ABD’NİN PİSLİĞİNİ İNGİLTERE TEMİZLEYECEK

Küresel kartlar yeniden karılıyor. Dengeler yeniden belirleniyor. Sınırlar görünmez kalemlerle yeniden çiziliyor. Yeni sürecin en bariz işaretleri Ortadoğu, Pasifik ve Hazar bölgesinde görünüyor. Aktörleri ise ABD, İngiltere, Rusya, Çin, İsrail ve İran. Yeni sürecin Türkiye yansımaları ise düne göre daha olumlu gibi görünmekle birlikte, “aktörler farklı oyun aynı” dedirtecek nitelikte.

Celal ÇETİN

Sovyetler Birliği’nin çöküşü ile hazırlanan, 11 Eylül 2001 İkiz Kuleler saldırısı ile uygulamaya konan planların iki ana hedefi vardı: Başta Ortadoğu olmak üzere enerji yataklarının ve güzergahının güvenceye alınması, ABD’nin olası rakiplerinin daha büyümeden başlarının ezilmesi.

Bu amaçla BOP, Ilımlı İslam, Dinlerarası Diyalog, Arap Baharı, kadife devrimler gibi demokrasi görünümlü müdahaleler neredeyse eşzamanlı olarak başladı.

BOP (sonradan Afrika da operasyona dahil edildi) Ilımlı islam, Dinlerarası Diyalog, Arap Baharı gibi operasyonlar Ortadoğu’yu yeniden dizayn ederken Kadife devrimler Rusya’nın başını ağrıtmaya başladı.

PLANIN ORTADOĞU AYAĞI

Eski ABD Dışişleri Bakanı Condolizza Rice’nin de itiraf ettiği gibi BOP kapsamında, Türkiye dahil 22 ülkenin sınırları değiştirilecek ve bölgede Kürdistan kurulacaktı. Böylece bölge petrolleri Kürdistan üzerinden israil’in kontrolüne bırakılacaktı.

2001 İkiz Kuleler saldırısı ile planın birinci bölümü olan askeri işgal uygulanmaya başlandı. El kaide terörüyle savaşma bahanesi ile önce Afganistan’a, ardından İran’a ABD, İngiltere ve diğer batı ülkelerinin askerleri gönderildi. Savaş uzadıkça ekonomik ve askeri kayıplar arttı. Yani evdeki hesap çarşıya uymadı.

Bunun üzerine Batılı başkentlerde yöntem değişikliğine gidildi ve Arap Baharı devreye sokuldu. Tunus, Mısır, suriye gibi ülkelerde muhalifler Soros destekli harekete geçirildi. Bu yöntemle hem Batılı askerle ölmeyecek, hem maliyet Suudi Arabistan gibi ülkelere yıkılacaktı. Mısır’da, Tunus’ta, Suriye’de rejimi değiştirmek üzere düğmeye basıldı. Suriye dışında değişti. Ancak bu yöntemde de evdeki hesap çarşıya uymamaya başladı. Devlet otoriteleri çöktü, ancak doğan boşluğu yüzlerce terörist gruplar doldurdu.

Bu arada Suriye’de Rusya, Çin ve İran devreye girdi, Esad rejimini koruma altına aldı. Moskova, Pekin ve Tahran bir gerçeği gördüler; Ortadoğu elden giderse sıra kendilerine gelecekti. Ve ölümüne bir savaşa girdiler. Soğuk Savaş yıllarından beri Tartus limanında deniz üssü bulunan ve “Akdeniz birinci derece ulusal çıkar alanımız” diyen Rusya’nın, Suriye’den vazgeçmeyeceği ortaya çıktı. Çin’in Ortadoğu petrollerinden vazgeçmesi mümkün değildi. İran ise nükleer araştırmalar nedeniyle ABD/İsrail ikilisinin hedefi olduğunun farkındaydı. Bölge tam anlamı ile bir kaosa sürüklendi. ABD, israil ve Batı, öngöremediği kaosun kendi menfaatlerine zarar vermeye başladığını gördü. Yeniden plan değişikliğine gitmek zaruret haline geldi.

PLANIN HAZAR / PASİFİK AYAĞI

Ortadoğu’da kaos devam ederken Rusya’nın burnunun dibinde de Soros destekli kadife devrimler yürüyordu. George Soros’un kurduğu Açık Toplum Enstitüsü’nün destekleriyle Sırbistan'da Otpor (Direniş), Gürcistan’da Kmara (Yeter), Ukrayna’da Pora (Zamanı Geldi), Kırgızistan’da Birge (Birlikte) adlı örgütler kuruldu. Uygulanan yöntemler de dünyaca ünlü siyaset bilimci Gene Sharp’ın yazdığı “Şiddet İçermeyen Hareketin Politikası” ve “Diktatörlükten Demokrasiye” adlı kitaplarından alındı. Kendisini savaş karşıtı olarak tanımlayan Sharp  kitaplarında, etkili bir sivil itaatsizlik hareketi için 189 farklı eylem metodu öneriyor. Tüm bu hareketlerin arkasında Soros’un olması ise tesadüf olamaz. Soros’un arkasında ise uluslararası sermaye gruplarının ve Batılı istihbarat örgütlerinin olduğunu söylemeye gerek yok.

Son olarak Ukrayna krizi patlak verdi. Rusya, kendisi için hayati önem taşıyan Kırım’ın elden çıkacağını görünce burası ilhak etmek zorunda kaldı. Kırım Rusya’nın Karadeniz filosuna evsahipliği yapıyor.

ABD’nin küresel güç olma konumunu sürdürebilmek için olası rakipleri Rusya ve Çin’dir. Bu ülkelerin bir şekilde etkisiz hale getirilmesi gerekiyor. Moskova ve Pekin de bunun farkında ve güçlü bir ittifak kurdular. İttifak’ın ekonomik ayağını Çin (17,6 trilyon dolara ulaşan ekonomik büyüklüğü ile dünya devi haline geldi), askeri ayağını ise Rusya (Global Firepower Index araştırmasına göre Rusya’yı askeri potansiyeline göre ABD’den sonra ikinci güç olarak ortaya çıkıyor. Askeri potansiyeline göre üçüncü, savunma harcamalarına göre ikinci ülke Çin) oluşturuyor.

Pekin ile Moskova toplamda 400 milyar doları bulan enerji işbirliği hamlesi yaptı.

Washington, Rusya-Çin ittifakı  kabusu haline dönüşünce stratejik planlarını yeniden revize etmek zorunda kaldı. Yeni kriz sıkleti Ortadoğu’dan Pasifik’e kaydı. ABD, uzun vadede Rusya-Çin ittifakına karşı büyük bir savaşa hazırlanıyor. Bunun için dünya çapında başını ağrıtacak pürüzler bırakmak istemiyor.

PLANLAR YENİDEN DEĞİŞTİ

Ülkeleri içten karıştırmanın domina etkisi yaptığını gören Washington, yeni stratejisini devreye soktu: Sınır sorunları olmayan, biraz demokrasi/özgürlük, biraz ılımlı, Batı değerlerine yakın yönetimler. Yeni stratejide Ilımlı islam, Arap Baharı, BOP gibi eski yöntemlere yer olmayacak. Dolayısı ile eski aktörlerin de devri sona erdi.

Yeni stratejiyi Mısır’da, Tunus’ta, Suriye’de, Irak’ta ve İran’la ilişkilerde görmek mümkün. Bu ülkelerde radikal değişimler oluyor. Mısır’da ABD’nin desteği ile iktidara gelen Müslüman Kardeşler’in adamı Mursi devrildi ve idama mahkum edildi. Yani ABD kendi adamını harcadı. Tunus’ta Müslüman Kardeşler’in partisi Nahda hareketi seçimleri kaybetti.

Suriye’de Rusya ve İran’ın açıktan, Çin’in sessizce verdiği destek etkili oldu, Esad’ın eli güçlendi. ABD Esad’la gizli görüşmelere başladı. Irak’ta Kürt Bölgesel Yönetimi Lideri Mesut Barzani, merkezi hükümete karşı daha yumuşak laflar etmeye başladı. ABD Irak’ın toprak bütünlüğünden yana olduğunu açıkladı. İran, dik durdu, ABD geri adım attı, elini uzattı. Tahran da ABD’nin elini havada bırakmadı. Bölgesel aktör olarak öne çıktı.

Gerektiğinde Şiiliği, gerektiğinde Fars milliyetçiliğini, gerektiğinde İslam Devrimi’ni öne çıkaran, Batıya karşı antiemperyalist söylemi tekrarlayan, Rusya ve Çin’le ilişkilerini geliştiren, AB’nin iki önemli gücü Almanya ve Fransa’yla ilişkilere özel önem veren dış politika hamleleriyle etkili oldu. Son olarak İran nükleer görüşmelerde diplomatik zafer kazanırken, Yemen’de Suudi Arabistan önderliğindeki koalisyonu yenerek gücünü ispatladı.

Bu arada İsrail ile ABD’nin arasında hissedilir bir soğukluk oluştu. ABD’de, “İsrail’e daha ne kadar sırtımızda taşıyacağız” diyenlerin sayısı hızla artıyor. Bu durum, İsrail’in bölgede sınırlanmasını sağlayacak.

Sonuç olarak Ortadoğu’da bir zamanların düşman kardeşleri “bir şekilde” çıkar birliğine sürükleniyor. Yani göreceli bir uzlaşmaya doğru evrilen bir süreç yaşanıyor.

PKK/PYD - K.IRAK/SURİYE DENKLEMİ

Irak ve Suriye’de ortaya çıkan IŞİD ve Peşmerge kavgasını da yeni strateji çerçevesinde incelemek gerekiyor. IŞİD’in radikal İslamcı bir terör örgütü olmadığı biliniyor. IŞİD’i yöneten üst akıl ile terörist kadrolar arasında amaç ve ilkeler arasında fark var. Irak ve Suriye’deki stratejilerine bakıldığı zaman Kuzey Irak’ın etkinliğini ve sınırlarını genişletmesine yardım ettiği görülüyor. Yani üst aklın Kuzey Irak’ya çalıştığı söylenebilir. Ancak terörist kadroların bir kısmı cihat ettiğine, kafa keserek cennete gideceğine inanırken, bir kısmı menfaatleri için örgüte katılmış durumda. Ayrıca görevi sona eren El Kaide’yi IŞİD eliyle ortadan kaldırdılar.

Irak’ta IŞİD’le savaştığını iddia eden Kuzey Irak kürt yönetimi, Arap ve Türkmen bölgelerine, bölgelerdeki petrol yataklarına el koydu. Barzani yönetimi açık açık bir daha geri çekilmeyeceklerini açıkladı. Yani Irak’taki sınırları genişledi.

Suriye’de de IŞİD’in Kobani’ye saldırması gerekçesi ile Peşmergeler Türkiye üzerinden bu ülkeye girdi. Bu arada PYD lideri Salih Müslim’in bir zamanlar, “Suriye’de bağımsız Kürt kantonlar kurulacak” açıklamasını ve ABD’den ve Barzani’den gelen tepkileri unutmamak gerekiyor. Salih Müslim’in ısrarından kısa süre sonra IŞİD Kobani’ye saldırdı. IŞİD’le baş edemeyen PYD Barzani’den yardım istemek zorunda kaldı. Bu yardım, Salih Müslim’in ve Suriye Kürtleri’nin bağımsız kanton hayallerinin sonu oldu. Barzani Suriye’deki Kürt bölgelerine de el koydu. Kısa süre sonra IŞİD Türkmen ve Arap bölgelerine yöneldi. Barzani güçleri de o bölgelere yayıldılar. Bugün gelinen noktada Kobani ve Cezire kantonları arasında stratejik öneme sahip Tel Abyad da YPG’nin yani Peşmerge’nin eline geçti. Bölgede boşaltıldı, Arap ve Türkmenler Türkiye’ye sürüldü.

PYD aslında Barzani’nin askeri gücü haline dönüştürüldü. Barzani “Ortadoğu’da Kürtler’in tek ve yasal temsilcisi” olarak tayin edildi. Rakip kabul edilmeyecek. Salih Müslim ve PYD Barzani’ye biat etmek zorunhda bıkarıldı. Etmeseydi IŞİD tarafından terbiye edilecekti.

Sırada PKK var. Ya Barzani’ye biat edecekler veya bir şekilde asfiye edilecekler. Son zamanlarda PKK içindeki ayrışma, terör örgütünün karar aşamasında olduğunu gösteriyor. Bir kanat Barzani’ye katılmayı savunurken diğer kanat bağımsızlığın korunmasını ve gerekirse direnilmesini istiyor. Ancak HDP’nin siyaset arenasında güçlendirilmesi ile PKK’nın silahlı tehdit özelliği birlikte yürümez. Ya biri, ya öbürü.

Zamanı gelince IŞİD de tıpkı geldiği gibi aniden ortadan kaybolacak. Petrol güzergahı emniyete alınınca belki bölge ülkelerine üç-beş kuruş verilerek “bölge petrolü bölge için kullanıyor” algısı yaratılabilir.

İNGİLTERE FAKTÖRÜ

Türkiye’deki ve bölgedeki değişimi anlayabilmek için belirleyici aktörlere bakmak gerekiyor. Bölgede iki aktör belirleyici oldu; ABD ve İngiltere. Ancak iki ülkenin politikaları farklıdır. ABD askeri gücü ile etkin olurken İngiltere diplomasi ile amacına ulaşır. Örneğin Irak’ı ABD ve İngiltere birlikte işgal etti. Ancak İngiltere ünlü politikası ile kendisini gizlemeyi başardı, tüm şimşekler ABD’ye yöneldi.

Bölge ABD’nin yanlış politikaları ile cehenneme dönüştü. Rusya-Çin tehlikesi ile karşı karşıya kalan ABD, bölgedeki pisliğin temizlenmesi“ricası” üzerine İngiltere duruma el koydu. Ayrıca Almanya ve Fransa’nın bölgedeki etkinliğinin artması da İngiltere’nin duruma el koymasında etkili oldu.

Almanya ve Fransa Avrupa’da ABD-İngiltere ikilisine karşı ortak hareket ediyor. Rusya ile ABD arasındaki gerilim ve yaptırımlar konusunda da bu iki ülke arabulucu oldu. Almanya ve Fransa’nın İran, Rusya ve Çin’le iyi ilişkileri üzerine ABD İngiltere’yi denge unsuru olarak göreve çağırdı.

Türkiye’ye dönelim. Öne çıkan yeni aktörlere baktılınca İngiliz ekolünden geldiği görülüyor. Erdoğan’ın yerine öne çıkarılan Abdullah Gül, CHP’nin ekonomideki ismi Kemal Derviş ve HDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş.

Bu isimlerin ortak özelliği; kavgadan uzak ılımlı, uzlaştırıcı, güleryüzlü ve sempatik olmaları, demokrasiden, özgürlüklerden yana görünmeleri. Yani Erdoğan’ın tam tersi bir tablo. Böyle bir ekibin birbirine ters partilerde yer alması ilginç bir tesadüf olabilir mi?

Sonuç olarak; Irak, Suriye ve Türkiye’nin mevcut sınırları korunacak. Ancak görünmez kalemle yeni sınırların çizildiği de görülüyor. Üç ülke sınırları şeklen kalsa da, Kürt nüfus arasındaki etkileşim ve iletişim güçlenerek artacak ve Erbil görünmez başkentleri olacak. Yeni sürecin yansımaları düne göre daha olumlu gibi görünmekle birlikte, “aktörler farklı, oyun aynı” dedirtecek nitelikte. Oyunun kuralları biraz daha gevşetilecek, toplumlar nefes alacak, normalleştiklerini ve demokrasinin kazandığını zannedecekler.

İngiliz politikası budur. Kendi isteklerini öyle bir lanse ederler ki, sanki biz istiyormuşuz zannederiz…

17.06.2015