KURTULMUŞ’UN MİLLİ İRADE - YARGI KARMAŞASI

AKP’nin hukuka, yargıya yönelik uygulamaları artık hemen tüm kesimler tarafından eleştiriliyor. Başbakan yardımcısı Numan Kurtulmuş geçtiğimiz aylarda öyle bir laf etti ki, AKP’nin yargıya bakış açısını ortaya koyması açısından ibret vesikasıdır. Bir başka önemli yönü de, akademik kariyer sahibi birinin böyle bir değerlendirmede bulunmasıdır.

Celal ÇETİN

Numan Kurtulmuş, 12 Ekim 2014 tarihinde yapılan HSYK seçimleri öncesi açıklamalarda bulundu. Açıklamasında öyle bir laf etti ki, neresinden tutsanız elinnizde kalıyor.

“Yargı bağımsız olacak ama, yargı bağımsızlığı millet iradesinin üzerine çıkamaz. Hukuk da milli iradeyi yok sayamaz.”

Neresinden başlasak?

Önce milli irade ve yargı kavramını birbirine karıştırmasından başlayalım.

Milli irade, demokrasilerde ve parlamenter sistemlerde asli unsurdur. Milli irade halktır. Ancak milli iradenin tecellisi, halkın temsil yetkisini seçtiği insanlara devretmesidir. Halktan vekalet alan temsilciler, parlamentoda halk adına yasama yetkisini kullanır. Yani halk adına yasa yapan milli irade değil, onun vekilleridir.

Vekil dediğimiz insanlar, adı üstünde insandır. Yanlış yapar. Nefsinin, menfaatlerinin esiri olabilir. Yasalara, hukuka, vicdana aykırı yollara sapabilir. Ki, geçmişte buna benzer deneyimler bu ülkede yaşandı, hala yaşanıyor. Kişiye özel ama kamu yararına aykırı kanunlar dün nasıl çıktıysa, bugün de çıkıyor.

İşte bu noktada yargı denetim yetkisini kullanmak zorunda kalabilir. Yargı, kamu menfaatini kişisel menfaatlerin üstünde tutmakla sorumludur. “Yargı milli iradenin üstünde değildir” demek, “milli iradenin vekalet verdiği kişiler yargının denetimi dışında olmalıdır” demektir. Ki; demokrasinin, hukunun hakim olduğu hiçbir ülkede buna izin verilemez.

Denetim yetkisi ve bağımsızlığı sadece demokratik sistemlerin değil, İslam’ın da temelini oluşturur. Allah’ın kesin emirlerinden biridir.

Bugün AKP’nin referans aldığını iddia ettiği İslamiyet’te ve Osmanlı imparatorluğu’nda denetim yetkisi ve bağımsızlığı tam olarak kullanıldı.

İslamiyet’te meşveretin önemi çok büyüktür. Meşveret, yapılacak işler konusunda ehil olan kişilere danışmak, onlardan görüş almaktır. Şura ve istişare kelimeleri de aynı anlamda kullanılır.

Hz. Peygamber (asm), kendi görüşlerini dikte ettiren biri değildi. Hemen her konuda ashabıyla meşveret eder, onların görüşlerini alırdı. Ebu Hüreyre, Resulullah'ın bu yönüyle ilgili olarak şu tespitte bulunur: “Ben, Resulullah’tan daha fazla arkadaşlarıyla meşveret eden birini görmedim.”

Halifelik makamı da bir denetim mekanizmasıdır. İslam’ın doğru algılanması ve yaşanmasını denetler.

Osmanlı İmparatorluğu’nda kadılık makamının gücü ve etkinliği ise tartışılmazdır. Padişahı bile huzuruna getirtip yargılayabilecek kadar bağımsızdır. Padişah bile kadılık makamına, yani adalete, hukuka müdahale etmemiştir.

Yeniden Numan Kurtulmuş’un açıklamasına dönelim. Yargı, yani denetim kavramı İslam’da ve Osmanlı’da bile bu kadar önemliyse, siz nasıl olur da tersini savunabilirsiniz?

İslam, hukuk, adalet, milli irade gibi kavramları Peygamber efendimiz ve Osmanlı padişahları bilmiyordu siz biliyorsunuz, öyle mi?

Allah meşverete, istişareye ve dolaylı denetime önem verirken siz önemsiz buluyorsunuz, öyle mi?

Siz İslam’ı, Osmanlı’yı savunduğunuzu söylüyorsunuz, öyle mi?

Ve bizlerin de bunlara inanmamızı bekliyorsunuz, öyle mi?

Sizin mantığınızla hareket edersek, halifelik makamına da gerek yok. Osmanlı’daki kadılık makamı da gereksizdi.

Bu sözleri hayatında kitap okumamış cahil biri söylese, cehaletine verilebilir. Ancak profesör unvanlı, okumuş-yazmış biri söylüyorsa, cehaletle açıklanamaz. Başka bir sebebi olmalı…

02.05.2015