ASTANA SÜRECİ

Suriye krizi daha önce pek çok defa barışçıl yollardan çözülmeye çalışıldı. Suudi Arabistan, ABD ve Avrupa Birliği’nin katılımı ile Birleşmiş Milletler gözetiminde gerçekleştirilen Cenevre Görüşmeleri’ne fazlasıyla güvenilmişti. Ancak görüşmeler başarıya ulaşmadı. Astana zirvesi bu süreçlerin ve zorlukların gölgesinde gerçekleşti.

Celal ÇETİN

Son yıllarda Suriye konusunda ABD ve Körfez ülkeleri ile yapılan işbirliğinin Türkiye’yi siyasi ve ekonomik anlamda olumsuz etkilediği açık. Ankara şimdilerde alternatif yol arayışında. Akıldaki çözümlerden biri de Türkiye, İran ve Rusya işbirliği. Peki Suriye konusunda böyle bir işbirliğine gitmek Ankara’ya ne gibi faydalar sağlayabilir?

Cumhurbaşkan’ı Recep Tayyip Erdoğan’ın 15 Temmuz Darbe teşebbüsü sonrası ilk yurtdışı ziyaretini Moskova’ya yapması Türkiye’nin, Batı’ya ve ABD’ye karşı yeni oyuncular ile yola devam edeceğinin işaretini verdi. Türkiye’nin, kuruluşunun ilk yıllarında gerçekleştirdiği bölgesel güvenlik paktlarının yeniden tesisi için harekete geçmesi, bölgesel güvenliğini,  Batı’nın veya ABD’nin telkinleriyle değil sıkıntı yaşanan coğrafyalardaki yerel güçler ve o coğrafyada etkin olan unsurlar ile hareket ederek çözüm yolları araması isteniyor.

Türkiye, bölgesinde yaşanan gelişmelere tam manasıyla hakim olup ve bunları yönlendirdiği takdirde bölgesel güç olabilir. Aksi halde bölge gerçeklerini bilmeden, anlamadan, olası senaryoları dikkate almadan fevri hareketlerde bulunmak başta Türkiye olmak üzere bölge için felaketle sonuçlanabilir. Türkiye’nin, Mısır’da iktidara gelen Sisi’nin darbeci olması sebebiyle ilişkilerini kesmesi, Suriye’de iktidarda olan Esad’ın Rusya’ya yakın olması ve İran ile yakın ilişkilerine rağmen Türkiye’nin ABD’nin telkinleriyle Esad’ı devirmeye çalışması, Irak’ta yaşanan gelişmeler ve yanlış tutumlar, Kafkasya’daki sorunlara Rusya merkezli değil Amerikan merkezli yaklaşımlar ve bölgede etkin güç olan İran ve Rusya’nın dikkate alınmadan yapılan tüm hamleler Türkiye’nin aleyhine gelişti.

Türkiye-Rusya ilişkileri yeniden düzelme sürecine girdi. Ancak bu sürecin daha fazla fayda sağlaması ve bölgesel güvenliliğin tesisi için karşılıklı güven oluşturulmalıdır. Moskova Deklarasyonu bu açıdan büyük önem taşıyor. Rusya, İran ve Türkiye’nin Suriye’de yaşanan krize çözüm yolu sağlamak için toplanmış olmaları ve sonuç olarak 8 maddelik bir deklarasyon ilan edilmiş olması bölge barışı için olumlu bir gelişme oldu. Deklarasyonun ilk maddesi olan, “İran, Rusya ve Türkiye, çok sayıda etnik yapı barındıran, çok dinli, mezhepçi olmayan, demokratik ve seküler bir devlet olarak Suriye Arap Cumhuriyeti’nin egemenliğine, bağımsızlığına, birliğine ve toprak bütünlüğüne saygılarını bir kez daha ifade ederler” maddesi Türkiye’nin Suriye politikasının değiştiğini geç de olsa bölgesel gerçeklerin farkına varıldığının beyan edilmiş halidir. Ancak bu veya bu tarz deklarasyonların üç ülke tarafından daha önceki zamanlarda beyan edilmiş olsaydı Suriye’de yaşanan insani kriz bu boyutlara ulaşmayabilirdi.

Bölgede huzurun, güvenliğin, refahın ve selametin tesisi için hiçbir bloka mensup olunmaması gereklidir. Aksi halde ülkeler arasında yaşanan gelişmeler güvensizlik üzerine kurulamayacağından sarsıntılar yaşanacaktır. Türkiye’nin NATO üyesi olması bölgede İran ve Rusya başta olmak üzere birçok ülkeyi tedirgin ettiği biliniyor. Türkiye’nin soğuk savaş döneminde üye olduğu NATO artık amacından saptı. Türkiye, NATO’dan ayrılmasa bile bölgesel paktlar kurmalı ve daha bağımsız hareket etmeli. Rusya ve ABD’nin başını çektiği ittifaklara teslim olmak Türkiye için tehlikeli sonuçlar doğurabilir. Suriye konusunda ABD’nin baskısı ve telkinleriyle hareket eden Türkiye’nin daha sonraları kişisel ve mezhep temelinde davranması Türkiye’yi zor duruma soktu.

İran ve Rusya için de, Türkiye için de Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunması son derece önemli. ABD destekli Irak Kürdistanı modeli baz alınarak Suriye’nin kuzeyinde özerk bir Kürt bölgesi oluşturulması, hem İran hem de Türkiye açısından kesinlikle kabul edilebilir bir şey değil. Rusya, Moskova’daki anlaşma öncesinde Suriyeli Kürtlerle dostane ilişkiler içindeydi ve hatta Türkiye ile gerilimin zirve yaptığı dönemde, Şubat ayında Moskova’da bir Rojava temsilciliği bile açıldı. Fakat Ruslar ve Kürtler çok da yakın iki müttefik değil. Dolayısıyla esas hedefe ulaşmak, yani Suriye’nin siyasi birliğini ve Suriye hükümetinin Moskova’ya olan bağlılığını korumak uğruna bu ilişki gözden çıkarılabilir.

Ankara’nın yürüttüğü çok yönlü diplomasinin içinde “Suriye’nin toprak bütünlüğü korunsun, etnik-mezhebi açıdan herkesi kapsayan bir yönetim işbaşına gelsin, barış kalıcı olsun” kriterleri öne çıkıyor.

Rusya ve özellikle İran sıklıkla Alevi Beşar Esed rejimini desteklemek ve Sünnileri ezmekle suçlanıyor. Türkiye, Moskova ile anlaşarak, Suriye’deki Sünni nüfusun haklarını ve güvenliğini teminat altına alabilir, hatta ülkedeki Şii propagandasını sınırlandırabilir. Türkiye'nin ateşkes sürecine yönelik desteği, Ahrar-uş Şam gibi Sünni muhalif grupların siyasi açıdan meşrulaşmasına ve bu grupların Suriye'de gelecekte yaşanacak siyasi geçiş sürecine dahil olmasına katkı sağlayacak bir hareket.

Ayrıca Rusya ve İran ile ittifak kurmak, Türkiye’ye Suriye’deki temel amaçlarına ulaşma, yani Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu'nun sözleriyle, ülkede ateşkes sağlama, insani yardımların halka kesintisiz bir şekilde ulaşmasını ve muhalefetin ülkede savaş sonrasında oluşacak siyasi çözüm ortamında yer sahibi olmasını teminat altına alma olasılığı da veriyor. Mevcut koşullar altında Ankara, silahlı muhalifleri destekleyerek, İdlib ve Halep başta olmak üzere ülkenin ancak belli bazı bölgelerinde bir miktar nüfuz sahibi olabilir. İran ve Rusya ile ittifak ise Türkiye’nin tüm Suriye genelinde nüfuz çevrelerine dahil olması demek.

Türkiye, rejimin bir aktör olduğunu, iç savaşın da masa başında çözülebileceğini kabul etti. Ankara Suriye’de temel önceliği terörle mücadeleye verdi. Fırat Kalkanı operasyonunun başarısı için Türkiye’nin daha fazla ÖSO askerine ihtiyacı var. Ama bu noktada muhaliflere de bir şey sunması gerekiyor. Onları da siyasi açılıma, çözüme bu yüzden dahil etmeyi çok istiyor. Fırat Kalkanı’nın kontrolüne giren alan genişledikçe Türkiye ve ÖSO’nun da savaşçı ihtiyacı artıyor. Halep sonrasında Kuzey Suriye’deki muhalif bölgelerinde ikili bir yapı görülebilir: Şam’ın Fethi (Fetih El Şam ) liderliğinde İdlib’de üslenmiş radikal gruplar ile Azaz-Cerablus hattı arasındaki bölgede Fırat Kalkanı operasyonuna katılan ÖSO bileşenleri.

Ankara-İran ve Rusya arasındaki anlaşma bu noktada önemi daha iyi ortaya çıkıyor. Öyle ki, anlaşmada IŞİD ve El-Nusra ile ortak mücadele ile silahlı muhalif grupları bu örgütlerden ayrıştırılması kararı yer almıştı. İdlib’de yönetim muhalif gruplarla birlikte Şam’ın Fethi Cephesi’nin elinde. Türkiye destekli ÖSO bileşenleri rejimle mücadele için bu grupla ortaklık yaptı. Bundan sonraki süreçte Şam’ın Fethi Cephesi ile diğer muhalif gruplar arasında nasıl ayrım sağlanacağı önem kazanıyor. Türkiye, ÖSO unsurlarını yani ılımlı muhalefeti Fırat Kalkanı’na çekebilir. Ankara’nın önümüzdeki süreçte ılımlı muhalefeti, radikallerden ayrıştırmaya çalışması kaçınılmaz olacak.

SORUN YAŞANABİLİR Mİ?

Suriye ve Rusya’yla mantıklı ilişki çerçevesinde Türkiye bölgede barışı yakalayabileceğini anladı. Bu anlamda sürecin başarısı için İran’la yoğun diyaloğun hiç kesilmemesi ve ÖSO başta olmak üzere bölgedeki tüm gruplara ateşkes çağrısının yinelenmesi önemlidir.

Türkiye’nin bu süreçte daha önceleri olduğu gibi Batılı aktörlerin yanında değil de İran ve Rusya’nın bulunduğu bir denklemde dengeleyici bir rolde yer alması bu sürecin önemli bir farklılığıdır. Bu süreç Suriye konusunda Türkiye-ABD makasını daha da açma potansiyeline sahiptir, zira bugüne kadar Suriye’de özellikle PYD üzerinden etki alanı oluşturmaya çalışan ABD, süreç dışında bırakılmasıyla yapıcı olmayan roller oynayabilir. Suriye’nin geleceği konusundaki sürecin Rusya ve İran ile birlikte yönetilmesi pratik açıdan sonuç verici olabilir ancak ABD’nin bunun dışında bırakılması sürecin geleceği açısından belirli riskler içerebilir.

Türkiye’nin savunduğu çoğulcu, toprak bütünlüğü korunan ve egemen Suriye anlayışı bu mutabakatın temel çerçevesini oluşturuyor. Bu nedenle Türkiye’nin bu mutabakatın ana hedeflerine dair itirazı olamaz. Ancak BMGK 2254 kararı sonrasında oluşan yeni siyasi ortam Türkiye açısından kaygı duyulacak yeni bir boyuta evrildi. Türkiye’nin güney sınırı boyunca oluşan PKK/PYD koridoru Türkiye açısından önemli bir güvenlik sorunudur ve bu konu mutabakat metninde yer almıyor. Türkiye’nin bu konudaki kaygısı daha sonraki aşamalarda dikkate alınmak zorunda. Yabancı Şii milisler ve Hizbullah unsurlarının Suriye’de kalmaları Türkiye ve bölgenin istikrarı açısından uzun vadeli tehditler oluşturabilir ve oluşturulmaya çalışan “mezhepsel olmayan” veya “mezhepler üstü” ve çoğulcu Suriye yaklaşımları ile çelişebilir.

Garantörlük tanımı, içeriği ve garantörlere düşen rollerin daha net tanımlanması gerekiyor. Türkiye, Rusya ve İran süreç içerisinde garantör oluyor, ancak garantörlüğün kapsamı neyi içeriyor, yetki ve sorumlulukları neler olacaktır, bu konu daha somut bir şekilde tanımlanmalı ve sınırları ortaya konulmalı. Türkiye, İran ve Rusya’nın garantörlük rolleri birbirleriyle gerilime neden olmayacak şekilde işletilmeli.

TRUMP’LI ABD’NİN POZİSYONU

Türkiye-İran-Rusya arasındaki anlaşmada yer alan “Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunması” vurgusu da önümüzdeki sürece damgasını vuracak. Çünkü Suriye'nin kuzeyinde YPG kontrolünde bir federal bölgeye izin verilmeyeceğine işaret eden bu anlaşma, ABD’nin YPG politikasına karşı da yeni bir cephenin açıldığı anlamına geliyor. O cephede İran, Türkiye ve Rusya var. Trump’ın izleyeceği politika bu yüzden çok kritik olacak. Trump yönetiminin IŞİD’le mücadeleye odaklanacağına dair işaretler Türkiye’nin elini güçlendirecek olsa da, YPG’ye sıcak Amerikan yaklaşımı Ankara’nın elini zorlayabilir.

IŞİD karşı sadece hava operasyonlarının tam anlamıyla tehdidi kökünden kazımayacağı ilk andan bu yana biliniyordu. Amerikan askerlerinin karadan girmemesi Obama’nın bir stratejisi olarak şekillenmiş olmakla birlikte ABD’nin çoğu PYD/YPG’ye danışmanlık yapan sadece yaklaşık 300 askeri Suriye’dedir. ABD, Suriye’de bir uçuşa yasak bölge oluşturulması seçeneğini gündeme getirmekten çekindi, gittikçe kötüye giden sürece geç müdahil olmuş ve S-300 füzelerini Suriye hava sahasına konumlandıran Rusya’nın da müdahil olmasıyla rejimin hava operasyonları Suriye’deki iç savaşın ilk merhalelerinde kayda değer bir ilerleme sağlayan muhaliflerin aleyhine dengeyi değiştirdi. ABD’nin İsrail ile yaşadığı sorunlu ilişkisini ve İran ile kısa süre önce yaptığı nükleer anlaşmanın yarattığı ılımlı havada İran da kendini serbest hissedince tamamen devreye girdi. Uzun süredir kuşatma altında olan Halep’in doğusunun tamamen Esad rejiminin eline geçmesi ise bir kırılma noktası oldu. ABD’de başkan değişikliğinin ara dönemi yaşanırken bütün bu olayların somut göstergise Moskova’da Türkiye, Rusya, İran troykasının masaya oturarak kaleme aldıkları Moskova Bildirgesi oldu.

ABD kendi penceresinden baktığında Suriye’deki savaşı kendi savaşı olarak görmedi, Moskova’da masaya oturan üç devlet de Suriye’de çeşitli sebeplerden ötürü kendini ilgili hissetmesine sebep olan bir nokta buldu. Genel manada aralarındaki asıl fark da bu oldu. ABD’nin bundan sonra Rusya’nın kontrolünde büyük pay sahibi olduğu bölgelerde muhaliflere verdiği desteği artırması olası görünmüyor. Bu hem Rusya’nın net şekilde kontrolünü artırdığı bölgelerden çıkmasını sağlamayacak, üstüne Rusya’nın tavrını sertleştirecektir ki, olası bir sert cevabın da muhaliflere büyük zararı olacaktır. Halep’in düşmesinin aynı zamanda ABD’nin etkinliğinin düşmesi olarak yorumlanması şaşırtıcı bir durum değil. Bundan sonra ABD süreci tersine çevirmek istese çok büyük bir askeri ve mali yük demektir ki, bir “işadamı” olan Trump’ın bunu göze alması mümkün görünmüyor.

Trump’ın ekibinde CIA Başkanı olarak düşündüğü Mike Pompeo ve Ulusal Güvenlik Danışmanı olarak görev yapacak Micheal Flynn’in özellikle İran’a mesafeli olduğu hesaba katıldığında İran’ın Suriye üzerindeki etkisinin artması çekince yaratacaktır. Özellikle önlerinde İran’ın nüfuzunu artırdığı Irak örneği varken bu sefer denklemi kurarken hassas nokta Türkiye ve Rusya’dan ziyade İran olacak gibi görünüyor. Özellikle İsrail ile ilişkilerin de Obama döneminden daha sıcak olacağı göz önünde bulundurulduğunda İran etkisinin bölgede azaltılması hedeflenecektir. Bu noktada Trump’ın IŞİD ile mücadelede kayıtsız şartsız bir ortaklık benimsemesi olası değildir; ama bu, İran sebebiyle ABD’nin masaya oturmayacağı anlamına da kesinlikle gelmiyor.

ASTANA’DA KAZANAN RUSYA OLDU

Astana sürecinde ve 20 Aralık toplantısında kazanan Rusya oldu. BM’nin başarısız çözüm arayışları, ABD’nin başarısız askeri operasyonları Suriye sorununu çözemedi. Rusya, önce askeri operasyonlarla Suriye’de dengeyi kurdu, ardından siyasi çözüm için diplomasi atağı başlattı. Rusya, Suriye’nin tartışmasız tek sahibi oldu. Trump barışı Rusya ile birlikte sağlamayı istediğini açıkladı. Bir anlamda Rusya’nın inisiyatifini Trump da kabul etmiş oluyor. Bu nedenle Türkiye Rusya’nın yanında yer almak zorunda kalacak.

Astana’da gerçekleştirilen zirve için “başarılı” demek mümkün. İlk kez muhalif gruplarla Esat rejimi aynı masa etrafında biraraya geldi. Muhalifler her ne kadar ikili görüşmelere katılılmamış olsa ve sonuçları kabul etmeyeceklerini açıklasalar da, Astana zirvesi çözümün satırbaşlarını belirledi. Buhdan sonraki süreç, Astana zirvesinin üstüne inşa edilecek.

25.01.2017