı. Eski istihbarat yetkilisi şunları belirtti: “Mayısta konuşulan meselelerden biri, Suriye’deki muhaliflere yardım eden tek kaynağın Türkiye oluşuydu. Yardım Ürdün’den gelemezdi, çünkü ülkenin güney bölgeleri girişe açık ve Suriyeliler tarafından kullanılıyordu. Lübnan vadileri ya da tepeleri üzerinden de gelemezdi, çünkü o bölgede ‘diğer tarafta seni neyin beklediğini bilemezsin’. Amerika’nın muhaliflere askeri desteği olmadan, Erdoğan’ın Suriye’de alıcı ülke konumunda olma hayali yok olmuştu ve Erdoğan bunun için bizi suçluyordu. Suriye savaşı kazandığında, muhaliflerin kendisine geleceğini biliyordu – Nereye gidebilirler ki? Yani şimdi Erdoğan arka bahçesinde binlerce radikal muhalif bulacak.”

Bir Amerikan danışmanının belirttiğine göre, 21 Ağustos’tan önceki birkaç hafta içinde, Dempsey ve savunma sekreteri Chuck Hagel için gizli bir bilgilendirme toplantısı düzenlendi. Erdoğan yönetiminin gücü azalan Suriyeli muhalifler hakkında duyduğu endişe dile getirildi. Analiz gösterdi ki Türk liderlerinin “Amerikan ordusunu harekete geçirecek bir şeye” ihtiyacı vardı. Yaz sonlarına doğru, Suriye ordusunun muhalifler üzerinde hala üstünlüğü vardı. Yalnızca Amerikan hava güçleri durumu tersine çevirebilirdi. Sonbaharda, 21 Ağustos olayları üzerinde çalışan Amerikan istihbarat analistleri, Suriye’nin gaz saldırısının arkasında olmadığı sonucuna vardılar. Şüpheler Türkiye üzerindeydi çünkü onlar bu olayın gerçekleşmesini sağlayacak her şeye sahipti.”

21 Ağustos saldırıları ile ilgili veriler toplandı ve istihbarat örgütü bu şüpheleri destekleyecek kanıtlar buldu. Eski istihbarat yetkilisi şunu belirtti: “Bu eylem, Erdoğan yönetiminin Obama’yı kırmızı çizgi ötesine itelemek için planladığı örtülü bir eylemdi. Şam yakınlarında bir gaz saldırısını teşvik etmek hazırlığındaydılar. Önceki gaz kullanımını soruşturmak adına 18 Ağustos’ta Şam’a ulaşan BM yetkilileri de bu sırada oradaydı. Görkemli bir gösteri planlanmıştı. DIA ve diğer istihbarat birimleri, sarinin Türkiye üzerinden getirildiği konusunda Amerikan kıdemli askeri yetkililerini uyardı. Türkiye aynı zamanda sarin kullanımı konusunda eğitim de veriyordu. Temel kanıtlar; Türkiye yönetiminde gözlemlenen “saldırı sonrası memnuniyet” ve bir araya gelinen bazı durumlarda görülen “karşılıklı övgüler”di. Bu operasyonlar planlanma aşamasında çok gizliydi fakat mesele kibirlenmeye geldiğinde her şey açığa çıkıyordu. Faillerin başarı için övgü beklemesinden daha acınası bir şey yoktu. Obama kırmızı çizginin aşıldığı gerekçesiyle Suriye’ye savaş ilan edileceğini söyleyecekti, ancak bu plan işe yaramadı.”

Türkiye hakkındaki saldırı sonrası istihbarat Beyaz Saray’a gitmedi. Eski istihbarat yetkilisinin belirttiğine göre kimse bu konu hakkında konuşmak istemiyordu. Yetkili şöyle devam etti: “Kimse başkana karşı çıkmak istemiyordu, ancak istihbarat onunla aynı fikirde değildi. Beyaz Saray tarafından gerçekleştirilmiş bir sarin saldırısında Suriye’nin parmağı olduğuna dair herhangi bir kanıt yoktu. Hükümet çok sorumsuz davrandığı için, bir şey söyleyemiyordu. Ve Esad’ı suçladığımız için gidip de Erdoğan’ı suçlayamıyorduk.”

Türkiye’nin Suriye olaylarını kendi çıkarları doğrultusunda manipüle etme isteği son aylarda da sergilendi. Seçimlerin birkaç gün öncesinde, Youtube’da Erdoğan ve çevresindekilerle ilgili bir tape yayınlanmıştı. Bu kayıtta bir yanıltma harekâtı görüşülüyordu. Kayıt, Suriye topraklarına muhtemel bir Türk ordusu istilasının haklı gösterilmesi üzerineydi. Operasyonun merkezi Halep yakınlarındaki Süleyman Şah Türbesi’ydi. İslami bir direniş örgütü Türkiye’yi türbeyi yok etmekle tehdit ediyordu ve Erdoğan yönetimi, türbeye bir zarar gelmesi durumunda misillemede bulunacağını belirtiyordu. Sızdırılan bu konuşma hakkında Reuters’ın yaptığı bir habere göre, Fidan’ın konuşması bir provokasyon yaratmaya yönelikti: ”Şimdi bakın komutanım şimdi biz gerekçeyse gerekçeyi, ben öbür tarafa 4 tane adam gönderirim, 8 tane boş alana füze de attırırım. Problem değil o! Gerekçe üretilir.” Türk hükümeti Suriye’den yükselen tehditlerle ilgili bir ulusal güvenlik toplantısı gerçekleştiğini kabul etti, ancak kaydın manipüle edildiğini söyledi. Hükümet bu kaydın yayınlanmasının ardından Youtube’a erişimi engelledi.

Obama’nın izlediği politikada bir değişiklik olmazsa Türkiye, Suriye’deki iç savaşa müdahil olmaya devam edecek gibi görünüyor. Eski istihbarat yetkilisi şunları belirtiyor: “Meslektaşlarıma Erdoğan’ın muhalifleri desteklemesini durduracak bir yol olup olmadığını sordum, özellikle çok yanlış bir yola girilmişken. Cevap şöyle oldu: ‘Her şeyi berbat ettik.’ Erdoğan dışında biri olsaydı durumu kamuoyuyla paylaşabilirdik. Fakat NATO üyesi olması nedeniyle Türkiye özel bir durumdur. Türkler Batı’ya güvenmiyorlar. Türkiye’ye karşı bir tutum aldığımızda bizim yanımızda olmazlar. Erdoğan’ın gaz konusunda oynadığı rolle ilgili bilgilerimizi halka sunsak, bu tam bir felaket olur. Bu durumda Türkler bize şöyle der: ‘Ne yapıp yapamayacağımızı bize siz söyleyemezsiniz.’

08.04.2017