RUSYA “PARALELSİZ” ULUSAL GÜVENLİK STRATEJİSİNİ YENİLİYOR

Rusya Güvenlik Konseyi Başkanı Nikolay Patruşev, yeni tehditler doğrultusunda ulusal güvenlik stratejisi ve bilgi güvenliği doktrinlerini değiştireceklerini söyledi. Rusya’nın yeni ulusal güvenlik belgesinde “paralel yapı” gibi bir tehdit bulunmuyor. Tehdit algılamalarında ulusal güvenlik ön plana alınıyor.

Celal ÇETİN

Krasnaya Zvezda (Kızıl Yıldız) gazetesi için bir makale kaleme alan Patruşev, Rusya'nın ulusal güvenlik stratejisini değiştirmeye gereksinim duymasının nedenlerini anlattı.

Patruşev şunları yazdı: ''Ülkenin ulusal güvenlikle ilgili temel prensiplerini güncel duruma adapte edebilmek için stratejik planlama ile ilgili kilit belgeleri —2020 yılına kadarki ulusal güvenlik stratejisi ve bilgi güvenliği doktrinini- yenilemeye başladık.''

Patruşev bunu yapmaya neden gereksinim duyduklarıyla ilgili olarak ise 'Arap Baharı, Suriye ve Irak krizleri ile Ukrayna'daki durum sonucunda oluşan yeni tehditlerin kendilerini böyle bir çalışmaya girişmeye ittiğini' söyledi.

Rusya'nın ulusal güvenlik stratejisi 6 yıl önce dönemin devlet başkanı Dmitriy Medvedev tarafından imzalanmıştı. Ülkenin askeri doktrini ise 2014 sonunda yenilenerek Arktika bölgesindeki çıkarları öncelikler arasına taşınmıştı.

TÜRKİYE’DE EN BÜYÜK TEHDİT “PARALEL YAPI”

Türkiye de Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’ni değiştirmeye hazırlanıyor. Ancak Rusya’dan farklı olarak, AKP hükümetinin kurulmasında ve devamında büyük destek veren Gülen Cemaati, yeni belgede birinci tehdit olarak kabul ediliyor. Milli Güvenlik Kurulu’nun (MGK) hükümete tavsiye ettiği ve ‘paralel yapı’nın da içinde olduğu belirtilen güncellenmiş Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’nin (MGSB) uygulamasını hükümet yapacak.

Paralel olarak suçlanan cemaat yapılanması, AKP iktidarına büyük destek olmuştu. Zaman içinde AKP-Cemaat ittifakı çöktü ve dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, “paralel yapı”  olarak nitelediği Cemaat için, “Allah şahittir, ne istediler de vermedik... Safmışız... Aldandık”  itirafında bulunmuştu.

DOST CEMAAT NİYE DÜŞMAN OLDU

17/25 Aralık yolsuzluk tapeleri ve soruşturmalarının cemaat tarafından kamuoyuna sızdırıldığı biliniyor. Yolsuzluk iddiaları dört eski bakana kadar uzandı, Erdoğan ve AKP hükümetini çok zor durumda bıraktı.

“2013 Türkiye Rüşvet Skandalı” olarak tarihe geçen süreç, Eylül 2012 ve Şubat 2013'teki bir dizi ihbarla başladı. 17 Aralık 2013 günü Cumhuriyet Savcısı Celal Kara'nın gözaltı talimatları ve ilgili mahkemelerin arama kararlarının yerine getirilmesi ile kamuoyunun duyduğu, İstanbul Emniyet Müdürlüğü Organize Suçlarla Mücadele ve Mali Şube Müdürlüğü ekipleri tarafından gerçekleştirilen, aralarında iş adamları, bürokratlar, banka müdürü, çeşitli düzeyde kamu görevlileri ve AKP Hükümeti kabine üyesi dört bakan ile üç bakan çocuğunun olduğu kişiler hakkında "rüşvet, görevi kötüye kullanma, ihaleye fesat karıştırma ve kaçakçılık" suçlarını işledikleri iddiasıyla yürütülen soruşturma büyük yankı yarattı.

Bazı kamu kurumlarına ve savcılığa yapılan rüşvet, görevi kötüye kullanma ve ihalelere fesat karıştırma ihbarı üzerine 13 Eylül 2012, 21 Eylül 2012 ve 14 Şubat 2013 tarihlerinde soruşturmalar başlatıldı. Başsavcılık tarafından görevlendirilen Cumhuriyet Savcısı Celal Kara'nın talimatı üzerine, 17 Aralık 2013 tarihinde şüphelilerin ev ve işyerlerinde arama yapılarak ele geçirilen çeşitli eşya ve paralara el konuldu. Dönemin İçişleri Bakanı Muammer Güler'in oğlu Barış Güler, dönemin Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan'ın oğlu Kaan Çağlayan, dönemin Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar'ın oğlu Oğuz Bayraktar, işadamı Ali Ağaoğlu, Halkbank genel müdürü Süleyman Aslan ve Rıza Sarraf gözaltına alındı.

İlerleyen günlerde soruşturma dosyasıyla ilgili bir takım bilgiler medyaya sızdı. Buna göre işadamı Rıza Sarraf'ın soruşturmanın kilit ismi olduğu, bürokraside dört bakan ile geliştirdiği ilişkiler ve rüşvet çarkı sayesinde kara para aklama, altın kaçakçılığı gibi bir takım suçlar işlediği öne sürüldü. Ayrıca soruşturmada üç bakan çocuğu hakkındaki suçlamaların, "rüşvet almaya ve vermeye aracılık etmek" olduğu iddia edildi.

Soruşturma kapsamında gözaltına alınan 71 şüpheliden 24'ü çıkarıldıkları mahkemece tutuklandı, 38'i de adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı.

18 Aralık 2013'te İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, soruşturma dosyasının geniş olduğu ve fazla iş yükü gerektirdiği gerekçeleriyle, soruşturmaya ek 2 savcı daha atadı ve savcılar arasındaki herhangi bir ihtilaf durumunda soruşturmaya ilişkin kararların 2'ye 1 çoğunlukla alınması talimatını verdi.

Şüpheliler arasında bulunan İçişleri Bakanı Muammer Güler, Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan, Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar ve Avrupa Birliği Bakanı Egemen Bağış hakkında cezai kovuşturma yapılabilmesi için hazırlanan fezlekeler, TBMM'ye gönderilmek üzere Adalet Bakanlığı'na sunuldu.

25 Aralık'ta Savcı Muammer Akkaş yolsuzluk ve rüşvet iddiasıyla başlattığı soruşturma kapsamında Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan'ı şüpheli sıfatıyla ifadeye çağırmak üzere bir belge hazırladı. Ancak, Emniyet Müdürü Selami Altınok, gözaltı ve arama talimatını, gerekçe ve delillerinin yetersizliği nedeniyle geri çevirdi. Yeni atanan İçişleri Bakanı Efkan Ala'nın, Erdoğan'ların evinin çevresine Özel Tim yerleştirerek olası gözaltına almaları engellediği basına yansıdı.

Tutuklanan şüpheliler, 28 Şubat 2014'te serbest bırakıldı. "Hükümet yargıyı kendine bağladı" yorumları yapılan tahliyelerle ilgili olarak Başbakan da "adalet yerini buldu" şeklinde açıklamada bulundu.

Başlatılan soruşturmaya Bakan, bürokrat ve kamuoyunun yakından tanıdığı kişilerin adları karıştığından, özellikle ilk günlerde kamuoyunda ve Türk ekonomisinde deprem etkisi izlendi. Borsada sert düşüşler yaşanırken dolar ve avro yükseldi. Bilhassa gözaltı görüntülerinin, özellikle de şüphelilerin evlerinde ele geçirilen yüksek miktarlardaki paraların görüntülerinin medyaya sızmasıyla adı geçen Bakanlar ve Hükümet eleştirilerin odağına oturdu.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan başlatılan soruşturmayı, hükümeti ve ekonomiyi zor duruma düşürmek amacıyla yapılan bir operasyon olarak nitelendirdi ve gözaltıların seçime az bir zaman kala yapılmasına dikkat çekti. Ayrıca kısa süre önce Gülen Hareketi'yle, dershaneler hakkında yapılacak olan düzenleme sebebiyle gerginlik yaşayan hükümet, soruşturmaların bu gerginlikle ilgili olduğunu ve Yargı ile Emniyet'te bulunan Gülen hareketine bağlı personel tarafından, yine Gülen Hareketi'nden gelen talimat üzerine bu soruşturmanın başlatıldığını iddia etti.

İlerleyen günlerde, soruşturmanın bir siyasi operasyon olduğunu iddia eden ve kendi oy tabanında bulunan Gülen Hareketini hedef gösteren hükümet yetkilileri, hareketin yürütme ve yargı içine sızdığını ve bir "paralel devlet" hüviyetini aldığını iddia etti. Gözaltıların başlamasından kısa süre sonra da, iddia edilen paralel devlet yapılanmasına önlem gerekçesiyle Emniyet'te, Yargı'da ve TİB, TRT, BDDK gibi bazı kamu kurumlarında birçok personel görevden alındı veya personelin görev yeri değiştirildi. Hükümet, soruşturmanın gizliliği prensibinin hiçe sayılarak soruşturma bilgilerinin basına sızdırılmasını da eleştirdi.[kaynak belirtilmeli]

Gülen Hareketi adına yapılan açıklamalardaysa hükümetin kendilerini hedef göstermesi eleştirildi. Hükümetin, soruşturma sebebiyle bozulan siyasi gücünü korumaya yönelik bir komplo teorisi çabasında olduğu, soruşturmalarla hiçbir ilgilerinin olmadığı ve şayet iddia edildiği şekilde bir paralel devlet yapılanması varsa, üzerine gidilmesinin gerekli olduğu ifade edildi. Ayrıca kamudaki görevden alma, görev yeri değişiklikleri ve meslekten ihraçların hukuka aykırı olduğu ve mensuplarına yönelik bir "cadı avı" hüviyetine büründüğü iddia edildi. Başbakan Erdoğan, katıldığı bir mitingde bu iddiayı "ihanet edenlerin görevlerini değiştirmek cadı avıysa, biz bu cadı avını yapacağız, bunu da bilin" şeklinde yanıtladı.

5 Ocak'ta medyada yer alan ve bir MİT belgesine dayandırılan habere göre, söz konusu bakanlarla Rıza Sarraf'ın ilişkide olduğu ve bunun hükümeti güç duruma düşürebileceği MİT tarafından sekiz ay önce Başbakan'a rapor edilmişti.

Soruşturmanın ardından Gezi Dayanışması ve sendikalar tarafından protesto eylemleri düzenlenmiştir.

İçişleri Bakanlığı'nca, savcılığın gözaltı ve mahkemenin arama kararlarını yerine getiren adli kolluk amir ve memurlarının önemli bir kısmının görev yerleri değiştirildi, görevden alındı veya meslekten ihraç edildi. 29 Ocak 2014'te soruşturma savcısı Celal Kara, 11 Şubat 2014 tarihli HSYK kararnamesi ile de, soruşturma iznini veren İstanbul Cumhuriyet Başsavcıvekili Zekeriya Öz'ün aralarında bulunduğu 166 hâkim ve savcının görev yeri değiştirildi.

Celal Kara 16 Ocak 2015'de soruşturma nedeniyle açığa alındı. Kara, 24 Ocak 2014'de Can Dündar ile yaptığı söyleşide Rıza Sarraf'ın lider sıfatıyla örgütün faaliyetleri kapsamındaki tüm suçlardan sorumlu olduğunu, polis fezlekelerinde ve Meclis’e yollanan bilgi notunda yer almasa da dönemin başbakanı Erdoğan'ın da işin içinde olduğunu düşündüğünü söyledi: "Dönen işlerin Başbakan’dan habersiz, bilgisiz ve izinsiz dönmesine imkan ve ihtimal yok. Telefon konuşmalarına, aralarındaki diyaloglara bakınca kesinlikle diyorsunuz ki, perde arkasından bu işlere yol ve izin veren, Başbakan’dır."

Egemen Bağış Avrupa Birliği Bakanlığı görevinden alındı. İçişleri Bakanı Muammer Güler, Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan, Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar bakanlık görevlerinden istifa ettiler.

Bayraktar ayrıca yaptığı bir açıklamayla, Başbakanı eleştirerek milletvekilliğinden de istifa ettiğini duyurdu: “Soruşturma dosyasında var olan ve onaylanan imar planlarının büyük bir bölümü Sayın Başbakan'ın talimatıyla yapıldı. Bu minval üzere bakanlıktan ve milletvekilliğinden istifa ettiğimi açıklıyorum. Bu milleti ve vatanı rahatlatmak için sayın Başbakan'ın istifa etmesi gerektiğine inandığımı ifade ediyor, yüce milletime saygılar sunuyorum.”

Meclis’te yapılan oylamada AKP’li milletvekillerinin oyları ile 4 bakan Yüce Divan’e gitmekten kurtuldu.

06.05.2015