BİRİNDE BEDEL PARA, DİĞERİNDE BEDEL CAN. İKİ VATANSEVER ÖRNEĞİ

Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve Türk Milleti amansız bir saldırı altında. Emperyalizm, “dahili ve harici bedhahlar, gaflet, dalalet ve hatta hıyanet içinde olanlar sayesinde” yedi düvel halinde saldırıyor. Kuşkusuz yine “geldikleri gibi gidecekler.” Bu vatanı seven, bu vatan için canlarını hiç düşünmeden veren asker/polis üniformalı yiğitlerin yüzüsuyu hürmetine. Kendisini Türk hissedenler sayesinde.

Celal ÇETİN

Türkiye’de iki türlü vatansever var.

Biri; kar-kış, sıcak-soğuk demeden, dağlarda teröristin namlusundan çıkacak mermiye aldırmadan, kentlerde kalleş teröristen bombalı tuzaklarına rağmen teröristlerle mücadele eden güvenlik güçlerimiz. Kimi polis üniforması ile düşer toprağa, kimi asker ünjforması ile. “Vatan sağolsun” der ana-babası. Başı diktir, emperyalizmin taşeronları karşısında eğmez boyunlarını. Genelde yoksul kemisin evlatlarıdır. Gecekondu benzeri evlerde yaşarlar. Ama vatana ihanet akıllarından geçmez.

Diğeri; ana-babalarının parası veya banka kredisi ile bedelli askerlik yapar. Üniformayı şehit haberlerinde görmüştür. “Ah vah” eder, üç dakika sonra renkli yaşamına geri döner. Genelde zengin kesimin, siyasetçilerin evlatlarıdır. Bazıları havuzlu villalarda, zengin semtlerde yaşar. Vatan kavramı pek bir anlam ifade etmez onlar için.

Aşağıda iki vatansevere örnek alıntı bulacaksınız.

ÖRNEK-1

14-16 Haziran 1994/Dema Dağı

Şafak karanlık... Karakoldan her çıkışımda, içimden bir şeyler kopar gibi oluyor. 7 aydır durduğum karakol artık evim gibi... Ondan her uzaklaştığımda korku çöküyor içime, nedenini ben de bilmiyorum. Sanki hayatımın bütün bölümü burada geçmiş, burada doğmuşum ve burada öleceğim gibi bir his var içimde. Karakoldan çıkış yapıyoruz... Önde Özkan Asteğmen, sağında Mehmet Ali solunda Amasyalı Cihan arkalarında bizler. Konvoyu karşılamak üzere Dema Dağı'na pusuya gidiyoruz. Yolumuz uzun, 15 asker 1 komutan. Silahlar elimizde, çantalar sırtımızda... Önce Allah'a emanet, sonra kendimize...

Bir noktaya gelince duruyoruz. Operasyon bölgesi burası olmalı. Kendimize mevzii seçiyoruz. Seçtiğimiz yerin üstünden kuşlar uçuyor. Keklik bunlar... Mehmet Ali, sesleniyor, "kekliğin yuvası var burda." Yanına gidiyoruz. Evet yuvada üç tane yumurtası var kekliğin. Anne keklik bir türlü geri dönmüyor. Mehmet Ali, yumurtaları hemen pamuklara sarıyor. "Ne yapacaksın bu yumurtaları, yiyecek misin?" diye soruyorum. "Hayır, sıcaklığını koruyabilirsem, keklik civcivlerimiz olur. Anne kekliği uçurduk. Vicdan azabı çekiyorum."

Operasyon devam ediyor. Mehmet Ali, yumurtaları pamuğa sarıp üstünü gazlı bezlerle bantlıyor. Aklınca civcivler ölmeyecek. Bu arada sanki dağlara meydan okurcasına ilerliyoruz. 40-50 dakika ilerledikten sonra Tim Komutanı çök işareti veriyor. Mehmet Ali, "oğlum üç şehidimiz var" diyor Yanıma gelen Mehmet Ali, "oğlum üç şehidimiz var" diyor. Ben, "hadi lan ne şehidi?" diyorum gayrı ihtiyari. Tam bir tevekkülle "la yumurtaların üçü de kırılmış oğlum" diyor. Önemsiz bir şeymiş gibi yapmak istiyorum: "kola kutusunu fazla sallamışsındır."

Keklik yumurtalarının kırılmasından işaretler alan Mehmet Ali'yi teselli etmeye çalışıyorum: "Boş ver, canın sağ olsun devrem, keklik gene yumurtlar, biz onu yemle besleriz, sen kafanı takma." Karakol artık gözükmüyor... Gideceğimiz yere de yaklaşıyoruz. Her yarım saatte bir çök veriyoruz. Geçeceğimiz tepenin yamacına öncüler gidip bakıyorlar. 3,5 dakika araziyi gözetleyip, temiz olup olmadığına bakıp ilerliyoruz. Ve gene çök verdi Tim Komutanı. Mehmet Ali'yi çağırdı komutan. Artık gideceğimiz tepe gözüküyor, tepenin yanından konvoyun geleceği yol da gözüküyor. Tepede eskiden kalma bir iki mevzii var. Yola hakim olan tepenin arkası gözükmüyor. Tepeye yaklaştığımızda Komutan, Mehmet Ali'yi ve Cihan'ı yanına alarak önden gidiyor. "Siz yamaçta kalın" deyip, bize de mevzii yeri gösteriyor.Arka tarafı emniyete almak için, tepeye doğru ilerlemeye başladılar. Komutan, Mehmet Ali ve Cihan... Onlar tam tepeye varmadan kıyamet koptu.

Biz alt tarafta kaldığımız için, ilk mermide ateş edemedik. İlk ateşi yiyen öncüler oldu ama gene yılmadan karşılık veriyorlar. Bir grup da, bizim tam karşı yamacımızdan bize ateş etmeye başladı. İki taraftan ateş yiyoruz. Yukarıda ne olup bittiğini bilmiyoruz. Devamlı karşılıklı silah sesleri geliyor. Bizi de önümüzdekiler rahat bırakmıyor, biz de onlara karşılık veriyoruz. Neticede yukarı yardıma gidemiyoruz. Hedef küçültecek bir yer yok, sürünerek bile gidemiyoruz. Bir ara bir feryat yükseldi. Biri bağırıyordu, acı bir sesle... "Allahım, inşallah bizimkiler değildir" dedim içimdin. Komutan, Mehmet Ali ve Cihan... Aklımız yukarıdakilerde, üç kişi üstümüzde çatışıyor. Ve biz daha kalabalığız ama yardıma gidemiyoruz. Karşılıklı silah sesleri, giderek kesildi. Yukarıdan hiç ses gelmiyor. Orda hayat durmuştu sanki. Artık ne bir feryat, ne de bir silah sesi geliyor... Karşımızdaki grup gözükmüyor... Ateşe de karşılık vermiyorlar.

Bizim Konvoy yaklaşıyor. PKK’lılar konvoyun geldiğini görüp ateşi kesmişler. Konvoyu pusuya düşürmek için ateş etmiyorlar, sesten ürkmesinler diye. Biz konvoy yaklaşınca, karşı tarafa seri şekilde ateş ettik. Konvoy pusudan kurtuldu. Bu sefer, onlar konvoya ateş etti. Konvoydan gelen ateşle beraber, ateş üstünlüğü sağladık. Biraz da konvoy, PKK’lıların görüş mesafesine ters. PKK’lıların planı bozuldu. PKK’lılar kayıp veriyor, iki taraftan bastırıyoruz.. Bizim karşımızdaki grup dağıldı. Komutan, Mehmet Ali ve Cihan... Yukarı sessizdi, biz daha fazla dayanamadık. Osman hedef küçülterek tepeye doğru sürünmeye başladı. Biz de o tarafa doğru silahların namlularını çevirdik. "İnşallah arkadaşlarımız sağdır" diye mırıldanıyorum kendi kendime. Tepeye sızan PKK’lılar, taciz ateşine başladılar. Fakat biz onlara karşılık verince, bir daha ateş etmemek üzere sustular. Osman, ateş yağmuru içinde sağa sola zıplayıp kaçıyor. Osman, adeta mermilerle dans ediyor. Onun yara almaması, Allah'ın işi. Biz karşı tarafı susturunca, Osman da rahat bir şekilde mevzi alıyor.

Çatışma bitti...

Silahlardan çıkan barut kokusu, ortalığı sardı. Boş kovanlar etrafımıza dağılmış. Tepeye gitmeye hiç birimizin cesareti yok. Osman tepeye daha yakın, sürünerek tepeye doğru ilerliyor. O ilerlerken ben ve diğer arkadaşlar onu takip ediyoruz. Komutanımız, Mehmet Ali ve Cihan, şehit düşmüşlerdi. Osman tepeye varrnca, geri dönüp tanımsız bir şekilde bakması, bize her şeyi anlatıyordu. Komutanımız, Mehmet Ali ve Cihan, şehit düştüler. Önce ağlayamadım, dilim damağım kurudu. Onları bu şekilde görmeyi, hiç düşünmemiştim. Sonra ağlayarak sarıldım onlara. O asil kanları, ellerime bulaştı. Mevzii kan gölü olmuş. Önde komutanımız, arkada Cihan ve en geride Mehmet Ali var. Tam karşı tarafta PKK’lılar var. Onlar da cansız yatıyor. Bu bölümü anlatacak kelime yok.

Vatan Sağolsun

Sanırım yarım saat sonra, destek timleri bölgeye yardıma geldiler. Konvoyda kayıp yok, karşı tepedeki PKK’lılarda ağır kayıplar var. Mg-3 üzerine düşen her damla göz yaşım, bana Tim komutanımı, kuşlar gibi uçmak isteyen can dostum Mehmet Ali'yi ve Amasyalı Cihan'ı hatırlatıyor. Ve ben, on aydır ekmeğimi, suyumu paylaştığım dostlarımı, silah arkadaşlarımı koruyamamıştım. Onlar göğüs göğüse çarpışırken, ben yardımlarına gidememiştim. Güneş her zamanki gibi, karakolun boyalı pencerelerinin arasından koğuşa sızıyordu. Her şey normal, herkes uyuyordu.

Ama sağa baktığımda, Mehmet Ali ve Cihan ranzasında yoktu.

ÖRNEK-2

2011 Tarihli Alıntı

 

“Sabah 07:30’da kalktım ( bu askerlik işi hiç güzel değil sabahın bu saatinde kalkılır mı.) Babam geceden tembihlemişti traş ol diye (baktım sakallar tam kirli sakal kıvamında dokunmadım.)

Annemi askere gidişimi görmek ister diye uyandırayım dedim, hıı tamam oğlum güle güle kapıyı çekersin dedi. Gözlerim doldu.

Evden çıktım, arabaya binecektim ki apartman görevlisi Hikmet efendi ile karşılaştım. “Sabah sabah hayırdır” dedi. “Askere gidiyorum” dedim. Gözleri doldu, “benim oğlum da Hakkari’de, 6 ayı kaldı, nereye düştün?” dedi. “Aksaray’a gidiyorum” dedim. “Allah’a emanet ol” dedi gözleri doldu. Biran sarılmak istedim, ama sonra vazgeçtim.

Otoparktan çıkarken arabanın arkasından su döküyordu. Herhalde çamur kalmış tamponda, sağ olasın Hikmet efendi.

Sabah trafiğinde askerlik şubesine gitmek epey zamanımı aldı. Yolda çok sıkıldım, bu saatte uyanık arkadaşım olmadığı için telefonla da konuşamadım. Her giden söylüyordu “telefon yasak” diye, demek böyle oluyormuş.

Askerlik şubesine geldim. Kapıda, elinde silah tutan askere müracaatı nereye yapacağımı sordum, cevap vermedi. Yanında ondan daha büyük olan üniformalı bir abi vardı, bu sefer ona sordum, “gel bakalım böyle” dedi. Sert birine denk geldim herhalde. Üzerimi aradılar sonra eliyle bir yeri gösterdi. Benim gibi 3-5 kişi bekliyordu, arkalarına takıldım.

Aradan 25-30 dakika geçti hala bekliyordum. Demek askerlikte zaman hiç geçmiyormuş. önümdekilerle konuşayım dedim. Tam önümde, hafif uzun saçlı eleman gazeteciymiş. Ülke sorunlarından bahsetmeye başladı. Çok vatansever birine benziyor, bu kadar ilgili olduğuna göre. Tamam dedim çok memnun oldum tanıştığıma. Telefonlarımızı verdik birbirimize, askerden sonrada görüşelim istedim. Nede olsa askerde en yakın arkadaşımdı.

Sıra ilerlemeye başlamıştı. Tam bana geliyordu ki iri yapı, sert görünümlü biri “bunlar ne yapıyor burada” diye çıkıştı. “Müracaatı bekliyorlar komutanım” cevabı geldi bankodaki askerden. “Burada gürültü yapmasınlar, çıksınlar dışarıda beklesinler” diye çıkıştı.

“İşte” dedim, “komutan bize taktı. Ah ah sivilde karşıma çıkarsın elbet, ben bunun intikamını almaz mıyım” diye içimden söylendim.

Saat 12’ye geliyordu evraklarımı verdiler. Banka dekontunu getirmemi istediler. Binadan dışarıya çıktım, yemek saatiymiş. Orada duran askerlere midpoint var mı diye sordum, acıkmıştım. Yine cevap vermediler, bu üst devreler yeni askerleri çok eziyorlar.

Her neyse, açlığa biraz daha dayanabilirdim. Zaten hava da serindi, bir an önce banka işini halletmeliydim. Şafak sıkıştırmaya başlamıştı.

Bankada sıra beklerken, sevgilimi aradım. Onu çok özlediğimden, buradaki zorlu koşullardan bahsettim.

Esneyerek “sonra konuşalım” dedi, beni unutmaya mı başlamıştı ne. Yine gözlerim doldu, ağlamamak için başımı yukarılara çeviriyordum ki, “buyurun işlem nedir” diye veznedar sordu.

“Hesabımdan vatan borcu ödeyeceğim” dedim. İşlemi yaptı, dekontu verdi “vatan sağ olsun” dedim, cevap vermedi.

Tekrar şubeye gittim. Artık ayaklarıma kara sular inmişti, 5 saattir askerliğin kralını yapıyordum. Oradan oraya koştur, aç kaldım zaten bir de hava soğuk.

Bankodaki askere dekontu verdim. “5 dakika bekle teskereni vereceğiz” dedi. “Şafak 5” dedim gülerek, o gülmedi.

Komutanın odasına çağırdı beni. Komutan “al bakalım teskeren” dedi. Yarım ağızla “vatan size minnettar” diye söylendi. Yine gözlerim doldu, “vatan sağ olsun” diyecektim ki, “çıkabilirsin” dedi.

Bankonun önünden yavaş yavaş dışarı doğru yürümeye başladım. Artık zaman geçmiyordu, avludan geçip kapıdan dışarı çıkarken son bir kez dönüp arkama baktım. Ne anılarım vardı bu koca nizamiyede.

Artık hür generaldim. Koşa koşa evime gitmek istiyordum. Arabama atladım ki telefonum çaldı, benim kanka derse gelip gelmeyeceğimi soruyordu. Nasıl unutmuştum bunu. Üniversitemin 8.senesindeydim, dersler bitmek bilmiyordu.

Her ne kadar zorlu bir askerlikten yeni çıkmış olsam da hayata devam etmeliydim. Direksiyonu Yeditepe’ye doğru kırdım. Ve hayatın zorlu basamaklarını tırmanmak için, kaldığım yerden devam etmek üzere yola koyuldum.”

14.12.2016