GÜL, ERDOĞAN, DAVUTOĞLU VE ULUSLARARASI ÖDÜLLER!

Gelişmiş ve küresel stratejilerde belirleyici olan ülkelerde düşünce kuruluşları (think tank kuruluşları) siyasi otoritelerin en büyük yardımcılarıdır. Sadece ABD’de bu amaçla çalışan 1700’den fazla think tank kuruluşu olduğu biliniyor.

Celal ÇETİN (18 Haziran 2010)

http://www.2023haber.com/makale_detay.php?makaleid=798

Söskonusu kuruluşların bir kısmı bağımsız araştırma merkezleri olarak, bir kısmı üniversitelerin bünyelerinde, bir kısmı da devlete bağlı yarı resmi kuruluşlar olarak görev yapar. Ama hemen hepsi dolaylı veya direk devletin fonlarından faydalanır. ABD’nin yanı sıra İngiltere, İsrail gibi ülkeler politikalarını belirlerken bu kuruluşların araştırmalarını, öngörülerini mutlaka dikkate alır. Bu kuruluşların bir diğer görevi de kendilerini yakın hissettikleri devlet veya siyasi felsefeyi küresel düzeyde desteklemektir.

ABD’de akademik görünüşlü “Institute” ve ideolojik görünüşlü “Heritage Foundation” gibi derinlerde  örgütlenen vakıflar ile “CFR, Carnegie Endowment, Woodrow Wilson Center” gibi bağlı oldukları ülkelerin dış siyasetinde belirleyici olan “kulüpler” aslında birer think tank kuruluşudur. Bunların dışında devlet tarafından kurulan ve stratejik raporlar hazırlamakla görevli CSIS gibi şirketler, IRFC gibi doğrudan Dışişleri Bakanlığı’na bağlı bürolar, Middle East Forum, Washington Institute, Freedom House, CMCU, USIP gibi yarı resmi merkezler de “think tank” olarak kabul ediliyor. Uluslararası gelişmeleri değerlendirebilmek için CSIS raporlarını incelemek, ilişkileri yakından takip etmek gerekiyor.

Tüm bu kuruluşlar birbirleri ile gizli-açık bağlantı içinde bulunuyor. Sonuçta adı geçen think tank kuruluşları, küresel düzeyde politika belirleyici konumundaki devletler adına faaliyette bulunuyorlar ve küresel paylaşım savaşlarında politikaları örtüşüyor.

Örneğin, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a “Cesaret Madalyası” veren ve kendisini “Musevilerin ebedi dostu olarak ilan eden” AJC (ABD Yahudi Lobisi), Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’na “Kamu Hizmeti Ödülü” veren Wilson Center, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün yüksek lisans eğitimini tamamladığı ve bünyesinde “Kürt Enstitüsü” bulunan "Exeter Üniversitesi" ile yine Gü’e “uluslararası sorunlara çözüm bulunmasına katkıları nedeniyle”  Chatham House ödülü veren 90 yıllık İngiltere Kraliyet Uluslararası İlişkiler Enstitüsü (Royal Institute of International Affairs) “etkili think tank kuruluşları” arasında kabul ediliyor.

Bu kuruluşlar nezdinde Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün belli bir ağırlığı ve saygınlığı vardır. Küresel gelişmeleri yakından izleyen ve “uyum sorunu yaşamayan,” stratejik düşünebilen, krizlerde sükunetini koruyan bir isim olarak kabul edilir.

Aynı kuruluşlarda Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu için de benzer kanaat oluşmaya başladı. Davutoğlu’nun küresel sorunlara bakış açısı sözkonusu merkezler tarafından yakından takip ediliyor. Son dönemlerde Davutoğlu’nun medyada yer alma oranındaki artış dikkatlerden kaçmıyor.

Öte yandan Dışişleri Bakanı Davutoğlu ile Cumhurbaşkanı Gül arasında yakın bir muhabbetin olduğu da biliniyor.

Şimdi bir parantez açalım. Başbakan Erdoğan’a istifa etmeden Köşk’ün yolunu açan düzenlemeye geçelim. Anayasa Komisyonu’nda Başbakan Erdoğan’ın istifa etmeksizin cumhurbaşkanlığına aday olabilmesinin yolu açıldı. Yani Erdoğan ve bakanlar cumhurbaşkanlığına aday olurlarsa görevlerinden istifa etmek zorunda kalmayacaklar. Böyle bir düzenlemenin, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün görev süresinin tartışıldığı bir döneme denk gelmesi oldukça manidar. Bilindiği gibi Gül 7 yıl görev yaparsa 2014’te, 5 yıl görev yaparsa 2012 yılında cumhurbaşkanlığı seçimleri yapılacak. 2012 aynı zamanda, bir baskın veya erken seçim olmazsa genel seçimlerin yapılacağı yıl da olacak. Parantezi kapatalım, Davutoğlu konusuna dönelim.

Hamas’a bakış açısı ile dikkat çeken Başbakan Erdoğan’ın İran’la yakınlaşması, nükleer programın barışçı amaçlarla kullanılacağını belirterek bu ülkenin yanında yer alması, BM’de alınan yaptırım kararına katılmaması küresel düzeyde yakından takip ediliyor. Yani İran’ın nükleer silah peşinde olmadıkları yönündeki açıklaması, Türk hükümeti tarafından kabul ediliyor ve onaylanıyor. Yani hükümet İran’ın nükleer silah peşinde olduğu gerçeği uluslararası alanda ve resmi ortamlarda dile getirmiyor.

Abdullah Gül Mart ayında, TOBB ve TEPAV’ın davetlisi olan ve aralarında eski ABD Büyükelçisi Morton Abromowitz ile Forbes dergisi yazarı Claudia Rosett’in de bulunduğu Amerikalı yorumcuları Köşk’te kabul etti. Görüşmeye ilişkin bir yazı kaleme alan Rosett, “Cumhurbaşkanı’nın İran’ın atom bombası yapması durumunda bile bunu İsrail’e karşı ‘kullanmayacağını’ söylediğini, gerekçe olarak da Gül’ün, İran’ın Müslümanların kutsal mekanı Mescit el-Aksa’yı bombalayıp Müslüman dünyasını karşısına almak istemeyeceğini anlattığını” iddia etti. Yani Cumhurbaşkanı hükümetin tersine İran’ın nükleer silah peşinde olduğu gerçeğini uluslararası alanda ve resmi ortamda dile getiriyor. Gül’ün bu açıklaması ile 14 Mart 2006 tarihli "Biz İran'ın nükleer programıyla ilgili olarak BOP kapsamında ABD ile birlikte hareket edeceğiz. Gayemiz İslam ülkelerine hürriyet ve demokrasi getirmek" açıklaması birlikte değerlendirilirse, Köşk’le hükümet arasında ciddi görüş ayrılıkları olduğu iddiaları güç kazanıyor.

Ankara başkent olması hasebiyle senaryoların, komplo teorilerinin, söylentilerin havada uçuştuğu bir kenttir. Başbakan Erdoğan’ın uluslararası desteği kaybetmeye başladığı, İran, Hamas, Suriye özelinde Arap-İslam açılımının küresel refleksleri harekete geçirdiği iddiaları da bunlardan biri.

Böylesi senaryolar insanın aklını karıştırıyor, olmadık soru işaretlerine yol açıyor. “Acaba Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun başkanlığındaki AKP nasıl olur?” gibi sorular örneğin.

14.09.2015