SUUDİ ARABİSTAN-İRAN GERGİNLİĞİ

BM Genel Sekreteri Ban ki-moon Yemen krizine siyasi bir çözüm bulmak için 28 Mayıs’ta Cenevre’de resmi istişarelerin başlayacağını duyurdu. New York’ta toplanan BM Güvenlik Konseyi üyeleri Yemen kriziyle ilgili tüm tarafların ön koşulsuz istişarelere katılmaları çağrısında bulundu. Suudi Arabistan ise İran’ın görüşmelerde yeri olmadığını açıkladı.

Celal ÇETİN

Suudi Arabistan ile İran arasındaki rekabetin perde arkasını, Irak’ta yayımlanan el-Beyan gazetesi analiz etti. Analizde sadece iki ülke arasındaki gerilim değil, bölgedeki sorunların kaynağı olarak ABD ortaya çıkıyor.

Anazile göre, “Kaynaklar özellikle Amerika'nın 2003 Irak saldırısından sonra İran'ın bölgede nüfuzunun artması nedeniyle birçok ülkenin kaygılandığını belirtiyor."

Araplar İran'ın Irak'ta nüfuzunun artmasının ve Batılıların iddia ettiği gibi nükleer silah elde etmeye çalışmasının ulusal çıkarlarını tehdit ettiğini düşünüyorlar. Bu nedenle Riyad bölgesel bir aktör olarak faal bir rol üstlenerek İran'ın etki alanını daraltma girişimlerinde bulundu.

Bu konuya James Martin Center for Nonproliferation Studies merkezi araştırmacılarından Jessica C. Varnum “Suudi Arabistan'ın İran'ın nükleer ilerlemesine tepkisi ve nüfuz için çekişme” isimli araştırmasında vurgu yapıyor.

Bu çalışmasının girişinde ittifaktan düşmanlığa Suudi Arabistan İran ilişkisini ele alan Varnum, "bu iki ülke arasındaki ilişkiler o kadar değişim geçirdi ki bir zamanlar birbirine yardımcı, bekli de müttefik olan iki devlet daha sonra diplomatik ilişkilerin kesilmesine kadar varan bir süreç yaşadılar" yorumunda bulundu.

Washington'daki raporlara bakılacak olursa 1979'daki İran İslam Devrimi öncesinde Şah Muhammed Rıza Pehlevi’nin İran’ı ve Suudi Arabistan ABD Başkanı Nikson döneminde Amerika ile müttefikti. Nikson doktrinine göre bölgede Amerikan müttefiki devletlerin arasında ittifak sağlanmadığı sürece barış gerçekleştirilemeyecek bir şey olarak görülüyordu.

Bu nedenle Washington bu iki ülke için askeri yardımların temel kaynağıydı. Öyle ki 1970 ve 1975 yılları arasında Amerika'dan bu iki ülkeye yapılan silah satışı bir milyardan on milyar dolara yükselmişti.

1978'de İran İslam devrimi ile birlikte Amerika İran'a askeri malzeme satışını keserken Suudi Arabistan'a satışa devam etti ve İran'ın mevcut Suudi hanedanını devirmeye çağırması üzerine iki ülke arasında çekişme başladı.

Çünkü Varnum'un da vurgu yaptığı gibi Suudi yönetimi zengin petrol bölgelerindeki Şiilerin ayaklandırılmasından endişeleniyor. Devrimin ilk yıllarında İran yönetiminin devrimi ihraç etme politikaları nedeniyle İran'ın çevre ülkelerdeki devrim hareketlerine destek vermesi ile aradaki anlaşmazlık arttı.

Buna bir de Suudi Arabistan Şiilerinin çıkarttığı sorunlar eklenince durum daha da çıkmaza girdi ve İran'ın bütün çalışmalarına rağmen o zamanki Suudi yönetimi devrilemediği gibi ülkedeki siyasi duruma etki dahi edemedi ve Suudi Arabistan'daki Şii azınlık, ülke nimetlerinden hiç yararlanamayacak duruma geldi.

Suudi Arabistan, İran-Irak savaşında Irak'ın yanında yer alınca anlaşmazlık zirveye ulaştı ve 1988 yılında Suudi Arabistan, Tahran ile diplomatik ilişkilerini kesti. İki ülke arasında artan gerilimi artıran nedenler arasına Hac sırasında İranlı hacılarla Suudi görevliler arasında çıkan sorunlar da krizi güçlendiriyor.

Çünkü Suudiler İranlı hacılara sorun çıkartmakta ısrar ediyorlar ve İranlı hacılar Suudi Arabistan güvenlik güçleri ile sürekli karşı karşıya geliyor. Hatta 1981 yılında yirmi İranlı hacının yaralanmasına neden olaylar yaşandı. Suudi yönetimi bazen İranlı hacıları kabul etmiyor bazen de sayılarına kısıtlama getiriyor.

Bu sorunlar yıllarca devam etti ve Suudi yönetimi hacılara senelerce kısıtlama koydu. İki ülke arasındaki ilişkile 1989-1997 yılları arasında Cumhurbaşkanlığı yapan Haşimi Rafsancani ve 1997 ve 2005 yılları arasında Cumhurbaşkanlığı yapan Muhammed Hatemi dönemlerinde bir nebze de olsa düzelmeye başladı.

Fakat 2005 yılında muhafazakar kökenli Ahmedinejad Cumhurbaşkanı secilince durum eski haline döndü. Bu dönemden sonra iki ülke ilişkileri gelgitler yaşamaya başladı. Ayrıca İran'ın nükleer çalışmaları nedeniyle bir çekişme söz konusu.

Bununla birlikte 4 Kasım 2007'de İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad ve Suudi Arabistan Kıralı Abdullah bin Abdülaziz'in görüşmesi gibi olumlu girişmeleri de gözden kaçırmamalıyız. Ancak bu görüşmede de taraflar Ortadoğu'da tırmanan siyasi ve etnik kriz nedeniyle elle tutulur bir anlaşmaya varamadılar. Hatta bunun yerine Suudi kralı İran Cumhurbaşkanını Arapların işlerine karışmaması ve Amerika'nın askeri tehdidini hafife almaması yönünde uyardı.

Hali hazırda iki ülke arasındaki ilişkilerin bir noktada gerginlik halinde olduğunu söylemek mümkün. Bu gerginlik ise iki ülkenin bölge sorunlarına yaklaşımlarındaki farklılıklarından ve birbirlerine şüpheyle yaklaşmalarından kaynaklanıyor.

Bu konular arasında İran'ın nükleer durumu ve Lübnan konusu en önemlileri olarak öne çıkacak gibi görünüyor. Buna bağlı olarak Suudi Arabistan'ın temel siyasetini bölgede genişleyen İran nüfuzunu kısıtlamak üzerine inşa edeceğini öngörmek mümkün.

Bu siyaseti de iki unsura dayanıyor. Bunlardan ilki yüz dolara kadar çıkan petrol fiyatları; çünkü Suudi Arabistan, İran'dan daha zengin olarak kabul ediliyor ve petrol fiyatları arttıkça da zenginleşmesi devam edecek. Suudi Arabistan'ın artan petrol fiyatları ile zenginleşmesi ve bölgede nüfuzunu artırması İran'ın ekonomik krize girmesi anlamına geliyor.

Suudi Arabistan'ın ikinci dayanağı ise Müslümanlar için iki önemli kutsal mekanı olan Mekke ve Medine'ye sahip olması ve şeriatla yönetilmesi. İran'ın bölgedeki nüfuzunun genişlemesi Suudi Arabistan'ı daha etkinin bir diplomasi takip etmeye zorluyor.

Bunu Kral Abdullah bin Abdülaziz'in "Kimsenin bizim işlerimize karışarak bunu uluslar arası arenada kullanmasını istemiyoruz” sözlerinde görmek mümkün. Aynı şekilde bunu Riyad'ın İsrail ve Filistin arasında barışı tesis etme yönündeki çalışmalarının yanısıra uluslararası meşruiyeti olan bir Filistin hükümetinin kurulma çalışmaları yapmasında da görmek mümkün.

Aynı şekilde Mekke Şubat 2007'de el-Fetih ve Hamas ararsındaki anlaşmazlıkları çözmek ve Filistin'de bir ulusal birlik hükümetinin kurulması için yapılan toplantıya sahne oldu. Filistin ve İsrail arasında herhangi bir fiili liderlik yapmaktan kaçınarak sadece mali destekte bulunan Suudi Arabistan'ın tutumunda değişiklikler olmaya başladı.

Suudi Arabistan başkanlık ettiği Arap zirvesi, diplomatik atağa geçmesenin önemli örneklerinden biri sayılabilir. Suudiler'in 2002 yılında Beyrut'ta düzenlenen barış zirvesini yeniden düzenlemesi ve bütün Arap devletlerinin katılmasını sağlaması ile diplomasi alanında önemli adım attı.

IRAK'TAKİ ETKİSİ

Irak'ta meydana gelen olaylar Suudi Arabistan'ı ya “Yeni Irak'ı İran'a bırakıp elleri bağlı durmak" ya da “Yeni Irak'ınoluşmasında faal rol oynamak" gibi iki seçenek arasında bıraktı. Suudi Arabistan Irak'ta da bölgede karşılaştığından daha büyük zorluklarla karşılaştı.

Öyle ki, beş sene boyunca neredeyse hiç etki edemedi. Irak hükümetini seçimle iş başına gelen Şiilere bırakmak zorunda kaldı. Irak'taki Sünni milis guruplarının desteklenmesi terörün ve el-Kaide'nin desteklenmesi anlamına geldiği için Suudi Arabistan'daki Şii azınlıkların tepkisine yol açtı.

Suudi Arabistan'ın karşılaştığı zorluklar Irak ile sınırlı değil. İran'ın Nükleer enerji çalışmaları konusunda da zor durumda. Her ne kadar açıktan barışçıl nükleer enerjiye karşı olmadığını söylese de, İran'ın nükleer enerjisi konusunda korkuları Batı’dan az değil. Çünkü Riyad, İran'ın sahip olacağı nükleer teknolojinin, ilerde kendileri aleyhinde kullanılabilecek bir silaha dönüşebileceğine inanıyor.

Bu nedenle Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı İran'ı Körfez’in kitle imha silahlarından arındırılması için anlaşmaya çağırdı. Fakat Suudi Arabistan bütün bu korkularıyla birlikte Amerika, Avrupa veya İsrail tarafından İran'ın nükleer enerji nedeniyle İran'a düzenlenilecek herhangi bir askeri operasyona karşı. Çünkü böyle bir saldırının sadece kendisi için değil bütün Ortadoğu için büyük bir tehlike olacağını düşünüyor.

Zira böyle bir saldırı durumunda coğrafi olarak Suudilerin petrol ticareti zarar görecek ve bu Suudi Arabistan ekonomisini kötü etkileyecek. Bununla birlikte eğer böyle bir saldırı olursa Suudi Arabistan taraf tutmak zorunda kalacak. Bu durumda Suudiler hangi tarafı desteklerse desteklesinler bir şekilde zarar görecek.

Ayrıca herhangi bir saldırı durumunda İran'ın Körfez ülkelerine en yakın şehri olan Buşehr'den Körfez ülkelerine bir radyoaktif sızma olabilir. Bunun yanında bölgede Irak saldırısı nedeniyle Amerika aleyhine oluşmuş bir halk tepkisi var. Diğer taraftan Kral Abdullah bin Abdülaziz'in “Irak işgali legal bir işgal değildir” açıklaması her ne kadar Amerikalıları kızdırsa da Suudi Arabistan'ın Amerikan ipoteğinde olmadığı algısına yol açtı.

Bu nedenle bölge ülkeleri ile olumlu ilişkiler kurma imkanı arttı. Bununla birlikte Suudilerin Washington ile ilişkilerini gözden geçirmek istedikleri gerçeğini gözden kaçırmamak gerek; ama diğer taraftan da stratejik müttefiklerini kaybetmek istemiyorlar.

Uzmanlar Suudi Arabistan'ın rolünü bölgede artıran etmenler arasında silah satışını da sayıyor. Çünkü 1999-2004 yılları arasında dünyada silah satışında yüzde 23 artış olurken, bu oran Ortadoğu'da yüzde 40'a ulaştı. Silah alan devletlerin başında da İsrail ve Suudi Arabistan geliyor. İran'ın silaha ayırdığı bütçe 6,4 milyar dolar iken Suudi Arabistan'ın silaha ayırdığı bütçe 25,4 milyar dolar civarında. 

2005 rakamlarına göre Suudi Arabistan'ın silaha ayırdığı bütçe gayri safi yurtiçi hasılasının yüzde 10’u kadar iken İran'ın ayırdığı bütçe ancak yüzde 2,5'ine tekabül ediyor. Bu rakamlar Amerika ve Çin'in gayri safi yurt içi hasılasından silaha ayırdığı bütçe ile karşılaştırıldığında dikkat çekici bulunuyor. ABD bütçesinden yüzde 4,3 oranında pay ayırırken Çin bütçesinden yüzde 4,6 oranında pay ayırdı.

Suudi Arabistan’ın üyesi olduğu Körfez Ülkeleri İşbirliği Konseyi son dört yılda silaha ayırdığı bütçeyi 55 milyar dolar artırarak 162 milyar dolara çıkardı. 2007’de ayırdığı bütçeyi 27 milyar dolara çıkartan Suudi Arabistan bu ülkelerin başında geliyor.

Suudiler 2005 yılında birçok silah anlaşması yaptılar ve Panavia Tornado IDS Fighter Aircraft isimli uçaklarını yenilediler. Suudi uçakları hedef tespitinde etkili lazer sistemiyle donatıldı.

2006 yılında Fransa ile 3,125 milyar dolarlık helikopter ve uçaksavar alımı anlaşması yaptı. Bu sene Dubai'de düzenlenen İDEX Arms Fair silah fuarında da birçok anlaşma yaptılar.

Bu sene Suudi Arabistan 50 milyar dolar civarında para harcayarak saldırı uçakları Cruse füzeleri, saldırı helikopterleri ve üç yüzden fazla tank aldı. Ayrıca F-15 uçaklarının elektronik bakımı için Data Link Solitions şirketi ile anlaşma yaptı. Ayrıca Suudi Arabistan hava savunma sistemlerini yenilemek için Amerikan Boing şirketi ile anlaştı. Bu anlaşma Suudilere toplam olarak 49,2 milyar dola mal oldu.

Suudi Arabistan'ın en göze çarpan silah anlaşması Amerika'nın imzalayabilmek için 2007 yılında kongreden izin istediği anlaşmadır. Bu anlaşmada bazı Körfez ülkeleri de vardı. Anlaşma yaklaşık 20 milyar dolar civarında bir tutara ulaşıyor.

Ekim 2007'de Amerika'dan 631 milyon dolarlık silah talep etti. Bu anlaşma ile talep edilen silahlar arasında 121 hafif zırhlı (Light Armoed Vecihles) üç savaş gemisi (50 Lav Recovery), Mobility Multipurpose Wheeled Vehicles (HMMWV)؛ türü silahlar, 240m türünden 7,62'lik makineli tüfekler. AN/PVS-7D  türünden 525 adet gece görüş dürbünü yer alıyor. Eylül 2007'de 72 adet Euro Figher Typhon türü uçakları satın aldı.

Bu anlaşma Suudi Arabistan'ın daha önce sahip olmadığı son derece gelişmiş silahları içeriyor. Bunlar içerisinde uydu vurabilen füze sistemleri ve savaş gemileri yer alıyor. Bunun yanında Amerika İsrail'e askeri yardımını, çevresindeki ülkelerin silahlanmasının artması nedeniyle, yüzde 25 oranında artırdı. Bütün bu anlaşmalar İran'ın bölgede artan nüfuzunu azaltma girişimleri olarak nitelendiriliyor.

Diğer taraftan bütün bu anlaşmalara tepkiler de geliyor. Bu tepkilerin başında Alman parlamentosundaki dışişleri komisyonu başkanın söylediği “bu, ateşe benzin dökmek gibi, bu durum bölgedeki istikrarsızlığı artıracaktır” yönündeki değerlendirmesini geliyor.

Suriye Dışişleri Bakanı ise 2007 Temmuz’unda bunu bir tehlike olarak niteledi. Ayrıca Suudi Arabistan'ın alacağı silahların Irak'taki Sünni milisleri silahlandırılmasında ve desteklenmesinde kullanılacağı şeklinde yorumlar yapılıyor. Bununla birlikte İran'ın nükleer faaliyetlerinin bölgede yarattığı korkunun azaltılmak istendiği ve İran etkisinin kırılmak istendiği belirtiliyor.

Bu anlaşmalar birkaç yönden önemli. Öncelikle 15 sene boyunca bu işe altmış milyar dolar harcayaak olması önemli. İkincisi; Suudi Arabistan'ın bu anlaşma ile ulaştığı teknolojik seviye. Typhoon uçaklarının Suudi Arabistan'a gelmesi demek, Ortadoğu'ya daha önce gelmemiş bir teknolojinin gelmesi demektir.

Suudi Arabistan'ın bu silahları almasının nedeni sadece İran'a karşı bölgede varlığını ispatlamaya yönelik değil. Suudi Arabistan, Aralık 2006'da Riyad'da Körfez İşbirliği Örgütü bünyesinde barışçıl nükleer enerjiye sahip olmak istediğini ilan etti.

Körfez İşbirliği Örgütü ise böyle bir işin yapılmasında ortak programın belirlenip ona göre hareket edilmesi yönündeki niyetini belirtti. Ayrıca Ortadoğu'yu ve Körfez'i nükleer silahlardan arındırma çağrısında bulundu ve Körfez ülkeleri liderleri uluslararası alanda oluşan korkuları bertaraf etmek için birçok girişimde bulundu.

Bunlar içerisinde Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu ile bu çalışmaların barışçıl amaçlarla atom enerjisi üretilmek için başladığını ve bunun uluslararası hukuka uygun olduğunu anlatmak için bir toplantı yaptı. Zira Körfez ülkeleri dünya kamuoyunun kendi atom enerjisi çalışmalarına İran'a baktığı gibi bakmasını istemiyor. Fakat Suudi Arabistan'ın tarihinde bir ilk olarak askeri harcamalara 27 milyar dolar bütçe ayırması atom enerjisi çalışmalarının barışçıl niteliğini şüpheye düşürüyor.

Hatta birçok strateji uzamanı Körfez ülkelerinin bu çalışmalarının askeri nükleer teknolojiye dönüşebileceği kanısında. Ayrıca mali sıkıntıların Ortadoğu'da (Mısır gibi) birçok ülkeyi nükleer enerji üretmekten alıkoyduğu bir gerçek. Fakat 2006 yılında 500 milyar dolara kadar yükselen yoğun petrol gelirleri nedeniyle Körfez ülkeleri bundan istisna edilebilir.

Körfez ülkelerinin Suudi Arabistan'ın ilanı ile uranyum geliştirme talebi içerisinde olduğu ortaya çıktı. Bunun için buna sahip olacak ülkelere ihtiyaçlarına göre dağıtım işleri ile uğraşacak, fakat Kral Abdullah'ın dediği gibi kesinlikle askeri silaha dönüştürmeyecek uranyum geliştirmelerine nezaret edecek bir konsorsiyum oluşturma planı da gündeme geldi. 

Sonuç olarak: İlk olarak İran'ın nükleer enerji çalışmaları ya da nükleer silahlar elde etme gayretleri bölgedeki diğer ülkeleri de buna itecek; çünkü istikrarsız bir bölgede varlıklarını sürdürebilmek için böyle bir şeyin zorunlu olduğu inancı yerleşmeye başladı.

İkinci olarak İran'ın nükleer teknoloji elde etmesi Müslümanların başarısı olarak görülmeyecek, Şiiler'in bölgedeki yükselişi olarak yorumlanacak ve Sünniler buna karşı kendilerine dayanak noktaları aramaya başlayacak.

Şiiler nükleer enerji noktasındaki başarılarını Müslümanlar'ın başarısı olarak anlatamadı Sünni dünyaya. Eğer İran yerine Mısır veya Suudi Arabistan bu tür başarı elde etmiş olsaydı bu daha kabul edilebilir bir durum olabilirdi.

Üçüncü olarak, Suudi Arabistan'ın silahlanmasını artırması ve Körfez ülkelerinin İran'ın nükleer çalışmalarından endişe etmesi durumunda, Körfez ülkeleri bu durumdan silah ithalatının yanında nükleer teknoloji elde etmekten başka çıkış yolu göremeyecektir ve bu ikisinin birleşimi Ortadoğu'da yeni krizlere yol açacaktır.

Dördüncüsü; Ortadoğu'da birçok ülke fazladan enerji ihtiyacı olmadığı halde sadece kendini güvende hissetmek için nükleer enerji elde etmeye çalışıyor. Çünkü nükleer enerji elde etmelerinin İran için caydırıcı bir unsur olacağını düşünüyor.

Eğer Körfez ülkelerinin bu nükleer enerji çalışmaları uluslararası arenada tehdit olarak görülmeye başlanırsa uluslararası kuruluşlar bölgeye baskı uygulamaya başlayacaktır.

21.05.2015