TRUMP ŞEYTAN MI, MELEK Mİ?

Suriye’de çok büyük bir küresel savaş var. Rusya Araştırma Merkezi’nin hazırladığı rapora göre Amerikan seçimleri sonrası, Amerika’nın yeni jeopolitiği çerçevesinde bu coğrafyada ya yeni bir küresel sistem, yeni dünya düzeni ortaya çıkacak veya Üçüncü Dünya Savaşı başlayacak. Trump’ın yeni dönemin şeytanı mı, kurtarıcısı mı olacağı zamanla ortaya çıkacak.

Celal ÇETİN

ABD’nin 2015 Ulusal Askeri Stratejisi’nde de ilginç tespitler var. ABD, geçen yıl yayınladığı Ulusal Askeri Stratejisi’ni iki eksende topluyor; bir, “hangi ülkeler bizim düşmanımızdır ve biz hangi ülkelerle savaşmalıyız.” İkincisi, “bu iki neden hangi ülkelerde varsa biz onlara savaş ilan edeceğiz.”

Birincisi, “bağımsız dış politikaya sahip ülkeler, hangi ülkeler bağımsız bir dış politika uyguluyorsa, biz ona savaş açabiliriz, o bizim düşmanımızdır” demektir. İkincisi, kendilerinin belirlediği uluslararası normlara uygun şekilde hareket etmeyen ülkeleri düşman olarak kabul ediyor. 11 Eylül sonrası Bush, “önleyici savaş” tanımını uygulamaya başladı. Yani, “ben istediğim gün, istediğim saatte, haber vermeden bir ülkeye savaş açabilirim” demektir bu.

TANIMSIZLIKLAR ÇAĞI

Küresel çapta “terörle mücadele” söylemi var ama, fakat bugün terörün tanımı yapılamıyor. Birleşmiş Milletler hala terörün tanımını yapamadı. Bu tanımsızlık, küresel tarafından yeni bir savaş taktiği olarak kullanılıyor. Pek çok ülke terörle mücadele gerekçesiyle düşman olarak kabul ettiği ülkelerin uluslararası çıkarlarına saldırıyor. Terör, ülkelerin en büyük silahlarından biri haline geldi.

İkinci Dünya Savaşı sonrası çift kutuplu bir dünya oluştu, buna alternatif sadece Bağlantısızlar Hareketi vardı. Bu hareket hala devam ediyor ve on sekizinci toplantısını bir ay önce yaptı. Birleşmiş Milletler toplantısından bir hafta önce Brezilya’da bir adada bu toplantı gerçekleşti ve yüz yirmi ülke katıldı. Bu, şunu gösteriyor, dünya aslında bir alternatif arıyor. Amerika’nın dışında, Rusya’nın dışında. Fakat bulamıyor. Bunun dışında Hindistan, bölgesel güç olmaya çalışıyor, Çin’in genişlemesini engellemeye, Pakistan’ı zayıflatmaya çalışıyor. Çin, Hindistan’a doğru alanını genişletmek istiyor, Pakistan’la işbirliği yapıyor, Pakistan’da büyük bir liman kurup Arap yarımadasındaki petrol ve doğalgaza ulaşmak istiyor. Amerika bunu istemiyor. Rusya dünya siyasetine yeniden çıkıp, yeniden bir kutbun parçası olmak istiyor. Gambiya devlet başkanı, Amerika’ya meydan okudu. “Amerika, bizi sömürdüğün yeter, biz Afrikalılar artık kendi geleceğimizi kendimiz belirlemek istiyoruz” dedi. Filipinler devlet başkanı da benzer tepki gösterdi. Küresel çapta ABD’nin kurallarına karşı bir direniş başlamış gibi.

Son birkaç 10 yıldır dünyada bir hareketlenme gözleniyor. Yoksul kesimler neden yoksul kaldıklarını, yeraltı-yer üstü kaynaklarından neden yeteri kadar faydalanmadıklarını, gelir adaletsizliğinin neden düzeltilmediğini raha çok sorgular oldu.

Sivil toplum örgütü İntermon Oxfam’ın raporunda, dünyadaki zenginliğin neredeyse yarısının (yüzde 46) dünya nüfusunun yüzde 1'inin elinde olduğu gerçeği artık gizlenemiyor. Dünyanın en zengin yüzde 1’lik nüfusunun zenginliğinin, dünya nüfusunun en fakir yarısının toplam zenginliğinin 65 katına denk geldiğinin kaydedildiği raporda, dünyadaki fakir nüfusun yarısının gelirinin dünyanın 85 en zengininin varlığına eşit olduğu, 2009’dan itibaren ABD’deki yüzde 1’lik en zengin nüfus daha fazla zenginleşirken dünyadaki fakir nüfusun yüzde 90’ının daha da fakirleştiği gerçeği artık daha güçlü sorgulanıyor.

Bu sorgulama sadece fakir ülkelerde yapılmıyor. ABD halkı sorgulama sürecine katılmaya başladı. ABD’de ezilen, dışlanan Zencilerin, hispeniklerin sayısal oranına baktığımız zaman bu sorgulamanın hangi boyutlara ulaşabileceği görülebiliyor.

Bununla birlikte eyaletler arası rekabetin arttığı, “zengin eyaletlerin fakir eyaletleri niye finanse ettiklerini sordukları” bir ülkeden bahsediyoruz. Ve Trump, başkan seçilmesi durumunda İngiltere, Almanya, Japonya, Güney Kore ve Suudi Arabistan gibi ülkeleri bedelsiz korumaya devam etmeyeceğini, söz konusu korumanın karşılığını alacağını söyledi.

JANDARMALIK ABD’YE PAHALIYA PATLADI

ABD’nin iç dengelerine Washington’un “dünyanın süper gücü, jandarması” konumunu sürdürmek üzere izlediği politikaların ekonomik, psikolojik ve insan hakları boyutlu maliyetini de ekleyin.

ABD’nin 11 Eylül saldırıları sonrasında Irak ve Afganistan’da düzenlediği operasyonların halka maliyetinin 5 trilyon doları bulduğu açıklandı. ABD’deki Brown Üniversitesi’nin hazırladığı rapora göre, iki ülkede devam eden askeri operasyonlar ile savaşta ölenlerin ailelerine ve yaralananlara yapılan yardım, savaşta zarar gören yerlerin onarımı gibi giderler de düşünüldüğünde, Irak ve Afganistan’da harcanan para ABD yönetiminin tahminlerinin çok ötesinde.

Raporun yazarlarından Neta Crawford, “Bu para algılanamayacak kadar büyük bir miktar” dedi. Crawford, Irak ve Afganistan işgallerinde binlerce kişinin öldüğüne dikkat çekerek “Elbette insani yıkım rakamlarla ölçülemez” şeklinde konuştu. Haziran ayında yayınlanan bir raporda ABD ordusuna ait 6.5 trilyon dolarlık savunma harcaması tartışma yaratmış, bu kadar yüklü miktarda paranın nereye harcandığına dair yeterli belge ve fatura bulunmadığı belirtilmişti.

ABD Irak savaşı için en fazla 80 milyar dolarlık bir maliyet öngörmüştü. Ama 8 yıl süren Irak savaşının maliyeti 4 trilyon doları buldu. Birinci Körfez savaşında olduğu gibi maliyetleri koalisyona ya da Arap ülkelerine yıkamayan ABD’nin bu macerası ABD ekonomisinde yıkıntıya yol açtı.

Boston Globe’de, son dönemde yapılan iki ayrı araştırmayı köşesine taşıyan Jeffrey D. Sachs, Amerikan ordusunun askeri yatırım ve silah harcamalarının ekonomik çöküntüye sebep olacağını söylüyor. 2008 yılında Joseph Stiglitz ve Harvard Linda Bilmes tarafından yapılan araştırmalarda, ABD'nin savaş maliyeti 3 trilyon dolar olarak gösterilmişti. Brown Üniversitesi’nin Savaş Projesi Maliyet tarafından yapılan yeni bir çalışmaya göreyse, bu maliyet 2016 yılı itibariyle 4.7 trilyon doları buldu. Uzmanlara göre, ABD’nin bu iki savaştaki askeri harcamaları, eğitim, sağlık, işçilik, bilim ve çevre korumaya ayırdığı harcamaların toplamından çok çok daha yüksek.

Jeffrey Sachs “ABD’nin askeri harcamaları yıllık 900 milyar dolar - 1 trilyon dolar civarında olarak görülüyor. Bu ülkenin milli gelirinin yüzde 5’i demek. Ancak siber ve nükleer güvenlik, Savunma Bakanlığı harcamaları, Enerji ve ülke güvenliği yatırımları da mevcut gösterilen rakamları bir hayli yukarı taşıyor” dedi.

Jeffrey D. Sachs ayrıca askeri üslerdeki duruma dikkat çekerek “ABD bir kıta imparatoru olması ve bölgesel bir askeri tehdidi yaşamıyor olmasın rağmen, askeri yatırımlar ve silah harcamalarının boyutu dikkat çekiyor. Örneğin, ABD ordusunun 4999 askeri tesisinden sadece 4 bin 249 tanesi ABD içerisinde bulunuyor. Bunların 662 tanesi 36 farklı ülkede bulunuyor. Ve bu rakamlara askeri istihbarat daireleri ve tesisleri dahil değil”şeklinde konuşuyor.

REJİM DEĞİŞİKLİĞİ AMERİKAN GÜVENLİĞİNE ZARARLI OLUYOR

Jeffrey D. Sachs, araştırmaları yorumladığı yazısında, ABD’nin ayrıca Ortadoğu’da diktatör rejimleri devirmek için girdiği her savaşın, küresel güvenliğe daha da zarar verdiği görüşünde. ABD işgaline uğrayan hiçbir ülkeye demokrasi gelmediği gibi başta Irak, Libya ve Afganistan çok daha kötü bir duruma dönüştü. Ülkedeki hükümetler istikrarı kaybederken, iç savaşlarda milyonlarca insan hayatını kaybetti” tespitinde bulunuyor.

Jeffrey D. Sachs’in bu değerlendirmeleri ABD’de ezici çoğunluk tarafından da kabul görüyor. Daha önemlisi, ABD’nin savaş makinesinin gerekli olup olmadığı, ABD vergi mükelleflerine getirdiği yük ve “savaş makinesini doyururken kimleri zengin ediyoruz?” gibi sorular yoksul ve azınlıklarca sorulmaya başlandı.

ABD’nin yeni başkanı Trump’ın, “ABD artık rejimleri yıkma politikasından vazgeçiyor” açıklaması, yeni dış politika hakkında ipuçları veriyor.

ÖNCE YIK, SONRA YAP

Küreselleşme yanlılarının kaybettiği, küreselleşme karşıtlarının kazandığı (en azından görünen tabloya göre) 8 Kasım ABD başkanlık seçimlerinin sonuçları, Ortadoğu başta olmak üzere tüm dünyada yeni bir dönemin başlangıcı olarak kabul edilebilir. Trump’ın yeni dış politikası sermaye destekli yatırım ağırlıklı olarak şekillenecek.

Küresel güçlerin Ortadoğu’da yakıp yıktığı Irak, Suriye, Libya, Yemen gibi ülkelerle Afrika’daki fakir ülkelerin yeniden imarı için harcanacak para trilyonlarca doları bulacak. İnşaat ve finans sektörü başta olmak üzere aklınıza gelebilecek her sektör, Ortadoğu’nun yeniden imarı için sırada bekliyor. Alt yapı-üst yapı, enerji, sağlık, teknoloji, eğitim gibi yatırımların maliyeti birkaç trilyon doları bulacak. Ortadoğu’yu yeniden imar edecek şirketler, ABD başta olmak üzere Avrupa, Rusya gibi ülkelerin şirketleri olacak. Bir başka ifadeyle, yeni sisteme entegre olan ülkeler, Ortadoğu pastasından pay alacak.

Ortadoğu’da ve dünyada savaşların ana sebebi, din savaşlarıdır. İslam coğrafyasında Şii-Sünni mezhep savaşı, küresel çapta İslamiyet, Hıristiyanlık, Yahudilik savaşı.

Her üçünü temsil eden üç ülke var bölgede. Türkiye, İran, İsrail. Türkiye Sünni İslam’ı, İran Şii İslam’ı, İsrail Yahudiliği temsil eder. Yahudilik etki gücü açısından Hıristiyanlıkla da iyi anlaşır.

Ortadoğu’da Türkiye, İran ve İsrail arasında bir şekilde uzlaşma/ anlaşma sağlanırsa çatışma durur. Böyle bir uzlaşmaya her üç ülkenin de ihtiyacı var.

Türkiye; mezhep ayrımcılığı ve Ortadoğu bataklığı nedeniyle son 15 yıldır çok yoruldu, yıprandı. Özellikle Suriye içsavaşına mezhep temelli müdahalenin etkileri ağırlaşmaya başladı. Suriye ve Irak politikaları tamamen çöken Türkiye, tüm dünyada dışlandı, “terörü destekleyen ülke” suçlamasına maruz kaldı. Suriye’deki İslamcı teröristler Türkiye tarafından korundu, desteklendi. Bunun sonucu olarak IŞİD başta olmak üzere her türden terörsit Türkiye’de yapılanma fırsatı buldu. 3 milyon Suriyeli göçmenin yol açtığı ekonomik, siyasi demografik ve güvenlik sorunlar derinleşiyor.

İran; ABD ve Batı dünyası tarafından yıllardır nükleer santral, Şii yayılmacılığı gibi gerekçelerle baskı altında tutuluyor. Suriye’de Esat’a destek olmanın maliyeti giderek artıyor. Ekonomik ambargolar nedeniyle büyük sıkıntı çeken İran, dış tehditlere açık hale geliyor.

İsrail; Mossad’ın eski başkanı Tamir Pardo’nun, “İsrail’e dışarıdan herhangi bir tehdit yok. Tek gerçek tehdit içeride yaşanan bölünme. Bu bölünme bizi iç savaşa götürebilir” uyarısı ile; Genelkurmay eski Başkanı Korgeneral Moşe Yalon’un, Filistin topraklarında uygulanan sokağa çıkma yasağının ve seyahat özgürlüğüne getirilen kısıtlamaların, İsrail’in güvenliğini de tehdit ettiğini söylemesi, bu uygulamalar nedeniyle Filistinliler arasında İsrail’e yönelik nefretin arttığına ve radikal örgütlerin daha fazla güçlendiğine dikkat çekmesi İsrail’in de rahat olmadığını gösteriyor.

Kurulduğu günden beridir çatışma içinde yaşayan İsrail de yoruldu. Öte yandan en büyük koruma kalkanı olan ABD’ye olan güven de sarsılmaya başladı. ABD içinde de “İsrail’in yük oluşturmaya başladığı, daha ne kadar taşımak zorunda oldukları” şeklinde karşı görüşler dillendiriliyor. Her ne yadar küresel sermayenin sahibi Yahudiler olsa da, İsrail ile Yahudiler arasında da bir kopuş ayrışma gözleniyor.

Sonuç itibariyle bir süreliğine nefes almak, her üç ülke ve ABD için iyi olacak.

Moskova’nın, “seçimlerden önce Trump’ın ekibiyle iletişim kurmuştuk, bu iletişim devam ediyor” demesi, Trump’ın da, seçimlerden sonra Putin’den "harika" bir mektup aldığını açıklaması, “IŞİD’le mücadele Esat’ı devirmekten daha önemlidir” demesi önemlidir. Trump, kampanya boyunca, Obama Yönetimi’nin düşman olarak gördüğü Rusya’yla işbirliği yapmanın önemine değindi. Yani Ortadoğu’da ABD ile Rusya arasında sorunlar buzdolabına kaldırılacak. Tabii Ortadoğu’da uzlaşma/barışın sağlanabilmesi, mezhep, etnik, dini ayrımcılık temelli yapıların tasfiyesini gerektiriyor.

TRUMP NE YAPABİLİR?

Trump’ın somut olarak nerede, nasıl bir siyaset izleyeceğini bilmiyoruz. Trump’ın ilk karar vermesi gereken konu, Rusya’yla ilişkilerin nasıl olacağı konusu. İkinci önemli konu ise, İran’la nükleer anlaşmayı muhafaza mı edecek yoksa İran bu anlaşmaya uymuyor deyip yan mı çizecek? Rusya’yla ilişkilerine karar verdikten sonra Türkiye-Suriye politikasına sıra gelir, ama Suriye’deki politikalar devam ettirilecek olursa o zaman Türkiye- Amerika ilişkilerindeki sıkıntılar sürebilir.

Obama’nın Ortadoğu politikası geçtiğimiz sekiz yıl boyunca Amerikan-sonrası Ortadoğu tartışmasını daha fazla gündeme getirmişti. Önce Irak’tan çekilme kararının alınması, sonrasında ise Arap Baharının farklı düzeylerdeki sorunlarıyla baş etme konusunda devreye girmeyi tercih etmemesi Ortadoğu’daki geleneksel düzeni önemli ölçüde sarstı. Geleneksel müttefikleriyle ters düşen Washington yönetimi bu dönemde aynı zamanda İran gibi revizyonist politika izleyen ülkelere ise daha fazla alan açtı.  Daha da önemlisi, liberal değerlerin promosyonu üzerine kurulu Amerikan dış politikası bölgesel ölçekte demokratik geri çekilmene neden oldu.

Trump ise Obama’yı, ABD’yi “Ortadoğu bataklığına” daha fazla sokmakla suçladı ve IŞİD’in ortaya çıkmasının ana sorumlusu olarak gösterdi. Trump’ın dış politika ajandasında yer alan bir numaralı sorun her ne kadar IŞİD ile mücadele etmek şeklinde belirlenmiş olsa da Trump dış politikasının pragmatizmi bölgesel aktörlere daha fazla alan açabileceği gibi risklerin de daha fazla çoğalması anlamına gelecektir. Bu pragmatizm büyük ihtimalle geleneksel müttefiklerle, inisiyatif almaları şartına bağlı olacak şekilde daha fazla yakınlaşma anlamına gelecektir. Türkiye, Suudi Arabistan, İsrail ve Mısır, Trump’ın Ortadoğu’sunun pivot ülkeleri haline gelebilir. Böylesi bir tablo,  İran’ın bölgesel ölçekte geri adım atmasına nede olabilir ve Tahran bölgesel revizyonizmini dizginlemek zorunda kalabilir.

Ortadoğu ile ilgili konuların da ABD-Rusya ilişkilerinin gündemini belirlemeye devam edeceği hesaba katılmalı. Trump’ın Ortadoğu politikasının ayakları netleşmiş değil. Rusya’nın ise net. Moskova, son dönemde Türkiye, İran, Suudi Arabistan, Mısır, Suriye ve Libya dahil bölgedeki birçok ülkeyle siyasi, askeri ve ekonomik ilişkilerini geliştirdi. Rusya’nın Suriye’de hem deniz, hem de hava üssü bulunuyor. ABD’nin ise bölgede birçok ülkede askeri üssü var. Trump, mesela, şimdiden Mısır Cumhurbaşkanı Sisi ile çok iyi ilişkiler tesis etti. Trump Tel Aviv’deki ABD büyükelçiliğini Kudüs’e taşıma niyetini de önceden beyan ettiği ve Filistin’deki barış süreciyle ilgili oldukça İsrail yanlısı bir tutum benimsediği için İsrail Başbakanı Netanyahu da memnun olmalı. Putin de Sisi ve Netanyahu ile iyi ilişkilere sahip. Ancak Putin, İsrail-Filistin anlaşmazlığında sesini gür çıkartmamaya özen gösteriyor.

Sonuç olarak kafalardaki temel soru şu: ABD’de Irak’ın işgalinde başı çeken sertlik yanlısı Cumhuriyetçi şahıslar, büyük ihtimalle Trump’ı Ortadoğu’da Rusya’ya karşı daha sert bir tavır almaya teşvik edeceklerdir. Eğer bu gerçekleşirse Rusya-ABD ilişkileri Obama döneminden daha da sıkıntılı hale gelecektir.

Ancak büyük olasılıkla, Suriye krizinde Rusya ile anlaşmaya çalışacak olan Trump, Rusya-ABD anlaşması üzerine inşa edilecek bir bölgesel düzen kurmayı da tercih edebilir. Bu durum da hem Rusya ile anlaşıp hem de İran’ın dizginlemeye çalışmak bir çelişki oluşturacaktır. O nedenle Trump göründüğü kadar İran karşıtı bir politika izlemeyebilir. Öte yandan, Suriyeli muhaliflere yönelik açıklamaları bölgesel krizi daha fazla IŞİD’e indirgeyeceğinin de bir göstergesi niteliğinde.

Trump’ın başkanlığında Türk-Amerikan ilişkilerinin yeni bir döneme gireceğine dair önemli bir beklenti oluştu. Ancak bu yeni dönemin bir iyileşme mi getireceği yoksa daha sık krizlere mi neden olacağını kestirmek oldukça güç. Ancak Trump’ın dış politika tercihleri özellikle Ortadoğu ölçeğinde Türk dış politikasını daha fazla baskı altına da alabilir. Zira Türk-Amerikan ilişkilerinin ikili dinamikleri ile ABD-Ortadoğu ilişkilerinin temel dinamikleri hem birbirinden oldukça farklılaştı hem de Trump’ın muhtemel İsrail, Suriye muhalefeti, PYD-YPG konusunda spesifik ve Türkiye’den farklı olan yaklaşımları ikili ilişkilerin de gerginleşmesine neden olabilir. O yüzden Trump’ın ABD’nin Ortadoğu politikasını Türkiye endekslemesi gibi bir beklenti içine girmek son derece yanlış olur.

Yapılması gereken, ilişkilerdeki ikili boyut ile bölgesel boyut arasındaki farklılıkları görmezden gelecek bir yaklaşım benimsemek. Ancak bazı konularda görmezden gelmek yeterince işlemeyebilir. Bunların başında elbette Obama döneminde IŞİD ile mücadele bağlamında PYD’nin desteklenmesi geliyor. Trump’ın benzer bir politikayı takip edip etmeyeceği ise Türkiye’nin hali hazırda devam eden IŞİD ile mücadelesinin sonuçları belirleyecektir. Trump, yerel aktörlere yönelik silahlı ve politik desteğini azaltabilir ve inisiyatif alması halinde Türkiye’nin politikalarına daha fazla yaklaşabilir. Ancak her halükarda PYD’ye olan desteğini aniden çekecek hızlı bir dış politika değişikliğine gitmeyecektir. Üstelik Suriye konusunda Rusya ile anlaşarak muhalifleri saf dışı bırakacak bir dış politika hamlesi yapması Türk-Amerikan ilişkilerindeki yeni dönem beklentilerini de boşa çıkarabilir. Bu nedenle, beklentileri ne yüksek tutmak ne de Türkiye’nin stratejisini ABD’nin pozisyonuna endekslememek gerekiyor.

Suriye’de 5 yıldır iç savaş İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra en büyük insani sorunlardan birisini ortaya çıkarmış durumda. Artık bir çözüm bulunması gerektiğini ortaya koyuyor. Astana’daki toplantıda rejim-ılımlı muhalefet arasında bir yol haritası üzerinde anlaşma olup olmayacağı henüz açık değil. Askeri çözüm bulunamayacağı hem rejim hem de muhalefet tarafından genellikle kabul ediliyor. Astana sürecini, Cenevre sürecini tamamlayıcı olarak da görmek mümkün. Trump nasıl bir Suriye politikası izleyeceği önem kazanıyor.

Son mesajları ve bazı radikal görüşleri ya da İsrail söylemleri diplomatik değildi. Ancak Kürtlerin bağımsızlığına olumlu bakarsa, Türkiye-ABD ilişkileri tarihin en kötü dönemine, hatta çatışma noktasına gidebilir.

TÜRKİYE NE YAPABİLİR?

AKP’nin ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bölgede mezhep temelindeki politikalarına devam etmesi durumunda, Trump Amerikası ile karşı karşıya gelmesi kaçınılmaz. Hele ki; Türkiye, İran, İsrail uzlaşmasına karar verilirse, bu karara engel olabilecek hiçbir yapıya izin verilmez. Trump’ın buna gücü var mı? Fazlasıyla var. Trump’ı, küreselleşme yanlılarına rağmen iktidara getiren güç, AKP’nin çok rahat yeni sisteme uyumlanmasını sağlayabilir. Ya uyumlanır, ya yoldan çekilir.

Ayrıca Ortadooğu’nun yeniden imarı sözkonusu olduğu zaman, AKP yanlısı özel sektörün bu pastaya sırt çevirmesi sözkonusu bile olamaz. Ekonomik çöküşün yaşandığı bir ortamda trilyon dolarlık yatırımların binde 1’i bile büyük para demektir. Para sözkonusu olduğunda mezhep, din ikinci planda kalır AKP için.

Irak hükümeti ile Başika konusunda anlaşan AKP hükümeti, yeni dönemi kabul etmiş oluyor. Irak’taki askeri gücünü geri çekmeyi kabul eden Ankara, Suriye’de Rusya ile birlikte hareket etmek zorunda. Ayrıca Trump’ın başkanlığı devraldıktan sonra Rusya’ya yönelik politikaları, Ankara’nın tavrını belirleyecek.

AKP ve Cumhurbaşkanı Erdoğan, dış politikada bağımsız hareket edemeyecek. İç dengeleri bozulan, ekonomisi kötüye giden ve başkan seçilmek isteyen Erdoğan’ın Trump ve Putin’le iyi geçinmek istediği biliniyor.

ONURLU GERİ ÇEKİLME POLİTİKASI

Astana süreciyle birlikte Türkiye’nin Suriye politikasında yeni bir dönem başladı. Türkiye, Esad’ın gitmesi üzerine kurduğu Suriye politikasını değiştirdi ve Suriye’den onurlu bir geri çekilme politikasını devreye soktu. Türkiye’nin böylesi bir esneklik politikası göstermesi ve Suriye’deki sürece başlaması bölge barışı için çok önemli. Barış sürecinde Rusya’nın asıl politika belirleyici olduğunu söyleyebiliriz. Türkiye’nin Esad rejimiyle masaya oturmayı kabul etmesi, (doğrudan Esad olmayabilir ama sonuçta onun desteklediği gruplarla masaya oturulacak)  bölgede büyük değişimleri beraberinde getirecektir.

Öncelikle, Türkiye, Suriye’nin kuzeyinde nüfuzunu pekiştirerek burada bağımsız bir Kürt varlığı oluşmasını engellemeyi umut ediyor. Türkiye ayrıca İran ve Rusya ile anlaşma sağlayarak savaş sonrasında Suriye’nin yeniden imar sürecinde yer alabilir ve ülke siyaseti ve ekonomisi üzerinde nüfuz sahibi olabilir. Ankara diğer yandan topraklarındaki Suriyeli mültecileri, kısmen kendisine dost grupların kontrolü altındaki İdlib ve Halep şehirlerine gönderme olasılığını da gündeminde tutuyor olabilir.

Ankara, Suriye iç savaşının çözümünde Rusya ve İran ile birlikte yer alarak, her şeyden önce bu iki ülkeyle olan ekonomik ilişkilerini güçlendirmek istiyor. Türk ekonomisi daha önce Suudi Arabistan tarafından destekleniyordu. Ancak petrol krizi ve Yemen’deki savaş nedeniyle bu destek artık son derece kısıtlı.

Öte yandan Türkiye, Irak’taki Başika kampını boşaltmayı kabul etti. Irak merkezi hükümeti ve Kuzey Irak Kürt yönetimi uzun zamandır Türk askerinin Irak’tan çekilmesini istiyordu. Irak hükümeti ile yapılan görüşmeler sonunda barışın tesis edilmesi ile birlikte Türk askerinin Irak’tan çekilmesi prensipte kabul edildi.

Irak’taki askeri varlığını geri çekecek olan Türkiye’nin Suriye’den de çekilmesi sözkonusu olabilir. Bunun için Suriye’de de Rusya’nın istediği şekilde barış anlaşmasının sağlanması gerekiyor. Trump’ın Suriye konusunda Rusya ile birlikte hareket etmesi bekleniyor. Barışın sağlanabilmesi için her iki ülkedeki yabancı askerlerin geri çekilmesi istenebilir. Bu arada Türkiye’nin PKK/PYD örgütünün etkisiz hale getirilmesi, güvenli bölgeler kurulması ve Türkiye’deki Suriyeli sığınmacıların güvenli bölgelere yerleştirilmesi talepleri dikkate alınabilir.

24.01.2017