KIBRIS, AKDENİZ’DE TÜRKİYE’NİN GÜVENCESİ OLDU

Enerji ve siyasi kriz bölgelerinin ortasında bulunan Kıbrıs Adası’nın stratejik önemi, bulunan doğalgaz yatakları ile daha da arttı. Türkiye garantör ülkelerden biri, ancak roller değişti ve Kıbrıs, Türkiye’nin garantörü konumuna dönüştü. ABD/AB ikilisinin, “Türkiye, ingiltere ve Yunanistan’ın garantörlüğünün kaldırılarak NATO’nun garantörlük görevini üstlenmesi” iddiası dikkatle izlenmeli.

Celal ÇETİN

BM gözetiminde, AB ve ABD’nin kontrölünde yıllardır sürdürülen Kıbrıs müzakerelerinde sona gelmiş gibi görünüyor. Tartışmalı ve Rum tarafının sık sık mayası terketmesi ile devam eden süreç, Türkiye’nin ve KKTC’nin tavizlere zorlanması politikasına dönüştürüldü.

Garantörler zirvesinde Türkiye, Yunanistan ve İngiltere, adadaki Türk askeri ve garantörlük sistemi üzerinde pazarlıklara başlayacak. Rum tarafı garantörlüğün kaldırılması ve Türk askerinin tamamen çekilmesini talep ediyor. Türk tarafı ise askerin azaltılmasını öngörüyor, ancak Türkiye’nin garantörlüğünün devam etmesini istiyor. Uzlaşma olursa 2017’nin ilk yarısında çözüm planı ve anayasa yazılacak ve ortaya çıkacak plan adada Türk ve Rumların referandumuna sunulacak.

9 Ocak’taki görüşmede, öngörülen bir federasyonda her iki tarafın kontrol edeceği toprak miktarı gibi kilit konular masaya yatırılacak. 12 Ocak’ta düzenlenecek konferansa ise Türk ve Rum tarafları dışında garantör ülkeler Türkiye, Yunanistan ve İngiltere ile uluslararası kuruluşlardan temsilciler katılacak ve anlaşma sonrası güvenliğin sağlanması konusu masaya yatırılacak.

Sorun, garantörler zirvesinde ortaya çıkacak. Yunanistan’ın ve Rum kesiminin “olmazsa olmaz” üç şartı; toprak tavizi, Türk askerinin adadan çıkması ve Türkiye’nin garantörlüğünün sona ermesi. Yunan-Rum tarafının talepleri kabul edilirse, KKTC tamamen tasfiye olacağı gibi Türkiye’nin Kıbrıs’la bağı tamamen kesilecek.

Görüşmeler AB İlişkileri, Mülkiyet ve Toprak Sorunu, Yönetim Biçimi, Garantörlük ve Güvenlik konuları olmak üzere 6 ana başlıktan oluşuyor.

STRATEJİK ADA, KIBRIS

Batı için Doğu Akdeniz’ingüvenliği çok önemlidir. Onlara göre ada, konumu itibarıyla Orta Doğu’ya, İran’a ve Körfez’e yakın olması, Doğu-Batı Akdeniz’i, Ortadoğu’yu, Hazar ve Kafkasya bölgesini kontrol edebilmesi, sabit uçak gemisi ve dinleme istasyonu konumunda bulunması açısından stratejik önem  taşıyor. Aynı zamanda Batı’nın Doğu ile olan ticari ilişkilerinin istikrarı için önemli bir yer tutuyor. Bu yüzden Akdeniz ve Kıbrıs, yüzyıllar boyu politik, ticari ve askeri egemenlik mücadelesine sahne oldu, yakın çağlardan beri  modern  donanmalara  ev  sahipliği  yaptı.

Bunlara özelliklere; ABD, Rusya, AB, Orta Doğu gibi dörtlü güç merkezlerinin birleşme noktasında bulunuşu, NATO’nun güneydoğu kanadı üzerinde oluşu, İsrail’in Akdeniz’e çıkış noktasında bulunuşu, İslam dünyası ile temasa geçilecek mevkide oluşu gibi özellikleri de eklemek gerekiyor.

1990 sonrasının koşulları, özellikle de Doğu Akdeniz bölgesi büyük güçlerin yeni mücadele alanı oldu. Bu yönüyle Doğu Akdeniz’de, iki kutuplu dünyadaki küresel güç dengesi, yerini bölgesel güç dengesine bıraktı. Ancak stratejik oyuna katılan aktörlerin sayısının artması, bölgenin stratejik değerinin ciddi bir şekilde gelişmesi, adanın kontrol edebildiği sahaların hassas coğrafyalar olması, Doğu Akdeniz’deki stratejik güç dengesinin oluşmasını veya bu dengenin sürdürülebilmesini zorlaştırdı.

Adanın stratejik önemini kavrayan ülkelerin başında gelen İngiltere, Akdeniz ve Süveyş üzerindeki çıkarlarını koruyabilmek için Kıbrıs’taki üslerini tüm anlaşmaların dışında tutmaya çalışıyor.

1955-1957 arasında İngiltere Başbakanlığı yapan Anthony Eden’in, “İngiliz endüstri hayatı, İran  körfezindeki  petrol  yataklarına  bağlı  olduğu  sürece  stratejik  açıdan çok önemlidir” tespiti, 1957-1963 arasında başbakanlık yapan Harold Macmillan’ın soruna NATO çerçevesinde çözüm bulunması gerektiğini söylemesi dikkat çekici bulunuyor.

DOĞALGAZ DENGELERİ DEĞİŞTİRDİ

Doğu Akdeniz’in doğalgaz zenginliği, bölgenin stratejik önemini artırıyor. Yapılan hesaplamalara göre Doğu Akdeniz’deki doğalgaz rezervinin 100 trilyon doları buluyor. Türkiye, Mısır, İsrail, Suriye, Lübnan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) hak talebinde bulunuyor.

İsrail, GKRY ile birlikte Doğu Akdeniz’in Tamar ve Leviathan bölgelerinde doğalgaz sondaj çalışmalarına başladı. İsrail’in enerjide dışa bağımlılığını sona erdiren dev doğalgaz yatakları bölgedeki jeopolitik denge açısından da önemli bir dönüm noktası olması bekleniyor.

İsrail’in sözkonusu yataklardan çıkardığı doğalgazı ihraç edebilmesinin önünde jeopolitik engeller bulunuyor. Tel Aviv Üniversitesi’ne bağlı Ulusal Güvenlik Araştırmaları Enstitüsü'nce (INSS) 2012 Temmuz’unda düzenlenen bir konferansa çeşitli Avrupa ülkeleri ve Türkiye’den katılan uzmanlar da bu gerçeğin altını çizdi. İsrail, 25 yıl boyunca 400 milyar metreküp civarında doğalgaz ihraç edebilecek konumda olduklarını, bu miktarın mevcut rezervin yarısına denk geldiğini söyledi.

TÜRKİYE YERİNE NATO GARANTÖRLÜĞÜ MÜ?

Kıbrıs’ta ‘çözüm’ çabalarına, destekleyenlerin başında gelen ABD ve AB’nin Türkiye ile ilişkileri düşünüldüğü zaman ihtiyatla yaklaşılması gerekiyor. Türkiye’nin garantörlüğü yerine NATO garantörlüğü tuzağına düşülmemeli.

Kıbrıs görüşmeleri BM gözetiminde yapılıyor. BM Güvenlik konseyi’nin daimi ülkeleri; ABD, İngiltere, Fransa, Çin ve Rusya.  İlk üç ülke aynı zamanda AB ve NATO’nun etkin üyeleri. Sözkonusu üç ülke, uluslararası en önemli kuruluşları kendi siyasi, ekonomik ve güvenlik politikalarına göre yönlendiriyorlar.

ABD-Türkiye ilişkileri sarsıntılı bir dönemden geçerken, AB ile Türkiye’nin üyelik, mülteci krizi, teröre destek tartışmaları devam ederken Kıbrıs müzakerelerinde tarafsız ve uluslararası hukuk kurallarına uyumlu olmaları beklenmiyor.

ABD ve AB ORTAK DİL KULLANIYOR

Başkanlık koltuğunda son günlerini yaşayan Barack Obama’nın Yunanistan’a tam destek vermesi ve Türkiye’nin askeri varlığı konusunda Yunanistan’la paralel konuşması dikkat çekici. Kasım ayında Yunanistan’a ziyarette bulunan Obama Çipras’ı ziyaretinde, “Türkiye’nin Kıbrıs’taki askerlerini geri çekmesini” istedi. Çipras da New York’taki BM toplantısında “adada Türk askeri istemediklerini” söyledi.

AB’nin tavrı da farklı değil. Türkiye’nin AB’ye üyeliğini askıda bırakan AB, Kıbrıs’ta anlaşmayı ön şart olarak ileri sürüyor. Aynı Avrupa, mülteci anlaşmasında terörle mücadele yasasının yumuşatılması şartını koşuyor.

Terör başta olmak üzere Türkiye’yi yalnız bırakan, NATO müttefiki olmamıza rağmen NATO planlamalarının dışında tutan, Türkiye’yi kendisini koruyan “tampon bölge, ileri karakol” olarak gören ama içine almamakta direnen AB’nin Kıbrıs sorununa müdahil olması kabul edilemez olarak değerlendiriliyor.

Öte yandan; ABD ve İngiltere’nin Monroe Doktrini’nden bu yana mutlak bir işbirliği içinde olduğu ve İngiltere’nin Kıbrıs’a verdiği önem biliniyor. Bu işbirliği, Kıbrıs’ın geleceği ile ilgili yapılan çözümleme ve değerlendirmelerde dikkatle değerlendirilmek zorunda.

ABD’nin konuyla yakından ilgilenmesinin nedeni; öncelikli olarak bir Amerikan şirketinin yeni doğalgaz kaynaklarına yatırım yapmış olması. Bir diğer neden ise, söz konusu doğalgaz kaynaklarının bir kısmına Ortadoğu daki yakın müttefiki İsrail in sahip olması.

Ayrıca, Suriye’deki savaş ortamı, Batı’nın/AB nin enerji güvenliği sorunu ve Doğu Akdeniz’de Rusya ile olan rekabet Doğu Akdeniz’i ve Kıbrıs’ı ABD açısından tekrar ön plana taşımış durumda.

AB’NİN MÜDAHİL OLMASININ TEHLİKELİ SONUÇLARI

Kıbrıs, AB’nin kuruluşundan özellikle de 1974’den beri yürütmekte olduğu Ortadoğu politikasında ilk sırada yer alan bir konudur. AB’nin Kıbrıs’a gösterdiği ‘ilgi’, her zaman ‘çok yakın’ oldu; 1995’te kabul edilen Gümrük Birliği Protokolü’nden sonra ivme kazandı, Güney Kıbrıs’ın AB’ye tam üye olmasıyla zirevye çıktı.

AB, Türkiye’nin adadaki etkisini ortadan kaldırmak için yoğun çaba harcadı, harcıyor. Kıbrıs’a yönelik pek çok karar aldı. Bu kararlarla, Kıbrıs konusu Türkiye-Yunanistan arasındaki bir konu olmaktan çıktı ve uluslararası bir sorun haline geldi. Bunun dönüm noktası, 1999’daki Helsinki zirvesi oldu. Türk hükümetinin bu zirvede Kıbrıs konusunun AB gündemine taşınmasını kabul etmesi, bu sonucu doğurdu.

AB üyesi olan Rum yönetimi ile AB üyesi olan Yunanistan ortak hareket ediyor. Bu üyelikleri sayesinde AB desteği kozunu da kullanıyorlar ve çok daha faz ödün istiyorlar. Ayrıca AİHM’yi daha çok devreye sokmayı planlıyorlar, Amerika desteğini arkalarına alarak Maraş’ın iadesi gibi konularda baskı güçlerini artırıyorlar, Türkiye’nin içinde bulunduğu siyasi ve ekonomik zorlukları şantaj olarak kullanmak istiyorlar.

Türkiye vatandaşlarına vizesiz Avrupa için öne sürülen 72 şart içerisinde, Türkiye tarafından Kıbrıs’ın tamamen tanınması koşulunun bulunması, şantajlardan biri olarak kabul ediliyor.

NATO ELİYLE ABD/AB ORTAK KONTROLÜ

Türkiye, Kıbrıs’ın stratejik öneminin kendisi için hayati anlam taşıdığının farkında. Ayrıca Kıbrıs’ta yaşayan Türklerin güvenliği çok önemli. Bu nedenle Türkiye taviz verme lüksüne sahip değil. ABD/AB ikilisinin gündeme gtireceği iddia edilen, “Türkiye, ingiltere ve Yunanistan’ın garantörlüğünün kaldırılarak NATO’nun garantörlük görevini üstlenmesi” tuzağına kesinlikle düşülmemeli.

NATO’nun aslında ABD, İngiltere, Fransa, Yunanistan demek olduğunu bilen Ankara’nın, Zürih ve Londra Antlaşması ile elde edilen garantörlük hakkından ve adadaki askeri varlığından vazgeçmemesi gerekiyor.

Türkiye garantörlük hakkından vazgeçerse ve askeri varlığı devam ederse, NATO veya BM Barış Gücü pozisyonu geçerli olacak, ki bu durumda komuta kontrol NATO’ya geçebilir, Türkiye devredışı kalabilir.

Kıbrıs’ta müzakereler devam ettikçe ABD (NATO) ve AB müdahilliği de devam edecek. Bu müdahilliklerin sonu Türkiye’nin Kıbrıs’ı kaybetmesi ve Akdeniz’den dışlanması anlamına geliyor. ABD ve AB’ye direnen, eleştiren ve “gerekirse köprüleri atabileceğini, AB’ye üyelik talebinden vazgeçebileceğini” söyleyebilen Ankara’nın, Kıbrıs’ta kararlı ve sert bir politika izlemesi, gerekirse “müzakerelerden çekilerek mevcut statükoyu devam ettirmesi” seçeneğini masada tutması gerekebilir.

19.12.2016