TRUMP FELAKETİN TEMSİLCİSİ Mİ?

ABD seçimleri tüm ezberleri bozdu. ABD’de bile Hillary Clinton’ın seçileceğine kesin gözüyle bakılırken, Türkiye’de AKP hükümeti dahil herkes Clinton’lı yeni döneme hazırlanırken, 24 Şubat 2016 tarihinde “Trump’ın neden seçileceğini” yazmıştık. Dediğimiz gibi Trump seçildi. Şimdi iki senaryo gündemde.

Celal ÇETİN

Trump’ın seçilme amacı nedir?

http://tuhafsite.com/neler-oluyor-detay.php?yid=805

Bu girişten sonra birbirine zıt iki senaryonun önce iyi olanından başlayalım.

ABD GÜCÜNÜ PAYLAŞMAK ZORUNDA

Trump, farklı bir kesimi ve sistemi temsil ediyor gibi görünüyor. Bu kesim, küreselleşmenin dünyayı getirdiği noktadan memnun olmayanlardan oluşuyor. Trump bir anlamda bu kesimlerin sesi oldu ve yeni bir sistem oluşturmayı düşünüyor. Terör tehlikesinin yarattığı korku, ekonomik krizin ortaya çıkardığı gelecek kaygısı ve devletin bu kaygı ve korkuları ortadan kaldırmak için hiçbir şey yapmadığına yönelik sistemsel eleştiri bir araya gelince ortaya farklı bir sosyolojik tepki çıktı, Trump bu tepkileri bir araya getiren ses olarak kabul edildi.

Trump’ın seçilmesinin, kendini ifade etmekte güçlük çeken dip dalganın küreselleşme ve popülizme olan tepkisi ile  yakından bağlantısı var. Amerikan toplumunun son 15 yılda yaşadığı üç büyük şok, yarattığı travmayla birlikte siyasal bir artçı şoku da beraberinde hazırladı.

Peki Trump’ın oluşturmayı düşündüğü yeni sistem nedir, neye tepkidir?

Bu sorunun cevabı çok karışık ama bir o kadar da çok basit. Küreselleşme, kapitalizm denilen acımasız sistem; silah, petrol, ilaç tröstlerinin karlarına kar katmak üzere kurdukları ve yaşatmak için her yeyi göze aldıkları bir sistem. Sistemi anlatmaya gerek yok, bu sistemde ulus devlet, insan hakları, yaşam hakkı, demokrasi gibi kavramların öneminin olmadığını bilmek yeterlidir. Hillary Clinton, küreselleşmenin temsilcisi olarak kabul edildi. Finans, silah, ilaç yani yerleşik müesses nizamın desteğini aldığı için seçilmesine kesin gözüyle bakılıyordu.

Ama seçilemedi. Bu sonuç, yani Trump-Clinton seçim rekabeti olarak yansıyan, aslında iki büyük sistemin savaşıdır.

Son birkaç 10 yıldır dünyada bir hareketlenme gözleniyor. Yoksul kesimler neden yoksul kaldıklarını, yeraltı-yer üstü kaynaklarından neden yeteri kadar faydalanmadıklarını, gelir adaletsizliğinin neden düzeltilmediğini raha çok sorgular oldu.

Sivil toplum örgütü İntermon Oxfam’ın raporunda, dünyadaki zenginliğin neredeyse yarısının (yüzde 46) dünya nüfusunun yüzde 1'inin elinde olduğu gerçeği artık gizlenemiyor. Dünyanın en zengin yüzde 1’lik nüfusunun zenginliğinin, dünya nüfusunun en fakir yarısının toplam zenginliğinin 65 katına denk geldiğinin kaydedildiği raporda, dünyadaki fakir nüfusun yarısının gelirinin dünyanın 85 en zengininin varlığına eşit olduğu, 2009’dan itibaren ABD’deki yüzde 1’lik en zengin nüfus daha fazla zenginleşirken dünyadaki fakir nüfusun yüzde 90’ının daha da fakirleştiği gerçeği artık daha güçlü sorgulanıyor.

Bu sorgulama sadece fakir ülkelerde yapılmıyor. ABD halkı sorgulama sürecine katılmaya başladı. ABD’de ezilen, dışlanan Zencilerin, hispeniklerin sayısal oranına baktığımız zaman bu sorgulamanın hangi boyutlara ulaşabileceği görülebiliyor.

Bununla birlikte eyaletler arası rekabetin arttığı, “zengin eyaletlerin fakir eyaletleri niye finanse ettiklerini sordukları” bir ülkeden bahsediyoruz. Ve Trump, başkan seçilmesi durumunda İngiltere, Almanya, Japonya, Güney Kore ve Suudi Arabistan gibi ülkeleri bedelsiz korumaya devam etmeyeceğini, söz konusu korumanın karşılığını alacağını söyledi.

JANDARMALIK ABD’YE PAHALIYA PATLADI

ABD’nin iç dengelerine Washington’un “dünyanın süper gücü, jandarması” konumunu sürdürmek üzere izlediği politikaların ekonomik, psikolojik ve insan hakları boyutlu maliyetini de ekleyin.

ABD’nin 11 Eylül saldırıları sonrasında Irak ve Afganistan’da düzenlediği operasyonların halka maliyetinin 5 trilyon doları bulduğu açıklandı. ABD’deki Brown Üniversitesi’nin hazırladığı rapora göre, iki ülkede devam eden askeri operasyonlar ile savaşta ölenlerin ailelerine ve yaralananlara yapılan yardım, savaşta zarar gören yerlerin onarımı gibi giderler de düşünüldüğünde, Irak ve Afganistan’da harcanan para ABD yönetiminin tahminlerinin çok ötesinde.

Raporun yazarlarından Neta Crawford, “Bu para algılanamayacak kadar büyük bir miktar” dedi. Crawford, Irak ve Afganistan işgallerinde binlerce kişinin öldüğüne dikkat çekerek “Elbette insani yıkım rakamlarla ölçülemez” şeklinde konuştu. Haziran ayında yayınlanan bir raporda ABD ordusuna ait 6.5 trilyon dolarlık savunma harcaması tartışma yaratmış, bu kadar yüklü miktarda paranın nereye harcandığına dair yeterli belge ve fatura bulunmadığı belirtilmişti.

ABD Irak savaşı için en fazla 80 milyar dolarlık bir maliyet öngörmüştü. Ama 8 yıl süren Irak savaşının maliyeti 4 trilyon doları buldu. Birinci Körfez savaşında olduğu gibi maliyetleri koalisyona ya da Arap ülkelerine yıkamayan ABD’nin bu macerası ABD ekonomisinde yıkıntıya yol açtı.

Boston Globe’de, son dönemde yapılan iki ayrı araştırmayı köşesine taşıyan Jeffrey D. Sachs, Amerikan ordusunun askeri yatırım ve silah harcamalarının ekonomik çöküntüye sebep olacağını söylüyor. 2008 yılında Joseph Stiglitz ve Harvard Linda Bilmes tarafından yapılan araştırmalarda, ABD'nin savaş maliyeti 3 trilyon dolar olarak gösterilmişti. Brown Üniversitesi’nin Savaş Projesi Maliyet tarafından yapılan yeni bir çalışmaya göreyse, bu maliyet 2016 yılı itibariyle 4.7 trilyon doları buldu. Uzmanlara göre, ABD’nin bu iki savaştaki askeri harcamaları, eğitim, sağlık, işçilik, bilim ve çevre korumaya ayırdığı harcamaların toplamından çok çok daha yüksek.

Jeffrey Sachs “ABD’nin askeri harcamaları yıllık 900 milyar dolar - 1 trilyon dolar civarında olarak görülüyor. Bu ülkenin milli gelirinin yüzde 5’i demek. Ancak siber ve nükleer güvenlik, Savunma Bakanlığı harcamaları, Enerji ve ülke güvenliği yatırımları da mevcut gösterilen rakamları bir hayli yukarı taşıyor” dedi.

ASKERİ ÜSLER DEVAM EDİYOR

Jeffrey D. Sachs ayrıca askeri üslerdeki duruma dikkat çekerek “ABD bir kıta imparatoru olması ve bölgesel bir askeri tehdidi yaşamıyor olmasın rağmen, askeri yatırımlar ve silah harcamalarının boyutu dikkat çekiyor. Örneğin, ABD ordusunun 4999 askeri tesisinden sadece 4 bin 249 tanesi ABD içerisinde bulunuyor. Bunların 662 tanesi 36 farklı ülkede bulunuyor. Ve bu rakamlara askeri istihbarat daireleri ve tesisleri dahil değil”şeklinde konuşuyor.

REJİM DEĞİŞİKLİĞİ AMERİKAN GÜVENLİĞİNE ZARARLI OLUYOR

Jeffrey D. Sachs, araştırmaları yorumladığı yazısında, ABD’nin ayrıca Ortadoğu’da diktatör rejimleri devirmek için girdiği her savaşın, küresel güvenliğe daha da zarar verdiği görüşünde. ABD işgaline uğrayan hiçbir ülkeye demokrasi gelmediği gibi başta Irak, Libya ve Afganistan çok daha kötü bir duruma dönüştü. Ülkedeki hükümetler istikrarı kaybederken, iç savaşlarda milyonlarca insan hayatını kaybetti” tespitinde bulunuyor.

Jeffrey D. Sachs’in bu değerlendirmeleri ABD’de ezici çoğunluk tarafından da kabul görüyor. Daha önemlisi, ABD’nin savaş makinesinin gerekli olup olmadığı, ABD vergi mükelleflerine getirdiği yük ve “savaş makinesini doyururken kimleri zengin ediyoruz?” gibi sorular yoksul ve azınlıklarca sorulmaya başlandı.

ABD’NİN SİLAH SATIŞINDA AZALMA

ABD Savunma Güvenliği İşbirliği Ajansından yapılan açıklamaya göre, 2016 mali yılında ABD yönetiminin yurt dışına 33,6 milyar dolar değerinde silah sattığını bildirdi. Böylece geçen yıl 46,6 milyar dolarla rekor kıran ABD’nin bu yıl silah satışında 13 milyar dolarlık gerileme yaşandı.

Ajanstan yapılan açıklamada bu rakamın 2,9 milyar dolarını silah ihracatının finansmanı, 5 milyar dolarını ortak kapasite inşası finansmanı ve 25,7 milyar dolarını müttefik devletlere yapılan satışlar oluşturdu.

Bu kapsamda Avustralya’ya satılan havadan havaya füze sistemlerinden 1,2 milyar, Suudi Arabistan’a satılan tank ve diğer ürünlerden 1,15 milyar ve Birleşik Arap Emirlikleri’ne satılan mühimmattan 785 milyon dolar gelir elde edildiği bildirildi.

Ajansın Başkan Yardımcısı Joseph Rixey, Kuveyt, Katar ve Bahreyn gibi ülkelere yapılması beklenen büyük ölçekli satışların 2016 yılı içinde tamamlanamaması sebebiyle ortaya çıkan rakamın normal olduğu değerlendirmesinde bulundu.

ABD ile İsrail arasında 10 yıllık imzalanan ve 2018’de sona erecek olan anlaşmayla İsrail’den ABD’li silah şirketlerinin kasasına 30 milyar dolar girdi. 2019-2028 döneminde ise 38 milyar dolarlık silah anlaşması imzalandı.

ABD’nin anakarası dışındaki operasyonlarının, bir başka ifadeyle yıkımlarının 5 trilyon dolarlık maliyetine karşılık silah şirketlerinin kazandığı para çok küçük kalıyor. Bu karşılaştırma artık ABD kamouy tarafından sorgulanıyor ve küreselleşme yanlıları, neoconlar bu yıkımlardan sorumlu tutuluyor.

ÖNCE YIK, SONRA YAP

Küreselleşme yanlılarının kaybettiği, küreselleşme karşıtlarının kazandığı (en azından görünen tabloya göre) 8 Kasım ABD başkanlık seçimlerinin sonuçları, Ortadoğu başta olmak üzere tüm dünyada yeni bir dönemin başlangıcı olarak kabul edilebilir.

Dünyanın sayısı zenginlerinden olan Trump, yasa gereği 1 dolar dışında maaş almayacağını açıkladı. Emlak kıralı olarak bilinen Trump’ın yeni dış politikası sermaye destekli yatırım ağırlıklı olarak şekillenecek.

Küresel güçlerin Ortadoğu’da yakıp yıktığı Irak, Suriye, Libya, Yemen gibi ülkelerle Afrika’daki fakir ülkelerin yeniden imarı için harcanacak para, silah tröstlerinin kesesine girenin birkaç yüz katı olacak.

İnşaat ve finans sektörü başta olmak üzere aklınıza gelebilecek her sektör, Ortadoğu’nun yeniden imarı için sırada bekliyor. Alt yapı-üst yapı, enerji, sağlık, teknoloji, eğitim gibi yatırımların maliyeti birkaç trilyon doları bulacak. Ortadoğu’yu yeniden imar edecek şirketlerin hangi ülkeye ait olduğunu söylemeye gerek yok sanırım. ABD başta olmak üzere Avrupa, Rusya gibi ülkelerin şirketleri. Bir başka ifadeyle, yeni sisteme entegre olan ülkeler, Ortadoğu pastasından pay alacak.

“Bu ülkelerin parası yok, ülkelerini nasıl yeniden imar edecekler?” sorusunun cevabı basit. Yukarıda saydığımız ülkelerin finans şirketleri, milyar dolarlık fonları ve sıcak paraları ne güne duruyor? Örneğin ABD’li finans şirketi bu ülkelere enerji anlaşmaları karşılığı borç verir, o ülke aldığı bu borç para ile ABD’nin inşaat şirketi ile anlaşma yapar. Para bir cepten diğer cebe aktarılmış olur. Ortadoğu ülkesi faiz ödemek zorunda kalır. Formül basit gibi görünse de, işleyen sistem budur.

SİLAH SUSACAK, PARA KONUŞACAK

Buraya kadar konunun ekonomik boyutunu ele aldık. Ekonomik boyut kadar önemli bir başka boyut daha var. Bölge ülkeleri arasında uzlaşma/barış sağlanması. Ki, trilyon dolarlık yatırımlar için zemin oluşsun.

Ortadoğu’da ve dünyada savaşların ana sebebi, din savaşlarıdır. İslam coğrafyasında Şii-Sünni mezhep savaşı, küresel çapta İslamiyet, Hıristiyanlık, Yahudilik savaşı.

Her üçünü temsil eden üç ülke var bölgede. Türkiye, İran, İsrail. Türkiye Sünni İslam’ı, İran Şii İslam’ı, İsrail Yahudiliği temsil eder. Yahudilik etki gücü açısından Hıristiyanlıkla da iyi anlaşır.

Ortadoğu’da Türkiye, İran ve İsrail arasında bir şekilde uzlaşma/ anlaşma sağlanırsa ne olur? Çatışma durur. Böyle bir uzlaşmaya her üç ülkenin de ihtiyacı var.

Türkiye; mezhep ayrımcılığı ve Ortadoğu bataklığı nedeniyle son 15 yıldır çok yoruldu, yıprandı. Özellikle Suriye içsavaşına mezhep temelli müdahalenin etkileri ağırlaşmaya başladı. Suriye ve Irak politikaları tamamen çöken Türkiye, tüm dünyada dışlandı, “terörü destekleyen ülke” suçlamasına maruz kaldı. Suriye’deki İslamcı teröristler Türkiye tarafından korundu, desteklendi. Bunun sonucu olarak IŞİD başta olmak üzere her türden terörsit Türkiye’de yapılanma fırsatı buldu. 3 milyon Suriyeli göçmenin yol açtığı ekonomik, siyasi demografik ve güvenlik sorunlar derinleşiyor.

İran; ABD ve Batı dünyası tarafından yıllardır nükleer santral, Şii yayılmacılığı gibi gerekçelerle baskı altında tutuluyor. Suriye’de Esat’a destek olmanın maliyeti giderek artıyor. Ekonomik ambargolar nedeniyle büyük sıkıntı çeken İran, dış tehditlere açık hale geliyor.

İsrail; Mossad’ın eski başkanı Tamir Pardo’nun, “İsrail’e dışarıdan herhangi bir tehdit yok. Tek gerçek tehdit içeride yaşanan bölünme. Bu bölünme bizi iç savaşa götürebilir” uyarısı ile; Genelkurmay eski Başkanı Korgeneral Moşe Yalon’un, Filistin topraklarında uygulanan sokağa çıkma yasağının ve seyahat özgürlüğüne getirilen kısıtlamaların, İsrail’in güvenliğini de tehdit ettiğini söylemesi, bu uygulamalar nedeniyle Filistinliler arasında İsrail’e yönelik nefretin arttığına ve radikal örgütlerin daha fazla güçlendiğine dikkat çekmesi İsrail’in de rahat olmadığını gösteriyor.

Kurulduğu günden beridir çatışma içinde yaşayan İsrail de yoruldu. Öte yandan en büyük koruma kalkanı olan ABD’ye olan güven de sarsılmaya başladı. ABD içinde de “İsrail’in yük oluşturmaya başladığı, daha ne kadar taşımak zorunda oldukları” şeklinde karşı görüşler dillendiriliyor. Her ne yadar küresel sermayenin sahibi Yahudiler olsa da, İsrail ile Yahudiler arasında da bir kopuş ayrışma gözleniyor.

Sonuç itibariyle bir süreliğine nefes almak, her üç ülke ve ABD için iyi olacak.

Moskova’nın, “seçimlerden önce Trump’ın ekibiyle iletişim kurmuştuk, bu iletişim devam ediyor” demesi, Trump’ın da, seçimlerden sonra Putin’den "harika" bir mektup aldığını açıklaması, “IŞİD’le mücadele Esat’ı devirmekten daha önemlidir” demesi önemlidir. Trump, kampanya boyunca, Obama Yönetimi’nin düşman olarak gördüğü Rusya’yla işbirliği yapmanın önemine değindi. Yani Ortadoğu’da ABD ile Rusya arasında sorunlar buzdolabına kaldırılacak. Tabii Ortadoğu’da uzlaşma/barışın sağlanabilmesi, mezhep, etnik, dini ayrımcılık temelli yapıların tasfiyesini gerektiriyor.

TÜRKİYE’YE ETKİSİ

Bu noktada Türkiye ile Trump Amerikası arasında çatışma yaşanması büyük olasılık. AKP’nin mezpep temelindeki politikalarına devam etmesi durumunda, Trump Amerikası ile karşı karşıya gelmesi kaçınılmaz. Hele ki; Türkiye, İran, İsrail uzlaşmasına karar verilirse, bu karara engel olabilecek hiçbir yapıya izin verilmez. Trump’ın buna gücü var mı? Fazlasıyla var. Trump’ı, küreselleşme yanlılarına rağmen iktidara getiren güç, AKP’nin çok rahat yeni sisteme uyumlanmasını sağlayabilir. Ya uyumlanır, ya yoldan çekilir.

Ayrıca Ortadooğu’nun yeniden imarı sözkonusu olduğu zaman, AKP yanlısı özel sektörün bu pastaya sırt çevirmesi sözkonusu bile olamaz. Ekonomik çöküşün yaşandığı bir ortamda trilyon dolarlık yatırımların binde 1’i bile büyük para demektir. Para sözkonusu olduğunda mezhep, din ikinci planda kalır AKP için.

Gelelim senaryonun kötü olanına.

TRUMP, ABD’NİN GORBAÇOV’U OLACAK

Trump’ın, ABD’nin çözülme sürecini durdurmak üzere seçtirildiği ihtimalini gözardı etmemek lazım. Askeri güçle dünyaya hakim olmanın maliyeti, iç kamuoyundaki ayrışma, hispenik, zenci ve beyazlar arasında büyüyen gerginlik ve küreles güçlü rakiplerinin ortaya çıkması ABD’yi duraklama dönemine sokuyor. Ki, bu dönemin bir adım sonrası yıkılış dönemidir.

“ABD 100 yıllık planlar yapar” algısına inanacak olursak, derin Washington, duraklama dönemine girmiş gibi yapıp akülerini şarj etmeyi planlıyor olabilir.

Bu nasıl olabilir?

Bir süreliğine, 4 veya 8 yıl kadar gücünü paylaşmayı kabul edebilir. Örneğin Kafkaslar’da, Karadeniz’de Rusya ile; Asya’da Çin’le; Ortadoğu’da Türkiye/İran/İsrail üçlüsü ile. Bu süre içinde her bölgenin güçlü devletleri ile eşitlilik ilkesi çerçevesinde “ekonomik ve dostluk” temelli ilişkiler kurabilir. “8 Kasım öncesi bizim kötü çocuklar sizi çok üzdü, ama artık o günler geride kaldı. Bizler iyi çocuklar olarak sizlerle iyi ilişkiler kuracağız” gibi bir politika izlenebilir.

“Buna kimse inanmaz” diyebilirsiniz. Ama 4-8 yıl boyunca ekonomik güç devreye sokulursa, kazan-kazan formülü uygulanırsa ve “ABD bizi bölecek” algısı ortadan kaldırılırsa, neden inanmasınlar. Bu sırada, örneğin Çin ve Rusya’nın arasını açabilirse, bölgelerdeki ittifakları parçalayabilirse, dış operasyonlara ayıracağı dolarları ordusunu güçlendirmek için kullanırsa 4-8 sene sonra ayrı ayrı Çin’i de, Rusya’yı da rahatlıkla yutar.

Sovyetler Birliği’nin yıkım mimarı Gorbaçov’dur. “Kendi ülkesini yıkan hain” olarak görülebilecek Gorbaçov, 25 Aralık 1991’de istifa ederek aslında Rus devletinin tamamen tarih sahnesinden silinmesini önledi denebilir. Aralık ayında bir araya gelen Belarus, Ukrayna ve Rusya başkanları Sovyetler Birliğini fes ettiklerini ve bunun yerine Bağımsız Devletler Topluluğu’nun kurulduğunu karara bağladılar.

Bugün Sovyetler’in üzerinde yükselen Rusya, ABD ile neredeyse kafa kafaya mücadele edebilecek noktaya geldi. Kaç yılda başardı bunu? Çeyrek yüzyılda. Tüm temelleri yıkılmış, ekonomik sistemi çökmüş, toplum yapısı karışık bir devletin 25 yılda bu noktaya gelmesi büyük başarıdır. ABD gibi ekonomik ve toplum yapısı henüz sağlam kalan bir ülke için 4-8 yıl uzun bir süre değil.

Trump asker kökenlidir. Emekli Korgeneral Michael Flynn’ı kendisine danışman yaptı. Deniz Kuvvetlerinden Robert Magnus, Tümgeneral Bert Mizusawa, Tümgeneral Grey Harrel, Korgeneral Joseph Keit, Tuğgeneral Charles Cubic Trump’ın ekibindeki en önemli çalışma arkadaşları oldu. Bu kadar askerin ekipte yer almasının bir anlamı olmalı.

SONUÇ:

Hangi senaryonun geçerli olduğuna bugünden karar vermek mümkün değil. Yaşananlar Amerikan merkezli küresel sermayeye baş kaldırı mı, yoksa ABD üst aklının daha ileriye atlamak üzere geri çekilmesi mi? Hangisi olursa olsun her ikisinin de bölgesel ve küresel yansımaları büyük olacak.

Birinci senaryo geçerli ise, mesele yok.

İkinci geçerli olacaksa, en azından bu senaryonun uygulanabilmesi için önce birinci senaryonun uygulanması gerekiyor. Hangi senaryo geçerli olursa olsun en azından 4 yıllığına Ortadoğu’nun nefes alacağını söyleyebiliriz. Tabii küresel plan yapıcılar olan üst akla akıl sır ermiyor. Bugünkü görünen tabloya göre değerlendirme yapıyoruz.

18.11.2016