2011 ARŞİVİNDEN ÖZETLER

Arşivler, yaşamın hafızalarıdır. Geçmişi unutmamızı önleyen ve tarihe not düşmek açısından bilgi depolarıdır arşivler. Emperyalizmin önemli silahlarından biri, hedef ülkenin hafızasını sıfırlamaktır. Ki, geçmişle gelecek arasındaki bağları kopsun. ABD, işgal ettiği ülkelerde önce o ülkenin tarihi, kültürel ve bilimsel arşivlerine el koyar. Hafızası boşaltılan sözkonusu ülke, geleceğini de şekillendiremez.

Celal ÇETİN

2011’de yazılmış bazı yazılardan bir harmanlama. O günleri yeniden hatırlamakta fayda var.

BÜTÜNDEN PARÇALANMAYA!

Türk toplumu yüzyıllar boyu bütünlük içinde yaşamayı başarmış bir yapıya sahiptir. Etnik, dini ve siyasi görüşler ne olursa olsun birbirlerine hoşgörüyle yaklaşmasını bilmiş, buna “Anadolu hoşgörüsü” denmiştir.

Bu hoşgörü öylesine gelişmiştir ki, “sabah namazında camiden çıkıp evine gidenle, aynı saatte meyhaneden çıkıp evine giden selamlaşabilmiş, hal hatır sorabilmiş, hısım olabilmiştir…” Bu hoşgörünün en büyük dayanak noktası, Anadolu kültürü, gerçek demokrasi ve insan saygısıdır.

Bugün ise o hoşgörü yerini etnik, dini ve siyasi ayrışma tehlikeli boyutlara ulaşmış, hısımlık yerini hasımlığa bırakmıştır. Ve ne yazıktır ki bu ayrışma, “demokrasi, insan hakları” maskesi ile gerçekleştirilmiştir.

Bırakın camiden çıkanla meyhaneden çıkanın hoşgörüsünü, tarikat-cemaat farklılığı nedeniyle aynı dine inananlar, yüzlerce yıldır birarada yaşayan farklı etnik kökendeki insanlar birbirine düşman edilmiştir.

Toplum artık iki kesime ayrılmıştır. “Müslüman olanlar, Müslüman olmayanlar…” Ve Müslüman olduklarını iddia edenler, Müslüman olmadığına inandıklarına her türlü kötülüğü yapma hakkını kendisinde görmektedir. Ve bunu yine dine dayandırmaktadır.

Bu hastalıklı ruh hali, Vahabi kültürü ile karıştırılmış Yahudi inancının bu ülke insanına yerleştirilmesidir. Çünkü Yahudi inancında “kendilerinden olmayan insan sayılmaz her şey yapılabilir…”

Bu ülkenin insanı merkez sağdan uzaklaştırılmakla aslında Anadolu hoşgörüsünden koparılmış, “benden olmayan düşmanımdır” noktasına getirilmiştir.

Yapılması gereken, toplumu yeniden merkez sağda toplamak, “camiden çıkanla meyhaneden çıkanı” yeniden barıştırmak, vatandaşın sabah namazına güven içinde gitmesini sağlarken aynı güvenceyi meyhaneye gidene de sağlamaktır.

REHİN ALINAN MİLLİ İRADE

Türkiye müthiş bir değişim ve dönüşüm yaşadı, yaşamaya devam ediyor. Bu değişim ve dönüşüm doğal sürecinde, demokrasinin genel kabul görmüş çerçevesi içinde gerçekleşse sorun yok. Ancak böyle olmuyor.

Türkiye’de demokrasi rehin alındı.

Açıklamaya çalışalım.

AKP iktidarı ile birlikte “ileri demokrasi, özgürlüklerin geliştirilmesi” söylemi ön plana çıkarıldı. Ancak bu kavramların ne anlama geldiği sanki özellikle gizlendi. İçeriği net olarak ortaya konmadı.

Bu arada toplumun değişik kesimleri, özellikle de “inançlarından dolayı ötekileştirildiğine inanan kesimler” üzerinde yoğun bir proje uygulandı. Gerek sosyal yardımlar gerekçesiyle, gerek inançlarının önündeki tüm engellerin kaldırılacağı vaatleriyle bu kesimlerin özgür iradesi kontrol altına alındı.

İnançlar önünde engel olarak Cumhuriyet ve onun temel ilkeleri gösterildi. Sözkonusu kesimler, inançlarının gerçekten engellenip engellenmediğini düşünmeksizin söylenenlere inandı. Sonuçta “Müslüman bir iktidar, Müslüman bir Cumhurbaşkanı vardı…”

 “Müslüman yalan söylemez” düsturundan hareketle her söylenene inandı. Belki de inanmak işine geldi, bilinmez. Sonuç olarak toplumun yarısının düşünmesi engellendi.

Bu, bir anlamda milli iradenin yarısının rehin alınmasıydı.

İradesi rehin alınan kesimlerin desteği ile devletin ve toplumun yapısı değiştirildi, dönüştürüldü. Yargı, üniversiteler, sermaye, sivil toplum kuruluşları kontrol altına alındı, mevcut siyasi yapının emrine verildi.

Ancak ortada hala bir sorun vardı. Toplumun diğer yarısı direnmeye devam ediyordu. Ne yapılırsa yapılsın değişmiyor, dönüşmüyordu.

12 Haziran seçimleriyle bu gerçek bir kez daha ortaya çıktı.

Ergenekon, Balyoz gibi henüz ne olduğu tam anlaşılamayan davalar nedeniyle yıllardır tutuklu bulunan Mehmet Haberal ve gazeteci Mustafa Balbay CHP’den, bebek katili Apo’yu kulağından tutup getiren emekli general Engin Alan da MHP’den aday oldular ve seçildiler. Ancak mahkeme bu kişileri tahliye etmedi. Gerekçe ise tartışılır nitelikteydi: Delillerin henüz toplanmaması…

Evrensel hukuka göre suçu kesinleşmemiş herkes masumdur. Bu isimler ve sivil-asker daha bir sürü insan, suçları kesinleşmediği halde yıllardır tutuklu bulunuyor. Ki onlarca general, sırf tutuklandığı için terfi edemedi. Pek çok insan evinden, barkından, sevdiklerinden ayrıldı. Bir anlamda hayatları ellerinden alındı.

Neden? Sadece ispatlanamayan iddialar sonucu…

Bu, bir anlamda milli iradenin geri kalan yarısının da rehin alınmasıydı.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, TİM Olağan Kurultayı’nda muhalefete çağrıda bulundu. “Gelin anayasayı değiştirmemizde bize destek olun, bu durumu değiştirelim” demeye getirdi.

Bu şu anlama geliyor; “Siz benim anayasamı kabul edin, ben de sizin milletvekillerinizi serbest bırakayım…”

Yani içeriği hala sır gibi gizlenen yeni anayasaya CHP ve MHP’yi ortak etmeye çalışmaktır, bu yapılan.

Yeni anayasaya yönelik iddialara bakılırsa, CHP’yi bilemeyiz ama MHP’nin destek olması düşünülemez. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bütünlüğü Engin Alan’dan çok daha önemlidir. Bu topraklar gerektiğinde yeni Engin Alanlar yetiştirir ama, yeni devlet, yeni vatan bulunamaz.

Son olarak; BDP destekli bağımsız milletvekili seçilen Hatip Dicle’nin milletvekilliği düşürülünce kıyamet koptu. Ama Haberal, Balbay ve Alan için kimse kılını kıpırdatmıyor.

Dediğimiz gibi, Türkiye değiştiriliyor ve dönüştürülüyor.

Peki neden?

Bunun cevabını bulabilmek için Türkiye’nin İsrail ile yaşadığı bahar havasına bakmak gerekiyor…

DEMOKRASİNİN VE DİNİN ORTAK NOKTASI

Demokrasi ve dinler, insanların ve toplumların bu dünyada ve öteki dünyada huzur ve mutluluk içinde yaşamalarını sağlarlar. Bir anlamda her ikisi de insan içindir diyebiliriz.

Ancak gerek demokrasi ve gerekse dinlerin (Türkiye sözkonusu olduğu için İslamiyet) insanın hayatını olumlu yönde etkilemek için çok önemli temel bir şarta ihtiyacı vardır.

Akıl, bilgi, sorgulama kültürü gibi kavramlara…

Eğer bu kavramlar varsa demokrasi ve dinler insanı insan gibi yaşatır.

Eğer bu kavramlar yoksa demokrasi ve dinler insanı insanlıktan çıkartır, sürü haline getirir.

Demokrasi ve dinleri tarih boyunca “amaç değil araç” olarak kullanmak isteyenler ve kullananlar çıkmıştır. Toplumları manipüle etmek, kişisel ve siyasi görüşlere, ideolojik kalıplara sokmak için en uygun kavramlardır.

Demokrasiyi ve dini bu amaçlarla kullanmak için cahil, kültürsüz, açlığa mahkum edilmiş toplumlar gerekir. Ki demokrasi umuduna ve ellerinde kalan son sığınak olan dine daha sıkı sarılsınlar.

Açlığa mahkum ettiğiniz cahil toplumlara demokrasi ve yiyecek vaadi ile yaklaşırsanız ve dini duygularını okşarsanız, o toplumlar düşünmeksiniz istediğini yöne giderler.

Demokrasi ve din birbirini tamamlayan iki faktördür. Hem bilgili toplumlarda, hem cahil toplumlarda.

Bir başka ifadeyle demokrasi ve din bilgili toplumlarda her iki dünyayı da cennete çevirirken, cahil toplumlarda her iki dünyayı da cehenneme çevirir. Dine hizmet ettiklerini zannederek kan dökerler.

“Demokrasiyi araç olarak kullanırsanız,” o toplum farkına bile varmadan demokrasi gerekçesiyle başka güçler tarafından hazırlanmış planları kabul eder. Ve özgürlüğü, bağımsızlığı, tüm değerleri elinden alınır. Yani yok edilir, bu dünyada cehennemi yaşar.

“Dini araç olarak kullanırsanız,” o toplum farkına bile varmadan din gerekçesiyle başka yerlerde hazırlanmış kuralları din zanneder. Ve dini (İslamiyet), inançları elinden alınır. Allah’a, Peygamber efendimiz Hz. Muhammet’e (sa), ecdada, toprak altında kefensiz yatan şehitlere ihanet etmiş olur. Yani yine yok edilir, öteki dünyada da cehennemi yaşar.

Birkaç gün sonra Türkiye kaderini oylayacak. Sandık başına gidecek herkesin, “demokrasiyi ve dini araç olarak kullanmanın bu dünyada ve öteki dünyada bedelini” düşünmeleri gerekiyor. 12 Haziran’da her iki dünyada nerede yaşayacağımızı oylayacağız.

Demokrasi havarisi geçinenlerin, sözde İslam’ı savunduklarını iddia edenlerin bu ülkeyi kimlere teslim ettiklerini, İslam’a nasıl ihanet ettiklerini unutmadan oy vermek zorundayız.

Artık geri dönüşümüz yok…

KAOS TEORİSİ

Bütün Türkiye 12 Haziran seçimlerine kilitlenmiş durumda. Bu seçimlerin ülkenin geleceğini kökten değiştireceğine dair inanış giderek güçleniyor. Ancak acı bir gerçekle yüzleşmenin zamanı geldi.

12 Haziran’dan sonra hangi parti iktidara gelirse gelsin Türkiye’nin bir kaosa sürüklenme ihtimali kuvvetle muhtemel.

Bu senaryonun gerçekleşmesi durumunda yeni bir anayasa ile Türkiye’nin üniter yapısı ve yönetim sistemi değiştirilecek.

Ülke Türk ve Kürt özerk bölgelerinden oluşacak federatif bir yapıya dönüştürülürken başkanlık ve eyalet sistemine geçilecek.

Tabii böyle bir senaryonun ülkeyi bir iç savaşa sürükleme ihtimali göz ardı edilmiyor. Yani ülke ya bölünecek veya iç savaş çıkacak.

2’nci senaryo: Milli/ulusal bir hükümetin kurulması.

Bu senaryonun Türkiye için felaketle sonuçlanması kaçınılmaz bir gerçektir. 10 yıllık AKP iktidarının yol açtığı yıkım o kadar büyük ki, temizlenmesi ve iç barışın yeniden tesis edilmesi en az 10 yılı alacaktır.

Tabii küresel güçlerin Türkiye’nin milli/ulusal bir hükümetle yönetilmesini kabul etmeyecekleri, ekonomik, etnik ve dini açılardan kaosa sürükleyecekleri aşikar. Çünkü ortam hazır hale getirildi.

Bir kere Türk-Kürt iç savaşı tetiklenecektir.

Kendilerine Müslüman diyen ama İslam’la uzaktan yakından ilgisi olmayan kesimler türban, dinin elden gitmesi gibi provokasyonlarla sokağa dökülecektir.

Ne kadar ikinci cumhuriyetçi, liboş, entel dantel satılık güruh varsa koro halinde saldırılarına hız verecektir.

Zaten sıcak parayla ayakta kalmaya çalışan ekonomi çökertilecektir.

Hülasa milli/ulusal hükümete hayat hakkı tanınmayacaktır. Ki, bu hükümet ekonomiyle mi uğraşsın, kardeş kavgasını mı önlesin, dışarıdan gelebilecek müdahalelere mi engel olsun?

Sonuçta Türkiye öyle bir noktaya getirildi ki, ne yaparsa yapsın bir kaos dönemini yaşamak zorunda kalacak.

ORDUMUN YANINDAYIM...

Genelkurmay Başkanı Orgeneral Işık Koşaner, “Gerçeklerin değiştirilmesi ve saptırılmasıyla tarihsel olguların farklılaştırılmak istendiği ve böylece Atatürk ve arkadaşlarının mücadelesine farklı bir anlam yükleyerek alternatif tarih yazılmaya çalışıldığını ibretle ve esefle görüyoruz” dedi.

Koşaner’in bu haklı ve zamanında söylenmiş sözleri üzerine ikinci cumhuriyetçiler, sözde İslamcılar ve liboş takımı koro halinde saldırmaya başladı. Asker neden konuştu? Demokrasilerde asker konuşmaz…

Demokrasilerde asker konuşmaz, doğru. Ama demokrasi adına ülkesini, milletini, devletini elbirliği ile yıkmaya çalışanların bulunduğu bir ortamda asker de konuşur, konuşmalıdır.

Eğer benim ülkemde, benim orduma yönelik bir saldırı varsa;

Eğer birileri benim ülkemi parçalamaya yemin etmişse;

Ben ülkemin de, ordumun da yanındayım.

Benim gibi düşünenler, ordunuzun yanında olduğunuzu bir şekilde göstermenin zamanı gelmedi mi?

veya başka sloganlar yazamaz mısınız? Mesela arabalarınıza,“ordumu seviyorum”, “ordumun yanındayım”, “TSK yalnız değil” veya başka sloganlar yazamaz mısınız?

Türk Ordusu yalnızlaştırıldı. Ağzından salyalar akıtarak hemen herkes saldırırken kimse cesaret edip askerinin yanında olamıyor.

Unutulmasın ki askerin yanında olmak, küresel konsorsiyumun karşısında olmak demektir.

CETENİN Mİ İSTİHBARATIN MI İŞİ?

demeye getirdi.Başbakan Erdoğan CHP ve MHP’ye yönelik kaset komplolarının çetenin işi olduğunu söyledi.

Erdoğan’ın çete dediği, sözde Ergenekon Terör Örgütü.

Peki bu suçlamaya maruz kalanlar kimlerdir?

Türkiye’nin milli/ulusal yapısını korumaya çalışan, ABD gibi küresel güçlerin planlarına karşı çıkanlar.

Eğer ülkeyi korumak çetecilikse, suçsa ben de bu suçu işliyorum. Ben de çete üyesiyim.

HOYBUN ÖRGÜTÜ NEDİR?

Başbakan Erdoğan Kürt kökenli vatandaşlarımızın oylarını alabilmek için İnönü dönemine saldırmaya başladı. Bir konuşmasında, “İnönü döneminde Hoybuncu Kürtlerinden Süleyman Haço'nun kitabının yasaklandığını” söyledi.

Ama Erdoğan’ın Hoybuncuların kim olduğunu bilmediği belli.

Hoybun Örgütü 1927’de bölücü Kürtler ile Ermeni Taşnak örgütü tarafından Lübnan’da kuruldu. Kurduran ise İngiltere’ydi. Amaç, Türkiye Cumhuriyeti topraklarında Kürt ve Ermeni devleti kurdurmaktı. Bu örgütün 1930’da Ağrı’da çıkarttığı isyan askeri güçle uzun sürede bastırılabildi.

Yani bugünkü PKK neyse, o günkü Hoybun örgütü de aynısıdır.

İSRAİL’LE OYNANAN KAŞIKÇI KAVGASI OYUNU…

Mavi Marmara saldırısı ve ölen 9 Türk nedeniyle hükümet İsrail’e posta koydu. 5 maddelik yaptırımlar paketini yürürlüğe soktu. Neymiş, İsrail özür dilemeliymiş, tazminat ödemeliymiş, Gazze ablukasını kaldırmalıymış. Yoksa İsrail’i anasından doğduğuna pişman edermişiz. Hükümetimiz böyle buyurdu. Yandaş ve yalaka basın da bu kandırmacaya körükle gidiyor.

Bu arada kaşla göz arasında ABD’nin savunma kalkanı projesinin radarı Türkiye’de kurulacak. Hani birkaç yıl önce askerin direnmesi ile kabul edilmeyen proje. Aradan geçen sürede artık nasıl olduysa Türkiye ikna edildi. Radar sisteminin Diyarbakır’a kurulma ihtimalinden söz ediliyor.

İsrail dayılanmasını ve savunma kalkanı projesini birlikte düşünmemiz gerekiyor. Zamanlamaya dikkat edin. Örtüşüyor.

Şu kalkan olayına bir bakalım. Olası bir düşman füze saldırısı radarla havadayken tespit edilecek, bir başka ülkeden fırlatılacak füzelerle düşman füzesi imha edilecek.

Sözde Türkiye’nin talebiyle düşman ülke tanımı yapılmamış. Artık herkes biliyor ki bu savunma sistemi İran’a karşı kuruluyor. “Dört ayaklıdır. Çatılarda gezer. Miyav miyav der.” Bu hayvanın adını zikretmeye gerek var mı? Öte yandan, "devlet büyüklerimiz bu hayvana gergedan diyor, demek bu hayvan gergedanmış" diyebilecek kadar salak insanımız var mıdır, yorumu size bırakıyorum…

Peki İran’ın en büyük düşmanı kim?

Bildiniz, İsrail…

Yani İsrail’in güvenliği ön planda ve Türkiye topraklarında radar kurulmasını kabul etti. Bir başka ifadeyle İsrail’in korunmasında öncü rol üstleniyor.

O zaman İsrail’e bu dayılanma neyin nesi?

Eğer samimiysen savunma kalkanı projesini reddedersin. Reddetmiyorsan, ya İsrail’le kayıkçı kavgası yapıyorsun, ya da ABD ve İsrail’e gücün yetmiyor. Hani dünyanın en itibarlı ülkesiydik. Hani Türkiye’nin kararları dikkate alınmadan adım atılmazdı…

Yaptırım kararları arasında diplomatik ilişkilerin en alt düzeye indirilmesi, Lahey Adalet Divanı’na gidilmesi, askeri anlaşmaların askıya alınması var. Bunların hiçbirisinin zerre kadar anlamı yok. Ekonomik işbirliğini dondurabiliyor musun? Hadi yapın görelim. İsrail ekonomik yaptırımın da uygulanacağını zannetti ve bir panik havası oluştu. Ama hemen arkasından hükümet ekonomik yaptırım uygulanmayacağını açıkladı, İsrail rahatladı. Ne anladım ben bu dayılanmadan.

Lahey Adalet Divanı’nı zorlamanın da bir anlamı olmayacak. İsrail’in aleyhine bir karar çıkmayacağını cümle alem biliyor.

Yani İsrail’in canını acıtacak bir yaptırım uygulanmıyor.

Peki bu dayılanma niye? Acaba bir şeyleri gizlemek için perdeleme mi yapılıyor?

Mesela şu yeni anayasaya yerleştirilmek istenen gizli ajanda maddeleri gizlenmek isteniyor olabilir mi?

Mesela İleride özerk Kürdistan’ın sınırları şimdiden garanti altına mı alınıyor? Malum, radar kurulunca o bölge bir anlamda NATO bölgesi olacak ve yabancı askerler görev alacak. NATO = ABD = İSRAİL demek olduğunu bilmeyen mi var?

Mesela İran’a karşı muhtemel bir operasyonun alt yapısı mı hazırlanıyor?

Mesela azınlık vakıflarına verilen yüzlerce mal varlığı ile aktarılan onlarca milyar dolarlık kaynak mı gizlenmek isteniyor?

Mesela Ergenekon, Balyoz gibi hala ne olduğu anlaşılamayan davaların hakim-savcılarına sahip çıkılırken, Deniz Feneri Davası’nda görevden alınan savcılarla ortaya çıkan çifte standart mı gizlenmek isteniyor?

Gizlenmek istenen her neyse yakında kokusu çıkar. Gerçi koku ayyuka çıktı ama, anlayan kim?

Hala düşünebilenler için söylüyorum. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin neden itibarsızlaştırılmak, neden cumhuriyetin ordusu olmaktan çıkarılmak istendiğini anlıyor musunuz? O ordu 1 Mart tezkeresinin reddini sağlamıştı. O ordu Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bütünlüğünü, milli birlik ve beraberliği korumaya and içmişti.

Bugün İsrail’e dayılananlar, Mehmetçiğin başına çuval geçirildiğinde neden suspus oldular dersiniz? “En azından bir nota verelim” dendiğinde, “ne notası, müzik notası mı?” gibi alaycı cevap verenler bugün İsrail’e neden dayılanıyorlar acaba?

Daha birkaç yıl öncesine kadar mayınlı arazileri İsrail’li firmalara vermek için etmediklerini bırakmayanlar, bugün aynı İsrail’e neden dayılanıyorlar? O İsrail son birkaç ayda mı “şımarık oğlan” oldu?

Sonuç olarak gözlerimizin içine baka baka bir “kaşıkçı kavgası, cambaza bak, cambaza” oyunu  oynanıyor.

KASETLER NEDEN BİRİLERİNE YARIYOR?

NEDEN BİRİLERİNİN KASETLERİ ÇIKMIYOR?

YAŞ öncesi, hala neden olduğu bilinmeyen bir şekilde emekliliğini isteyen Genelkurmay Başkanı Işık Koşaner’e ait olduğu iddia edilen ses kaydı yayınlandı. Kendisi gibi emekliliğini isteyen kuvvet komutanlarıyla yaptığı toplantıda bazı aksaklıkları dile getiriyor.

Hatalar yapılmış olabilir. Kimse buna itiraz etmiyor. Ancak 30 yıllık terörle mücadelede hatalar da yapılacak.  Burada önemli olan askerin özeleştiri yapabilmesi.

Ancak bu ses kaydından çok daha önemli gerçekler var.

Malum sitelerde yayınlanan ses kayıtları kimleri vuruyor, kimlerin işine yarıyor?

Ses kayıtları yayınlananlar kimler? Ortak özellikleri nedir? Hangi merkezler yasadışı olarak dinleme yapıyor?

Belirli kesimlere ait ses kayıtları yayınlanırken nedense bir kesime ait hiçbir ses kaydı yayınlanmıyor. Ve ne ilginçtir ki, yayınlanan ses kasetleri, haklarında kaset yayınlanmayan kesimlerin işine yarıyor. Ve haklarında ses kasetleri yayınlanmayan kesim, yasadışı kayıtlara dur demekle sorumlu oldukları halde kıllarını bile kıpırdatmıyorlar.

Size de ilginç gelmiyor mu?

Bu ülkede çok garip gelişmeler yaşanıyor. Aslında garip değil, planlı programlı ama bir kesim hala farkında değil.

Terör almış başını gidiyor. Türkiye Ortadoğu’da, “sen aslansın, kaplansın” gazlarıyla bir maceraya sürükleniyor. “Aktif dış politika” gerekçesiyle belirsiz bir sürece giriyoruz.

İçeride terör yangını her yanı sarıyor. Ekonomide alarm zilleri çalıyor. Beyoğlu örneğinde olduğu gibi mahalle baskısı iliklerimizde hissediliyor.

Bunlar olurken Ergenekon, Balyoz, Amirallere Suikast gibi davalarla Türk Ordusu’nun değerli generalleri, subayları teker teker tutuklanıyor.

Peki biz neyle uğraşıyoruz hala? YAŞ ve MGK toplantılarında masa düzenlerini değiştiriyoruz. Askerin etkisini azaltmaya çalışıyoruz.

Nasıl bir nefrettir bu, anlamak mümkün değil.

Üstelik toplumsal barış kardeşlik projesi diye mangalda kül bırakmayanların, bu devletin temeline dinamit koyanlarla, kınalı kuzuları şehit edenlerle kardeşlik köprüsü kurmaya çalışanların, toplumun yarısını böylesine dışlamalarını anlamak mümkün değil.

Kaldı ki, dışladıkları o kesimin bir zamanlar kendilerini dışladığını iddia ediyorlar. Bugün onların yaptıklarına bakınca, aslında hiç dışlanmadıklarını görmek mümkün. Eğer dedikleri gibi dışlanmış olsalardı, bugün bu konumda olmazlardı. Ergenekon, Balyoz gibi sözde terör örgütlenmesi, dedikleri gibi o kadar güçlü olsaydı, bugün yine bu konumda olamayacakları gibi. “Dışlanma, ezilme, mazlum rolünü” neden oynadıklarını şimdi daha iyi anlıyoruz.

Ortadoğu’dan Afrika’ya kadar uzanan bir büyük projeyi ve bu projede Türkiye’ye verilen rolü, Tunus’tan Libya’ya, Mısır’dan Suriye’ye bir büyük coğrafyayı etsine alan sözde halk hareketlerini ve Türkiye’ye kimlerin “lider ülke konumunu” verdiğini doğru değerlendirebilirsek, nereye sürüklendiğimizi de anlayabiliriz.

Bundan sonraki yazımızda bu süreci incelemeye çalışacağız…

TERÖRLE MÜCADELEDE YENİ YÖNTEME GEREK YOK

Yüreğimiz yanıyor.

Gencecik fidanlar peş peşe kara toprağa düşüyor. Daha 18-20 yaşlarındaydı. Bıyıkları terlememiş kınalı kuzulardı hepsi. Tek bir amaçları vardı. Bu devletin bütünlüğüne, bu milletin varlığına kastetmiş, uluslararası güç odakları tarafından korunan ve desteklenen PKK adındaki taşeron terör örgütü ile mücadele ediyorlardı. Yani vatanlarını koruyorlardı.

Kimlere karşı mı?

PKK denen it kopuk takımına karşı olduğunu sanmayın. Onları destekleyen ABD’sinden İsrail’ine, Almanya’sından Belçika’sına, Fransa’sından İngiltere’sine, Yunanistan’ına. Ve içerideki yerli işbirlikçilerine karşı.

Bu tablo size bir şey hatırlattı mı? Mustafa Kemal’in İstiklal Savaşı’nı kimlere karşı verdiğini hatırlarsanız, bu tabloyu da anlayabilirsiniz? Çanakkale önlerinde, Kocatepe’de Mustafa Kemal komutasındaki kınalı kuzular vatan topraklarını kimlere karşı korudular. Kimlerin kurşunları ile kara toprağa kefensiz düştüler.

O kurşunları sıkan eller, bugün PKK terör örgütünü destekleyen ellerdir.

Yüreğimiz yanıyor.

Ve “sabrımız taştı.” Nasıl taşmasın? Milletin sabrı taşmıştı. Bir şeyler yapmak gerekiyordu. Ve Kandil’deki PKK kamplarını bombalamaya başladık.

Kimse çıkıp da, “böyle bir günde bunlar söylenir mi?” demesin. Eğer insanın beyninin burgu gibi oyan soru işaretleri varsı, söylenir.

Bu bombalar PKK’lı itlere zarar veriyor mu? Oradaki binaları yakıp yıkmak onları durduracak mı?

Bunların elebaşılarının nerede yaşadığı bilinmiyor mu? Biliniyor. İsrail, ABD gibi bulundukları ülkelerde teker teker neden itlaf edilmiyorlar? Tıpkı ASALA’ya yapıldığı gibi.

Türk Ordusu’nun operasyonel güç anlamında dünyanın sayılı orduları arasında olduğu söyleniyor. Yeteri sayıdaki bir kara gücüyle Irak’ın Kuzeyi’ne girip Kandil’e kadar neden gidilmiyor? ABD, terörle mücadele gerekçesiyle Afganistan’a, Irak’a gidebiliyorsa, Fransa, İngiltere ulusal çıkarları için Çanakkale önlerine gelebiliyorlarsa, Afrika’yı sömürgeleştirebiliyorlarsa, Türkiye neden burnunun dibine gidemiyor? Dünyanın artık saygın ve güçlü ülkesi olduğu söyleniyorsa neden gereğini yapamıyor? Üstelik uluslararası tüm haklara sahip olduğumuz halde nedir Türkiye’nin elini kolunu bağlayan?

Son 3-5 yıl öncesine kadar Irak’ın Kuzeyi’nde Türk askeri üsler kurmuştu. O bölge Türkiye’den sorulurdu. O üslere ne oldu? Bilen var mı? O üsleri kuran, o bölgede kuş uçurtmayan komutanlar bugün nerede?

Terörizmle ve teröristlerle savaşmak mı istiyorsunuz? Yeni yöntemler aramanıza gerek yok. Önünüzde tarihi iki tecrübe var.

Bakın 1915 ve sonrasına.

Bakın 1921 ve sonrasına.

O savaşlarda Mustafa Kemal’in yöntemlerini uygulayın yeter. Başka yönteme gerek yok. Terör aynı. Terörist aynı.  Onların yöntemlerinde hiçbir değişiklik yok.

Tabii terörizmle ve teröristlerle gerçekten mücadele etmek istiyorsanız…

AYRIŞMANIN BEDELİ

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin tarihi bir süreçten geçtiği aşikar. Bu öylesi bir süreç ki; ya varlığını sürdürecek veya sürecin karanlığında kaybolup gidecek, tarih sahnesinden silinecek.

Türkiye, toprakları ve bu topraklarda yaşayanlarla birlikte dilim dilim parçalara ayrılıyor. Bu öylesine ustalıkla yapılıyor ki, halkın yarısı bu gerçeğin farkında değil.

Durumun vahametinin farkında olamayan kesimler, muhafazakar değerlere sahip ancak vatandaşlık bilinci, demokrasi, sorgulama gibi kavramları henüz tanımayan, geçmişten gelen biat duygusuyla hareket eden bir yapıya sahip.

Bu kesimlerin inançları, beklentileri, yoksullukları vatandaşlık bilinci yoksunluğu ile birleşince, tercihleri kolaylıkla değiştirilebiliyor. Ki, yapılan budur.

Bu kesimler için öncelikli konu, inançlarını özgürce yaşayabilmek ve karnını doyurabilmektir. Bugüne kadar inanç düzleminde aslında sorun yaşamadıkları halde adeta sorun yaşadıkları bilinci yerleştirildi.

Bunun sebebi yine bazı kavramların tartışılmadan ve öğretilmeden yerleştirilmeye çalışılmasıdır. Laiklik ilkesi gibi.

Laiklik ilkesinin inançların yaşanmasına engel olmadığı anlatılmadığı için, içeride ve dışarıda bazı kesimler, gruplar, tarikat ve cemaatler tarafından kullanıldı.

Vatandaşlar tarafından inançları önünde engel olarak algılanan laiklik ilkesi, yine sözkonusu karanlık kesimlerce Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu iradesi, dolayısıyla Mustafa Kemal ve Türk Silahlı Kuvvetleri ile ilişkilendirildi. “Laiklik dinsizliktir” gibi çok yanlış ve tehlikeli bir anlayış yerleştirildi. Bu öylesine bir anlayıştı ki, İslamiyet adına baskı kuran, din adına öldürmeyi sevap sayan bir kitle oluştu.

Ancak toplumun diğer kesimi de muhafazakar değerlere sahip olmakla birlikte kavramların ne anlama geldiğinin farkındaydı ve kurulan tuzağa düşmedi.

Bu nedenledir ki, bu kesim üzerinde ölümcül bir baskı kuruldu. Yasadışı dinlemeler, soruşturmalar, siyasi ve ekonomik tehditlerle bu kesim hareket edemez hale geldi.

Ve gelinen noktada Türk halkı önce birkaç ana parçaya, ardından her parça kendi içinde daha küçük parçalara ayrıldı.

Bu yöntem, küresel plan yapıcıların sıklıkla başvurdukları bir yöntemdir. Toplumun birleşerek güç oluşturması önlenmektedir.

Peki Türk halkı neden ve nasıl bu hale getirildi? Yukarıda sözünü ettiğimiz her iki kesim de, bu ülkenin halkını oluşturmaktadır.

Son yıllara kadar aralarında siyasi ve ekonomik anlamda nüanslar ve farklılıklar olsa da devletin ve cumhuriyetin geleceğini tehdit edecek boyutlara ulaşmadı. Bu topluma özgü hoşgörü, anlayış ve sağduyu ile bütünlük korundu.

Bugün ise kesimlerin arasına düşmanlık girdi. Ayrışma planlarının doğal sonuçları yaşanıyor artık.

Özellikle AKP’nin referandumda merkez sağın önemli isimleri ile dirsek temasına geçmesi, bazı isimlerin AKP’ye destek vermesi, merkez sağın kontrol altına alınması operasyonunun bir parçasıdır.

O bazı isimler referandumda AKP’ye destek verdiler. Ama 12 Haziran seçimlerinde hiçbirisi milletvekili adayı gösterilmedi. Çok acı bir tespit de olsa söylemek gerekir, bu isimler AKP tarafından kullanıldı.

Bu ülkenin kurtuluşu halkın yeniden bütünleşmesinden geçiyor.

Bütünleşmek demek, adı, sanı, mevkisi, inançları, düşünceleri ne olursa olsun bu topraklarda yaşayan her bir vatandaşın özgürce yaşayabilmesi demektir.

POLİS GÜÇLENDİRİLMELİ. AMA…!

Akademi mezunu polislere 3 ay, diğerlerine 6 ay askerlik hakkı veren yasa tasarısı Bakanlar Kurulu’nda imzaya açıldı. Birkaç güne kadar TBMM’ye sunulacak.

Bu tasarı ilk bakışta haklı gibi görünebilir. Sonuçta polis de mesleği gereği bir nevi askerlik yapıyor.

Ancak durum pek öyle değil.

Konuyu AKP iktidarı ile birlikte son 9 yılda yaşanan gelişmeler ışığında ele alırsak, basit bir askerlik indirimi olarak görmek pek mümkün değil.

Açıklamaya çalışalım. Daha doğrusu kafalardaki soru işaretlerini, endişeleri ete kemiğe büründürelim.

“Türkiye son 9 yılda adım adım teokratik ve otoriter bir yapıya kayıyor. Bu yapı, Cumhuriyet’in kurucu iradesine ve kuruluş felsefesine aykırıdır ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti planlı bir şekilde dönüştürülüyor” endişesi ve iddiası ilk sırada yer alıyor.

Cumhuriyet’in temel yapı taşlarını “laik, sosyal hukuk devleti, ülkenin bölünmez bütünlüğü, üniter yapı, Cumhuriyet’in yapısına uygun hukuk sistemi, üniversiteler, çağdaş bakış açısı, Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK)” gibi ilkeler, kurum ve kurallar gelmektedir.

Son yıllardaki gelişmelere bakıldığı zaman endişelerin ve iddiaların haklılık kazandığı görülüyor. Özellikle TSK üzerinde oynanan oyunlar, bu en güçlü ve güven duyulan kurumu toplum nezdinde yıprattı ve etkisizleştirdi. TSK’nın en başarılı ve PKK ile mücadele etmiş, Türkiye’nin üniter yapısını savunan generalleri ne idüğü belirsiz itirafçılarla, iddialarla hakim karşısına çıkarılmaya, tutuklanmaya başlandı.

Bunun yanında ülkenin milli/ulusal menfaatlerine paralel düşünen beyinler çeşitli suçlamalarla tutuklandılar ve davaları yıllardır sürüyor. Yetmezmiş gibi tutukluluk süresinin 10 yıla çıkarılmasına karar verildi. Bu ne demektir? Yargılama 10 yıla kadar uzatılabilir. Bu süre içinde tutuklular içeride kalabilir. Ayrıca örneğin, “ben Türk’üm, Mustafa Kemal’in izindeyim, AKP’nin yaptıklarını onaylamıyorum” diyen biri, ilgisi olmasa bile herhangi bir suçlama ile tutuklanabilir ve 10 yıl içeride kalabilir.

Son 9 yıl içinde önce “Kürt açılım” adı verilen, tepkiler üzerine “Milli Birlik Projesi” olarak değiştirilen açılım, Pandora’nın kutusunu açtı, macunu tüpten çıkardı. İktidarın bu açılımı Türkiye’yi geri dönüşü olmayan bir sürece soktu. Bu süreç Türkiye’yi uçuruma götürürken ABD’nin taşeron örgütü olan PKK’nın siyasi kanadı BDP’nin yolunu açtı. Kültürel haklardan başlayan talepler, iki dilli yaşama, “öz savunma gücü”ne ve özerkliğe kadar ilerledi. İktidarın sözde kardeşlik nutukları ile başlayan süreç, Türk ve Kürt vatandaşları düşman hale getirirken “özerk Kürt bölgesinin” sınırlarını netleştirmeye, Türk insanının alışık olmadığı “Türkiye iç savaşa mı sürükleniyor?” sorularına yol açtı.

Bu arada TSK’nın etkisizleştirilmesi ve milli/ulusal beyinlerin tutuklanması ile “özerk Kürt bölgesinin sınırlarının çizilmesi” sürecinin paralelliği dikkatlerden kaçmadı.

Gelişmeler etnik ayrışma ile sınırlı değildi. “Müslüman olan-olmayan” ayrışması halkı karşı karşıya getiren ikinci en tehlikeli kutuplaşma oldu. Bugüne kadar “laik Cumhuriyet sistemi tarafından dışlandıklarına ve hor görüldüklerine, inançlarını yaşayamadıklarına inandırılan” kesimler, AKP ile birlikte içlerinde biriktirdikleri tüm zaaflarını, kin ve nefretlerini, açlıklarını hoyratça ortalığa dökmeye başladılar. “Kendilerine bu acıları çektirenlerden!” intikam almanın yollarını aramaya başladılar. Bu yolların başında da AKP’yi desteklemek geliyordu. Ne de olsa bu iktidar “İslamiyet’i özgürlüğüne kavuşturmuştu…”

Üstelik bu iktidar kendilerini açlığa, soğuğa mahkum etmemiş, “sosyal yardımlarla” ayakta kalmalarını sağlamıştı. Varsın ülkede işsizlik rekor kırsın, yatırıma, üretime, istihdama son verilsin, duble yollar ve TOKİ konutları dışında tek çivi çakılmasın. Yardım torbaları kapılarına geliyor, ceplerine para konuyor ya. Öğrencilerin öğretim harçları artıyor ya. Okul bitince iş bulup bulamayacakları hiç önemli değil onlar için. Ülke Türk-Kürt federasyonuna doğru gidiyormuş, iç savaş çanları çalıyormuş, kimin umurunda?

Böyle düşünenler halkın yüzde 30’ları civarı. Buna diğer çıkar ilişkileriyle bağlanmış yüzde 28’i ekleyin. Yüzde 58 eder. Yüzde 42’lik bir kesim ise hala dönüştürülemedi, ele geçirilemedi. Bir başka ifade ile halkın yaklaşık yarısı hala Cumhuriyet’in temel felsefesini, kurucu iradeyi, yani Mustafa Kemal’ini, Cumhuriyeti’ni, askerini, laik, sosyal, hukuk devletini, ülkesinin üniter yapısını, bölünmez bütünlüğünü savunmaya kararlı.

İşte bu kesim, diğer kesimi ve o kesimin koruyucusu olduğunu iddia edenleri korkutmaya devam ediyor. Doğaldır ki kendi “öz savunma gücünü” kuracaklardır. Bu güç de “polis”tir. Polisi “devletin polisi olmaktan çıkarıp iktidarın polisi” haline getirme çabaları bu yüzden.

Peki bunu başarabilirler mi? Hiç sanmıyoruz. Evet, son dönemlerde iktidara yönelik protestolarda polisin orantısız güç kullandığına yönelik eleştiriler yok değil. Hatta bazı polislerin tekel işçileri, öğrenciler gibi göstericilere “kin ve nefretle saldırdığı” gözlerden kaçmıyor. Ancak birkaç kişinin yaptıklarını koskoca polis teşkilatına maletmek mümkün değil.

AKP hakkında pek çok iddia, eleştiri dillendirilebilir. Belki bunlar içinde haklılık payı da olabilir. Ama kendilerine bağlı alternatif bir güç, alternatif bir ordu kurmaya çalıştıklarını düşünmek istemiyoruz. Çünkü böyle bir girişim “demokratikleşiyoruz” açıklamalarını geçersiz, “faşizmi” hakim kılar. Ayrıca iktidarın böyle bir güce ihtiyaç duymaması gerekiyor. Gerçek demokrasilerde sorunlar polis gücüyle değil, hukuk ve adaletle çözülür. Tabii başka planlar ve bu planlara bağlı korkular yoksa…

Elbette polisimiz güçlendirilmelidir. Elbette yasal ve teknik açıdan gelişmiş ülkeler seviyesine çıkarılmalıdır. Türkiye terör belasıyla boğuşan bir ülkedir ve evlerimizde huzur içinde uyumamızın tek güvencesi polistir.

Ancak polisin güçlendirilmesi yeterli değil. 10 yıldır yargılandıkları halde davaları sonuçlandırılamayan binlerce hırsız, uğursuz, mafya babası serbest bırakılmaya başlandı. “Rahşan affından” bile daha vahim sonuçlar doğurabilecek böyle bir uygulama, yargının ne kadar yavaş işlediğinin ispatı. Yüksek yargıyı ele geçirerek politize etmek yerine yargının aksayan yönleri düzeltilseydi, acaba bu uğursuzlar dışarı çıkabilir miydi?

Türkiye hızla küçük parçalara ayrıştırılıyor. Yetmiyor, bu parçalar birbirine düşman ediliyor. Eğer gün gelir de bir iç savaş çıkarsa, ne polis önleyebilir ne asker. Çünkü polis de asker de, o bölüp parçaladıkları toplumun içinden çıkan kişiler.

BAŞBAKAN NE YAPMAYA ÇALIŞIYOR?

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, AKP İl Başkanları Toplantısı’nda Kemal Kılıçdaroğlu'nu ve CHP'yi eleştirmek adına 1937 yılında Tunceli’de (Dersim) yaşanan olayları belgeler ışığında anlattı. Ama öyle bir anlattı, öyle detaylara girdi ki toplumun bir kesimi diğer kesimine adeta düşman olacak hale geldi. Her bir kelimesi bu topluma hançer gibi saplandı. Her bir kelimesi, kabuk bağlaması gereken yaraları yeniden kanattı.

Bir lider, bir başbakan kürsüde sarfettiği kelimelerin toplum içindeki yansımalarını, yankılarını düşünmek zorundadır. Çünkü o başbakan toplumu ayrıştırmakla değil, birleştirmekle, yaralara pansuman yapmakla görevlidir.

Bu toplumda Alevi kardeşlerimiz Sünni kardeşlerine, Kürt kardeşlerimiz Türk kardeşlerine düşman olunca bundan kim karlı çıkacak?

İslam, hoşgörü dinidir. İslam, ayıbı, günahı gizlemeyi emreder. İslam, düşmanlık, kin, fesat tohumları ekenleri lanetler.

Bu nasıl bir İslamiyet anlayışıdır ki, mezhep farklılıklarını kaşıyarak toplumun katmanlarını birbirine düşman edeceksiniz.

Bu nasıl bir İslamiyet anlayışıdır ki, tek taraflı ve yalan yanlış belge-bilgilerle toplumu birbirine düşüreceksiniz.

Dikkat edin. Kimlerin adı geçiyor. İsmet İnönü, Celal Bayar.

Her ikisi de İstiklal Savaşı’na katılmış, Milli Kurtuluş Savaşı’nın kahramanlarından. Biri 1’inci ve 2’nci İnönü Savaşları’nın kahramanı, diğeri İstiklal Savaşı’nın ünlü Galip Hocası.

Peki bu iki isim kiminle omuz omuza verdiler İstiklal Savaşı’nda? Mustafa Kemal’le…

Tunceli’de istenmeyen olayların olduğu gerçek. Ancak tek taraflı ele alınırsa, bundan art niyet aramak gerekir.

Osmanlı dönemi dahil, 20’den fazla Kürt isyanları ile boğuşmak zorunda kalan, Cumhuriyet’in ilk yıllarında, emekleme döneminde bile İngilizler’in kışkırtması ile isyan eden Ermeni-Kürt kırması gruplar karşısında her devlet gibi Türkiye Cumhuriyeti Devleti de kendisini korumak zorundaydı.

Olağanüstü durumlarda istenmeyen olaylar olacaktır. Bu kaçınılmaz. Ama bu olaylar üzerinden politika yapmak, toplumun kin ve nefret duygularını harekete geçirmek, yaşanan olaylardan çok daha fazla zarar verir.

Bu mantıkla hareket edilirse, 1915’teki Ermeni tehcirinde de Osmanlı Devleti’ni ve askeri suçlamaya az kaldı.

Başbakan’ın bu konuşmasının topluma hiçbir faydası olmadığı gibi çok ağır bedelleri olacaktır. Peki kime faydası olacaktır derseniz, onu ben bilemem… Ama TIME’a kapak olmanın, İngiltere’de “devlet törenleri ile karşılanmanın” bir karşılığı olmalı…

BANKALARA NEDEN SORUŞTURMA AÇILDI?

Rekabet Kurulu, mevduat ve kredi faizleri konusunda 12 banka hakkında soruşturma açtı.

Bankacılık sektörünün vatandaşları canından bezdirdiği, dosya masrafı, pul parası, havale ücreti adı altında insanların adeta kanını emdiğini, kredi kartı faizlerinin inim inim inlettiğini bilmeyen yok. Bu soruşturma geç bile kaldı.

Ancak bu soruşturma insanın aklına bazı kuşkuları getiriyor.

Şöyle açıklayalım.

Devletin, iktidarın paraya ihtiyacı var. Bütçe açığı ve cari açık hızla artıyor. Elde ne var ne yok satıldı. Deniz bitti. Bir yerlerden para bulmak gerekiyor.

Özelleştirmelerden gelen paralar bir yerlere gitti.

2B arazileri, bedelli askerlik gibi para getiren çareler üretilmeye başlandı.

2B arazilerinden 25 milyar dolar, yaklaşık 45 milyar lira (45 trilyon) bekleniyor.

Bedelli askerlik yasasına uygun 460 bin kişi var. Bunların yüzde 40’ının yani 180 bin kişinin başvurması öngörülüyor. Bu da yaklaşık 5.5 milyar lira (5.5 katrilyon) eder.

İkisinden toplam yaklaşık 50.5 milyar lira (50.5 katrilyon) gelir bekleniyor.

Kimilerine göre büyük para ama, kimilerine göre (neler yapılacağına bağlı olarak) yeterli değil.

Yani yeni kaynaklar bulmak gerekiyor.

Yüksek vergiler nedeniyle en baba şirketler bile zor durumda.

Peki para nerede?

Kriz dönemlerinde bile karlarını artıran bankalarda.

Örneğin 12 bankanın her birine en hafifinden birer milyar lira ceza verilse, 12 milyar lira (12 katrilyon) eder.

Yani 2012 yılı için üç kalemden yaklaşık 65 milyar lira (65 katrilyon) gelir hedefleniyor.

Bankalar bu soruşturmayı çoktan hakettiler. Hakettiler ama, soruşturmanın vatandaşın menfaati için mi yoksa başka saiklerle mi açıldığı noktasında kuşkular da yok değil…

19.12.2016