AB İSTİHBARATI EUINTCEN’İN “15 TEMMUZ” RAPORU

15 Temmuz darbe girişimi üzerindeki sır perdesi varlığını koruyor. Cevabı verilemeyen o kadar çok soru var ki; “15 Temmuz danışıklı dövüştür… 15 Temmuz kontrollü darbe girişimidir… 15 Temmuz, FETÖ’nün darbe için birileri tarafından teşvik edildiği bir senaryodu…” gibi iddialara güç kazandırıyor. Sadece Türkiye’de değil, tüm dünyada da sorgulanıyor. Bu sorgulamalardan biri de, AB istihbarat birimi tarafından raporlaştırıldı.

Celal ÇETİN

8 ay önce hazırlanan rapor ilginç tespitler içeriyor. Raporun sadece küçük bir bölümü medyaya sızdı.

ANA TESPİTLER:

Darbe kararı, yaklaşmakta olan kurumsal tasfiye korkularından kaynaklanmıştır. Gülenistler, Kemalistler ile AKP muhalifleri ve ‘fırsatçılar’dan oluşan bir subaylar grubunun darbenin arkasında olması muhtemeldir. Gülen’in şahsen darbe girişiminde bir rol oynandığı muhtemel değildir.

Gülen Hareketi’nin (GH) resmi katmanlardaki popülerlik oranı yüzde 8 ila 10 arasında görünmektedir. Bununla birlikte asli popülerlik oranı, GH yandaşlarının katıldığı belli bazı kurumların (yargı, eğitim sektörü ve emniyet) yönetim katlarında, belirtilenden daha yüksek olabilir.

Gülen grubu gücünü emniyet, mahkemeler ve savcılık makamları gibi yapılardaki mensuplarının mevcudiyetinden almaktadır. Bu, sürgündeki Gülen’in, ülkedeki durumu etkilemesini ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın faaliyetlerini kontrol etmesini sağlamaktadır. Bu durum evvelce, Gülen yandaşlarına karşı polis, yargı sistemi, iş camiası, medya ve idari bürokrasi içinde tasfiyelerin gerçekleştirildiği 2014’te bir ‘boy ölçüşme’ye yol açmıştır.

Türkiye’deki darbe girişiminin gelecekte çok sayıda etkisinin olması beklenmektedir, Ancak AKP Hükümeti bunları kendi çıkarlarına uygun olarak sunacak ve bunlarla yine kendi menfaatleri doğrultusunda baş edecektir. AKP darbe girişiminden fayda sağlamaya çalışacaktır; bu süreçten çok daha güçlü de çıkabilir. İç politikada AKP’nin bu tek rakibiyle hesaplaşmaya kalkışacağı değerlendirilmektedir. Buna koşut olarak uluslararası ilişkilerinde de, daha güçlü bir başkanlık sistemi yaratmak için, gücünü koruduğunu göstermeye çalışacaktır.

GİRİŞ:

Türkiye Hükümeti, imam Fethullah Gülen ve ona bağlı Hizmet Hareketi’ni darbe girişiminin arkasında olmakla suçlamaktadır. Bu rapor, darbe girişimi bağlamında Fethullah Gülen ve Hizmet Hareketi ile popülaritesi, ülke içindeki etkileri ve iktidar partisiyle ilişkileri hakkında bir analiz sunmayı amaçlamaktadır.

ERDOĞAN’IN GÜLEN’LE İLİŞKİLERİ:

Gülen ve Erdoğan arasında 1990’ların sonlarında başlayıp 2009’daki ilk sürtüşmelere kadar devam eden ilişki ve işbirliği, samimiyet ve işlevselliğe dayanıyordu. AKP yönetiminin 2003 ile 2010 arasındaki ilk yarısında GH, Erdoğan ve AKP’nin stratejik ortağı idi. (GH) AKP ile beraber Ordu içindeki Kemalist unsurlara, güvenlik güçlerine ve adli yapıya karşı (Ergenekon ve Balyoz davaları) kapsamlı tasfiye hareketinde yer almıştı. Bu kurumlardaki kadro açıkları, müteakiben, GH ile bağlantılı kişiler tarafından doldurulmuş, GH’nin gücünü artırmıştı.

Erdoğan ile GH arasındaki ilk görüş ayrılıkları, Mavi Marmara olayı esnasında takındıkları zıt tavırların ortaya çıktığı 2010 yılına kadar geri gitmektedir. 2012 Şubat’ında MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın gözaltına alınma girişimi de bir başka kritik noktayı oluşturmaktadır.

17 Aralık 2013’te patlayan yolsuzluk skandalı, dönemin başbakanı Erdoğan ile bazı bakanları kadar, onların ailelerini de kapsamaktaydı. Rejim bir süre sarsıntıya girdi ise de hızla toparlandı ve yolsuzluk suçlamalarını komplo olarak tanımlayarak karşı atağa geçti. Bunun sonucunda AKP hükümeti Gülenistlerden öç almaya girişti.

İlk tasfiyeler savcılık, emniyet, istihbarat ve diğer devlet kurumlarında oldu. Mesela Türk kültürünü tanıtma amacıyla Gülenistler tarafından kurulmuş olan Yunus Emre kurumlarında köklü bir tasfiye gerçekleşti. Gülenist yapıların en alt seviyelerde bile dağıtılması ve ortadan kaldırılması amaçlı operasyonlar 2014’ten bu yana kesintisiz olarak sürmektedir. Gülenistler  ve AKP 2013’ten bu yana sürekli çatışma halindedir.

Siyasi boyutta bakıldığında, Gülen grubu gücünü emniyet yapıları, mahkemeler, ve savcılık makamlarındaki yapılarından almaktadır. Bu, sürgündeki Gülen’e ülke içindeki durum üzerinde nüfuzunu kullanma ve Erdoğan’ın faaliyetlerini kontrol etme imkanı tanımıştır.

Gelgelelim, bu durum, 2014 başlarında Türkiye Başbakanı polis kadrolarına idari tedbirler getirdiğinde değişmiştir. Öte yandan Gülen grubu kaliteli eğitim vaat eden okullar ve üniversiteler ağı üzerinden Türkiye toplumu üzerinde nüfuzunu sürdürmekteydi. Bu da (Gülen’in) siyasi vizyonunun yandaşı olan kişilerin resmi ve özel kurumlara sızmasına imkan tanımaktaydı.

Bu strateji, Erdoğan’ın iktidarına karşı uzun vadeli tehditlerin en büyüğüdür.

GÜLEN HAREKETİ’NİN POPÜLARİTESİ:

GH’ne karşı tasfiyeler emniyet, adalet sistemi, iş camiası, medya ve devlet bürokrasisi içinde 2014’ten bu yana sürdürülmektedir. MİT, bunlar içinde önemli sayıda Gülenist barındırmayan tek kurumdu; bu kurumun en önemli önceliklerinden biri GH’ni izlemek ve ‘sakıncalı bireyler’in listesini çıkarmaktı.

Bile isteye manipüle edilegelmiş Türkiye toplumunda GH’nin resmi popülarite ve sızma oranı değişmektedir, ancak bizim değerlendirmelerimize göre yüzde 8 ila 10 dolayındadır. GH mensuplarının, Kemalistlerin tasfiyesi ardından  girmeyi başardığı belirgin kurumların yönetim katlarında (yargı, eğitim, polis) bu oran daha yüksek olabilir.

GH’nin AKP ile ittifak halinde olduğu dönemde sadece sınırlı sayıda Gülenist’in orduya katıldığı bilinmektedir, ancak bunların hemen tümü alt rütbelerde gerçekleşmiştir. Sonuç olarak bu kişiler sadece sayıca az olmakla kalmamakta, halen teğmen veya binbaş rütbeleri seviyesinde bulunmaktadır.

Elde ettiğimiz bilgiler, sekter ve gayrı-şeffaf GH’nin Türkiye toplumu içinde Kürtler de dahil olmak üzere sevilmediğini, korkulduğunu teyit etmektedir.

GÜLENİSTLER VE BAŞARISIZ DARBE GİRİŞİMİ:

Elde edilen bilgilere göre, TSK ve Jandarma bünyesindeki Gülenistlere karşı 2016 Ağustos başlarında, MİT tarafından hazırlanmış listelerin esas alındığı kapsamlı bir tasfiye hareketi tasarlanmıştı. 16 Temmuz’da, yani darbe girişiminden bir gün sonra, bazı tutuklamalar da planlanmıştı.

TSK içindeki Gülenist subaylar grubu yaklaşan tasfiye dalgasının getireceği ihraçlar ve (Türkiye’de terörist örgüt ilan edilmiş olan) GH’ye mensubiyet üzerinden yargı önüne çıkarılmalar nedeniyle darbe yapma baskısı altındaydılar. Darbe aynı zamanda görevde kalmış Kemalist-Laikler ile hükümetin özellikle PKK ve Suriye politikalarından memnuniyetsiz olan başka ordu kesimleri tarafından da desteklendi. Bunun en önemli kanıtı – Güneydoğu’da Suriye sınır bölgesindeki – 2’nci Ordu’nun katılımı ve bu yapı içinde süren misilleme ve baskılardır.

Türkiye yönetimi, 15-16 Temmuz darbe girişiminin arkasında İmam Fethullah Gülen ve hareketinin olduğu konusunda mutlak kanaat birliği içindedir.

Ancak, elde edilen istihbari bilgilere göre, Gülen’in eski müttefiki Erdoğan ile kadrosuna karşı gerçekten de bu adımları atma kabiliyeti ve kapasitesine sahip olduğu, muhtemel görünmemektedir.

Kendisini Türkiye’nin laik devlet olarak muhafızı olarak gören Ordu ile ılımlı bir İslamcı doktrinin davasını güttüğü bilinen Gülenistlerin, Erdoğan’ı devirmek için birbiriyle işbirliğine girdiklerine dair hiçbir kanıt yoktur.

Elde ettiğimiz bilgilere göre Gülen Hareketi laik muhalefet yapılarından ve ordudan kopuktur, onlara bir hayli mesafeli durmaktadır. Laik düzenin tehlikede olduğunu ne zaman düşünse, ordunun tipik bir biçimde iç siyasete müdahale ettiği bilinmektedir.

Ancak laik düzen sadece Erdoğan tarafından değil, AKP tarafından da tehdit edilmektedir. Gülen İslamizasyon’un kazanımlarının asla ortadan kaldırılmasından yana değildir. Ayrıca AKP, Gülenistler tarafından kabul görmektedir; onlar sadece partinin mevcut liderlerinden kurtulunmasını istemektedirler.

Erdoğan’ın AKP yönetimine muhalif olan kesimlere (GH, Laikler ve sivil aktivistler) karşı kapsamlı bir baskı kampanyası başlatmak ve kişisel amaçlarına ulaşmak için darbe girişimini ve OHAL’i istismar ettiği açık ve nettir. GH’yi şeytanlaştırmak ve darbeden sorumlu tutmanın, Erdoğan açısından çok başarılı bir hareket olduğu kesindir. Tasfiyelerin hız ve kapsamı bu bakımdan şaşırtıcı değildir. Istanbul’daki Gezi Park protestolarının bastırılmasının ardından MİT sadece GH mensuplarından değil aynı zamanda sivil aktivistlerden oluşan kapsamlı bir ‘sakıncalı kişiler’ listesini hazırlamış idi. Geçmiş yıllardaki MİT faaliyetleri, Gülenistler kadar diğerlerinin de fişlenmesine odaklanmıştı. Bu da açık bir biçimde, darbe girişimini izleyen günlerde tüm Türkiye’ye yayılan gözaltına alma dalgasının önceden planlandığını göstermektedir.

Darbe, önceden tasarlanmış geniş kapsamlı ‘derdest etme hamlesi’nin katalizörü olmuştur.

SONUÇ:

Emniyet, yargı, iş camiası, medya ve bürokrasi içindeki GH yandaşlarına yönelik misilleme ve yaptırımlar devam edecektir. Bünyesinde dikkate değer ölçüde Gülenist barındırmayan tek yapı MİT’tir; bu kurumun en önemli önceliklerinden biri GH’yi izlemek ve ‘sakıncalı bireyler’ listesi çıkarmaktır. GH, eğitim, yargı, medya, kamu sektörü ve polis içindeki nüfuzunu kaybedecektir. Bu nedenle Gülen, bu yapıları iktidar partisine karşı kullanamayacaktır – en azından belli bir süre.

GH Türkiye sınırları ötesinde güçlü bir desteğe sahiptir. Bunun nedenlerinden biri Hizmet’in yurtdışında yaşayan Türklerin kimlik ve dinlerini korumasına verdiği özel önemdir. Darbe girişimi ardından, intikam amacıyla Erdoğan dışarda yaşayan Gülenistlerin ve onlar için çalışanların (mesela öğretmenler) iadesini isteyecektir.

Türkiye’deki darbe girişiminin geleceğe dönük çok sonuçları olacaktır, ancak iktidar partisi bunu kendi menfaatleri doğrultusunda sunacak ve bu yönde muameleye tabi tutacaktır. AKP darbe girişiminden fayda elde etmeye çalışacaktır; olasıdır ki bundan daha da güçlenerek çıkacaktır.

İç siyasette AKP bu tekil rakibiyle hesaplaşırken, tam yetkili başkanlık sistemini yaratmada hala güçlü olduğunu göstermek için uluslararası alanda da çaba sarfedecektir.

04.04.2017