ABD’NİN 3 AŞAMALI KÜRESEL “YIKIM” PLANI

ABD küresel gücünü korumak, gelecekteki olası rakiplerini etkisizleştirmek için 2001 yılında küresel bir operasyona başladı. Bu operasyonun kısa, orta ve uzun vadeli aşamaları bulunuyor. Kısa vadeli aşama Ortadoğu, orta vadeli aşama Kafkasya ve uzun vadeli aşama Asya coğrafyasını kapsıyor. Amaç, Rusya ve Çin başta olmak üzere İran gibi ülkeler arasındaki işbirliğini önlemek ve bu ülkeleri teker teker yutmaktır.

Celal ÇETİN

ABD’nin üç aşamalı projesinin her bir ayağını kısaca anlamadan büyük fotoğrafı görmek mümkün değildir. Çünkü her bir aşama, bir diğerinin altyapısını hazırlıyor ve besliyor. Yani eşzamanlı yürütülen büyük bir proje ile karşı karşıyayız.

ORTADOĞU AŞAMASI

Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) kamuoyuna, “Ortadoğu ve yakın çevresi coğrafyasında yer alan ülkelerde batılı anlamda demokrasinin sağlanması, terörizmin ortadan kaldırılması, ekonomik ilişkilerin arttırılması ve ekonomik işbirlikleri sağlanarak bölgenin istikrara kavuşturulması” olarak açıklanıyor. Ancak bu sevimli ve olumlu gerekçenin arkasında “ölüm ve yıkım” projesi yatıyor. Asıl amaç, 1920 de İngiltere tarafından çizilen sınırların yeniden gözden geçirilmesidir. ABD’ye göre yanlış çizilen sınırlar yüzünden bölgede terörizm ve istikrarsızlık oluyor, bölge kaynakları yanlış ülkeler tarafından kullanılıyor. Bu noktada ABD 1920’de İngiltere'nin yaptığı gibi bölgede böl ve yönet taktiğini uygulamaya sokmaya çabalıyor ve bunun içinde İsrail’i kullanıyor.

ABD’nin Donald Rumsfeld, Dick Cheney, Paul Wolfowitz, Richard Perle ve William Kristol öncülüğünde, 1997’de oluşturduğu ‘Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi’nin (PNAC) bir alt unsuru olan ‘Yeni Dünya Düzeni’ projesidir. Tüm dünyaca kabul edilen ilk ortadoğu projesinin babası sayılan ve ABD Kongresinin 1957’de kabul ettiği “Ortadoğu’da Barış ve İstikrarı Koruma” başlığını taşıyan ve “Eisenhower Doktrini” olarak anılan kararı bugünkü BOP’tan farklı değildir.

Bill Clinton Mayıs 1997’de “Yeni bir Yüzyıl için Ulusal Güvenlik Stratejisi” adı verilen belgeyi imzaladı. Belgenin özü “ABD çıkarlarına dayanan ekonomik milliyetçiliğin”, gerekirse silah gücüyle dünyaya egemen kılınması üzerine bina edildi. Aynı belgede şu cümleler yer alıyor; “200 milyon varillik petrol rezerviyle Hazar Denizi bölgesi (Türkmenistan, Kazakistan, Özbekistan, Kafkasya, İran, Kuzey Irak, Doğu ve Güneydoğu Anadolu) dünyanın artan enerji talebini karşılamada önemli bir rol oynamaya adaydır. Kendi petrol kaynaklarımız tükeneceğinden bu bölgedeki kaynaklara ulaşmak, ABD’nin yaşamsal çıkarlarından biridir.” (Projenin ikinci aşamasına atıftu bulunuluyor ve altyapısı hazırlanıyor.)

Projenin tek sebebi, bölgenin zengin yeraltı ve yer üstü kaynakları değil.

• Kendine rakip olabilecek muhtemel gücün oluşmasını engellemek,

• Petrol, doğalgaz, bor ve toryum gibi değerli kaynaklar üzerinde denetimi sağlamak,

• İsrail'i emniyet altına almak,

• AB, Çin, Rusya ve Japonya gibi ülkeleri bu kaynaklardan uzak tutmak,

• Dört din için kutsal sayılan yerlerde Müslüman nüfusunu yok etmek gibi sebepleri de bulunuyor.

11 Eylül 2001 saldırılarından sonra yıllardır aradığı fırsatı eline geçiren ABD, barış demokrasi ve terörle mücadele gerekçesi ile ilk önce Afganistan’a ardından Irak’a girdi ve buralarda BOP politikasını uygulamaya başladı. İlk önce Afgan mafyalarını yok edip uyuşturucu trafiğini kontrol altına aldı. Bu ABD’ye 300 milyar dolar kazandırdı. Daha sonra Irak’a girerek Sünni-Şii çatışması çıkarttı ve Irak’ın Şii, Sünni ve Kürt olmak üzere üçe bölünmesini sağladı. Bu sayede ABD yıllık 5 trilyon dolar değerindeki petrol piyasasını ele geçirirken petrolün kontrolünü Kürtlere verdi.

Son olarak Suriye’de içsavaş çıkartarak hem Rusya ve İran’ın bölgedeki nüfuzunu kırmaya, hem bölgede Büyük Kürdistan’ın sınırlarını genişletmeye ve Kuzey Irak Yönetimi Başkanı Mesut Barzani’yi tüm Kürtler’in lideri olarak tayin etmeye çalışıyor. Barzani’nin Yahudi kökenli olduğu biliniyor.

BOP çerçevesinde, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 22 ülkenin sınırları değiştirilecek. Bir başka ifadeyle ülkeler parçalanacak.

Öte yandan SSCB toprakları dışındaki tek Rusya üssü olan Suriye'deki Tartus limanı, önemi küçük bile olsa Moskova'nın Orta Doğu'daki kalıcı etkisinin bir sembolü. Suriye rejiminin düşmesi ile Rusya’nın Akdeeniz’e açılan kapısı da kapanacak. Bu gerçeği gören Moskova, Kırım’da sergilediği kararlı politikasını Suriye’de de izlemeye başladı.

KAFKASYA AŞAMASI

“Demokratiklestirme, barış, insan hakları” gerekçeleriyle sürdürülen “yeniden dizayn” politikaları Ortadoğu ülkelerinde başarıya ulaşırsa projenin ikinci halkası devreye sokulacak. Orta Asya ülkeleri ikinci halkanın içinde yer alıyor.

Orta Asya ülkeleri “siyasi ve ekonomik denklemin” sınırını oluşturan eden bir coğrafyada yer alıyor. Bağımsızlıklarını yeni kazanmıs olmaları ve küresel sistemin dolaylı tutumlarına açık olmalarına karşın “güç denklemini belirleyen sınırda yer almaları” durumu hassas hale getiriyor. Bununla birlikte söz konusu ülkelerin “risk coğrafyası” içinde yer almaları, müdahale imkanını sınırlandıran bir olgu olarak ortaya çıkıyor. Anılan bölgede öteden beri Rus ve Çin etkisinin varlığı bilinen bir gerçektir.

Ortadoğu aşaması ile birlikte Kafkasya aşaması da eşzamanlı olarak yürütülüyor. Bu aşamanın amacı, Rusya’nın güçlenerek yeniden çift kutuplu dünyaya dönmesini önlemek. İzlenen stratejinin temeli, Rusya’nın yaşam alanlarında yer alan ülkeleri kışkırtarak Kafkas bölgesinde huzurlukluk ve çatışmalar çıkararak Rusya’nın tüm enerjisini bu çatışmalara harcamasını sağlamak oluşturuyor.

Gürcistan, Çeçenistan ve son olarak Ukrayna’da ABD destekli ayaklanmaların Rusya’ya etkileri düşünüldüğünde strateji ortaya çıkıyor. Özellikle Ukrayna’ya bağlı Kırım Özerk Bölgesi’nin karıştırılması, Rus donanmasının en büyük üslerinden biri olan Sivastopol’u tehlikeye düşürdü. Moskova bu saldırıya kayıtsız kalmadı ve Kırım’ı ilhak etti.

Rusya’nın geliştirdiği yakın çevre doktrini ve daha sonra Putin tarafından gelistirilen merkez-çevre yakınlaşması, güç mücadelesini belirleyen sınırlar açısından önemlidir. Putin’in “dışa açılım, dış ekonomik ilişkiler ve bunları sürdürecek örgütler ve uzmanlar” üzerinden geliştirdiği etkin eylem ve bağımlı kılma politikası bölgeye yönelik dış politikaları sınırlayıcı niteliktedir. Ayrıca Ortadoğu’yu dizayn etmek üzere ABD destekli başlatılan Arap Baharı, Moskova için yalnız bir dış politika sorunu değil, iç politika ve güvenlik politikası açısından da önemli bir tartışma nedenidir. Rusya ve diğer eski Sovyetler Birliği ülkelerindeki protesto hareketleri, ayrıca Müslüman nüfusun yoğun olduğu Kuzey Kafkasya ve Orta Asya gibi istikrarsız bölgelerdeki İslamcılık ve terörizm, Rusya ve eski Sovyet coğrafyasında istikrarsızlığın nedenlerinden biridir. Orta Asya’da üst üste yaşanan gelişmeler bu endişenin yayılmasına zemin hazırladı. Bu nedenle Rus yönetiminin gözünde Arap Baharı, özellikle kargaşa, huzursuzluk ve aşırılıkla iliskili olumsuz çağrışımları ifade ediyor. Bu süreçte Rusya, hem iç istikrarını koruma hem de küresel oyuncu olma iddiası açısından test ediliyor. Ortadoğu aşamasının tamamlanmasının ardından Kafkasya aşamasına ağırlık verileceği biliniyor.

ASYA AŞAMASI

Küresel güç denklemi içinde yer alan önemli aktörlerden bir diğeri Çin’dir. Çin, SSCB’nin çöküşü ve Rusya’nın geri çekilişi ile birlikte Orta Asya ülkeleriyle arasındaki yapay kırılmayı onarmaya basladı. Elinde tuttuğu Doğu Türkistan üzerinden Ortadoğu ve Avrupa’ya doğru köprü ve geçit olan doğal yapılarına kavuştu. 1991’den sonra Orta Asya ülkeleri yeniden güçlü komşusu Çin’in etkisine açıldı. Hatta bu konuda yapılan bazı siyasi-stratejik analizlerde Orta Asya’daki büyük oyunun 21. yüzyılda ABD ile Çin’i karşı karşıya getirebileceği görüşü dile getiriliyor.

Küresel güç denkleminde Çin’in Orta Asya’da önemli bir aktör olduğu kesindir. Kendi sınırlarının hemen yanı basında bağımsız cumhuriyetlerin ortaya çıkması Çin açısından tampon bölge olusturma, güvenliği sağlama, ticari iliskiler kurma ve enerji kaynaklarından yararlanma gibi nedenlerle stratejik öneme sahiptir.

Çin, iç istikrarını dıs tehditlere karsı korumak ve enerji ihtiyacını gidermek, hammadde ve enerji kaynağı olan bu bölgeyi kaybetmemek için uzun süreli bir planlama dahilinde nüfuz bölgeleri olusturma yönünde gelistirdiği ‘ekonomik ve teknolojik merkezli strateji’ dikkate alınması gereken eko-politik bir unsurdur. Bu çerçevede Çin’in gelistirdiği çevre politikası, öncelikli iç istikrarı sağlama ve ürettiği stratejik araçları (ekonomi, teknoloji) nüfuz alanı olusturmak esasına dayanıyor. Nitekim Çin Orta Asya Türk cumhuriyetleriyle ekonomik iliskilerini gelistirdi ve ürünlerinin dünya pazarına girmesini sağladı. Çin-Orta Asya isbirliğinin devamı ve güçlenmesinin sonucu olarak Sangay İşbirliği Örgütü, dini aşırılığa, ulusal ayrılıkçılığa ve uluslararası terörizme karsı ortak bir tavır gelistirme kararı üzerinden muhtemel muhalif hareketlere karsı ‘kutsal ittifak’ kurdu. Ki, “dini aşırılık, ulusal ayrılıkçılık ve uluslararası terörizm” gibi tehditlerin perde arkasında ABD olduğu artık sır değil. Yani Şangay İşbirliği örgütü aslında “ABD’ye karşı kutsal ittifak kurmuş durumda.”

Çin’in yeniden güncellediği stratejisinin temelinde, ABD’nin Orta Asya’da etkisini artırarak uzun vadede kendisini tehdit etmesinden endise etmesi geliyor. Bu endisenin arka planını dini-etnik kökenli hareketlerin kullanılması olusturuyor.

Ayrıca Doğu Türkistan’ın İslam üzerinden Çin karşıtı çevrelerle kuracağı ve gelistireceği ilişkilerden / dini-siyasi ağdan endise duyan Çin; Kazakistan ve Kırgızistan’da varlığını sürdüren Uygur Türkleri’ni kontrol altına alma politikası bu konuda önemli rol oynuyor. Orta Asya Türk Cumhuriyetleri Çin’in bu konudaki taleplerini yerine getiriyor.

Petrol tüketimini artıran Çin, hem enerji hem de sınır güvenliğini kaybetmekten korkuyor. Bu nedenle Orta Asya ülkeleriyle bir taraftan ulasım ve iletim ağları kurarken, diğer taraftan söz konusu ülkelerle olan ticaret hacmini genisletiyor.

Enerji alanında stratejik kırılganlığını gidermek amacıyla Orta Asya ülkeleriyle kurduğu “ticari, askeri ve iletişim-ulaşım” üzerinden kurduğu bağ Çin’in bu coğrafyadaki etki alanını genisletmektedir.

Çin’in son yıllarda Afrika’ya yönelerek önemli anlaşmalar yapması da dikkat çekiyor. Batı dünyasının sömürgeci zihniyetini unutamayan Afrika, Çin’in politikalarını benimsiyor ve ilişkiler giderek gelişiyor. Çin’in bu atağını yeni farkeden ABD, Afrika’ya yönelik yeni bir ekonomik-siyasi açılıma başladı. Washington'da 5-6 Ağustos 2014 tarihinde düzenlenen ABD-Afrika zirvesine Kara Kıta'dan 50 lider katıldı. Bu çerçevede ABD Afrika için 33 milyar dolarlık bir bütçe ayırdı.

Çin'in yakın zaman önce Amerika’yı geçerek Afrika’nın en büyük ticari ortağı olması ve Çin, Rusya, Hindistan ile Brezilya’nın oluşturduğu BRIC’in 2010’da Güney Afrika’yı birliğe alması Amerika’nın dikkatinin Afrika’ya yoğunlaşmasına neden oldu. (Üçüncü aşamanın altyapısı hazırlanıyor.)

ABD’nin Ortadoğu başta olmak üzere dünyanın geneline yayılmış askeri güçlerini Asya’ya yığmasının arkasında, Çin’e yönelik askeri çözüm ihtimali bulunuyor.

2'NCİ VE 3'ÜNCÜ AŞAMALAR ZOR VE TEHLİKELİ

Çin ve Rusya gibi bölgenin iki büyük devleti ve bu iki devletin kendi iç istikrarı ve nüfuz alanı olusturma stratejilerine, geleceğe dönük hedeflerine bakılırsa Batılı ülkelerin kontrolünde sürdürülecek bir “Orta Asya Baharı”nın kolay olmadığı söylenebilir. Çünkü böyle bir kalkışma hareketi “iki büyük aktörü” hakimiyet alanlarını korumak ve terk etmekle karsı karsıya getirir. Güç mücadelesinin sınırlarını belirleyen bir coğrafyada dengeleri sarsacak tek taraflı müdahale, dünya ölçeğinde büyük bir kargasaya yol açabilir.

Orta Asya’nın ABD, AB, Çin, Rusya, Hindistan, Türkiye, İran gibi ülkelerin mücadele sahasına dönüsmesi sadece enerji kaynakları ve nakil kanallarıyla ilgili değildir. 21. yüzyılda dünyanın yeniden sekillenmesi ve dünyanın geleceği bu coğrafyada verilen siyasi ve stratejik mücadelenin niteliği ve sonuçlarıyla doğrudan bağlantılıdır. Nitekim Hazar Denizi, daha genis ifadesiyle Hazar Alanı uluslararası nitelik kazanarak Orta Asya’nın yeni jeo-politiğinin kalbi oldu. Kaynakların değerinin ortaya çıkarılması ve coğrafi dağılımının belirlenmesi hem politik, ekonomik, teknik ve temel güvenlikle ilgili problemleri içeriyor, hem de bölgesel ve dıs güçler arasındaki rekabeti derinden etkiliyor. Hazar petrol rezervleri ve üretilen petrolün nakli hassas dengelere ve önemli sorunlara eşlik ediyor. Bu durum gerek bölgesel gerekse küresel ölçekte tek taraflı müdahalelerin önünü kapatıyor. Herhangi bir güç tarafından anılan coğrafyayı tanzim etme girişimi sert tepkilere yol açacak potansiyel taşıyor.

Bir tarafta Çin, Rusya, Almanya, Hindistan, İran gibi bölgesel ve küresel aktörlerin bölgede artan baskısı, diğer tarafta ABD’nin NATO ve benzeri araçlarla bölgeyi kontrol altında tutma çabaları bu ülkeleri kıskaç altına alıyor. Yoğunlasan baskı söz konusu ülkeler tarafından “beka sorunu” olarak algılanıyor “güvenlik merkezli” politikalara ağırlık vermelerine yol açıyor. Demokrasi kültürünün oluşmasını önleyen bu durum ortada olduğu halde bölgenin “demokrasi kuşağı modeline” dahil edilmesinin başka bir anlamı olduğu ortaya çıkıyor. İki yönlü baskı bölgede radikal eğilimleri besliyor, aşırılığın ürettiği ayrışma ve cepheleşme hareketleri dış müdahaleye kapı açıyor.

ABD başta olmak üzere Batılı ülkelerin Orta Asya’da nüfuz arttırma girişimleri Avrasya coğrafyası açısından büyük bir kırılmaya yol açabilir. İsyanların Orta Asya’ya sıçrama riski bulunmasına karşın böyle bir sürecin “yeni bir dünya savasına yol açma ihtimali” ve gerilim artıyor.

Sonuç olarak; ABD ve Batı dünyası Ortadoğu’nun sınırlarından geri dönerse bu, dünyanın yeniden çok kutupluluğa dönüşü demektir.

14.09.2015