CUMHURİYET TÜRKİYESİ’NİN “B PLANI” BAŞARILI OLDU

Türkiye tarihinde görülmedik ölçüde organize bir saldırıya uğramıştı. Bir yandan Türk halkının cehaletinden faydalanılarak Allah’ın İslamı’nın içi boşaltılarak yerine Vahabilik yerleştiriliyor, diğer yandan etnik çatışmaya sürükleniyordu. Bu noktada Türk Milleti’nin ve binlerce yıldan bugüne süzülerek gelen devlet geleneğinin karşı atağı, devletin ve milletin geleceğini belirleyecekti. Ve B planı devreye sokuldu.

Celal ÇETİN

Türkiye Cumhuriyeti, “Sevr anlaşmasını yırtıp atarak” 1923 yılında varlığını tescil ettirdi. Ancak Sevr her ne kadar yırtılıp atılsa da, Sevr’in mimarları vazgeçmedi. Silahla uygulatamadıkları Sevr tohumlarını Türk halkının “cehalet-muhafazakar yapı” bileşkesini kullanarak bu topraklara ekmeye devam ettiler. Tarikat-cemaat kıskacındaki kesimler, Cumhuriyet’in tüm kazanımlarını redderek “muhafazakarlıklarını koruma bahanesiyle” şeyhlerin müridlerin peşinden gitmeye devam ettiler.

Cumhuriyet, Türk’ün muhafazakar yapısı ile “çağdaş muassır medeniyet yolunda” attı adımlar, kadınıyla, erkeğiyle, genciyle, çocuğuylaTürk halkına sağladığı kazanımlar ne yazık ki bu kesimleri yolundan çeviremedi.

Bunu bir ölçüde anlamak mümkün.

Yüzlerce yıllık geçmişin birikimini üç-beş yıl içinde silmek, yerine özünü koruyarak çağdaş değerleri koymak kolay değildi. Her ne kadar Çanakkale’de, İstiklal Savaşı’nda bu halk “yedi düvele karşı birleşmişse” bu, Mustafa Kemal’in başarısıydı. “Yedi düvelin geldikleri gibi gitmeleri sağlandıktan sonra”, demokratik, laik, hukuk devleti olarak Cumhuriyet Türkiyesi ekonomik kalkınmasına ağırlık verdi.

Atatürk’ün ilke ve inkılaplarının kabulü de geçmişten gelen birikimlere bağlı olarak zaman aldı. Ama Mustafa Kemal Atatürk’e güvenin sonucu olarak genel kabul gördü.

DEVLETİN HASSAS DENGELERİ

Devleti oluşturan irade, bıçak sırtı hassas dengeleri hiçbir zaman gözardı etmedi. Özellikle ölüm-kalım savaşının verildiği günlerde işgal güçlerinin gönüllü uşaklığını yapan birtakım tarikat-cemaat yapılanmalarının yeraltına çekildiklerini ama faaliyetlerine devam ettiklerini biliyordu.

Devletin savunma refleksi bu tehlikeyi sürekli takip etti. Milli Güvenlik Siyaset belgelerinde irtica tehlikesi, bölücülük tehlikesi ile ilk iki sıralarda yer aldı.

Bir yandan devlet güvenliği ön planda tutulurken diğer yandan devletin kuruluş felsefesine bağlı kalındı. Yani “demokratik, laik hukuk devleti” ilkelerine…

Cumhuriyet’in beklenen sonuçları vermediğini iddia edenlerin bir gerçeği görmesi gerekiyor: Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti, yıkılan bir imparatorluğun sadece borçlarını devralmadı. Savaş yorgunu bir halkın sosyal, dini, ekonomik parçalanmışlığını, çökmüşlüğünü, ruhsal travmalarını da devraldı. Kaybolan devlet otoritesinin boşluğunu dolduran tarikat-cemaat yapılanmalarının, etnik-mezhep çatışmalarının, feodal yapıların altında ezilen bir toplumdan geri kalanlarla yeni bir devlet kuruldu.

Devletin kuruluş felsefesi ne kadar güçlü ve sağlıklı olursa olsun, devlet çatısı altında yaşayanlar sağlıklı değilse, sorunlarla başetmek zorlaşır. Bu sorunlar devlet için ne kadar olumsuz şartlar doğuruyorsa, Sevr’in mimarları için bir o kadar olumlu şartlar sunuyordu. Ve sözkonusu mimarlar bu şartları kullanma konusunda çok maharetlidir.

VAHABİLİK İSLAM’IN YERİNE GEÇTİ

Sevr’in mimarları için iki önemli silah vardı. Cehalet ve dini hassasiyetler.

Birinci Dünya Savaşı’nda Arap coğrafyasında bu iki silahı başarıyla kullanan mimarlar, Türkiye Cumhuriyeti’nde de yine aynı silahlara başvurdular. Devlet sistemi cumhuriyetin kuruluş felsefesi doğrultusunda varlığını sürdürürken, alttan alta “dini cehalet” güçlendirildi.

Türkiye’deki proje Ilımlı İslam, Yeşil Kuşak, Arap Baharı gibi uluslararası boyutlu projelerle paralel yürütüldü. Küresel çapta uygulanan planlar öylesine incelikle hazırlanmıştı ki; Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin tek başına buna karşı koyabilmesi mümkün değildi. Ortadoğu ve Afrika’da 22 ülkenin sınırlarının değiştirilmesini öngören BOP gibi büyük ve stratejik projeler sadece Türkiye’yi değil, Rusya’dan İran’a, Çin’den Avrupa’ya kadar dünyayı yeniden dizayn etmeyi amaçlıyordu. Kullanılan taktik aynıydı. Etnik ve dini ayrıştırmaya giderek ulus devletlerin küçültülerek bölgesel etkinliklerinin ortadan kaldırılması.

B PLANI DEVREDE

Türkiye tarihinde görülmedik ölçüde organize bir saldırıya uğramıştı. Bir yandan Türk halkının cehaletinden faydalanılarak Allah’ın İslamı’nın içi boşaltılarak yerine Vahabilik yerleştiriliyor, diğer yandan etnik çatışmaya sürükleniyordu.

Arap Baharı ile Ilımlı İslam projesi çerçevesinde iktidara getirilen hükümetlere ihtiyacı olan insan malzemesi, Vahabiliği Müslümanlık zanneden kitlelerden sağlanıyordu. Bu dönüşüm Ilımlı islam’ın gereğidir.

Bu noktada Türk Milleti’nin ve binlerce yıldan bugüne süzülerek gelen devlet geleneğinin ne yapacağı önem kazandı.

Ya değişime direnecek, ama başarısız olacak veya B planını devreye sokacaktı.

İkinci seçenek tercih edildi.

Bu plan, Türk devlet geleneğinin ve Türk Milleti’nin özelliğini ortaya koyuyor. Binlerce yıldan bugüne miras kalan devlet yapısının derinliğidir. ABD ve Batı'nın göremediği bir gerçeği görebilme yeteneğinin sonucudur bu plan. Arap-Vahabi zihniyetine güvenilemeyeceği ve onlarla plan yapılamayacağı gerçeği. 

Muhafazakarlık ve İslamiyet adına İslam dışı akımların peşinden giden kesimler tüm çabalara karşın güçleniyorsa, o zaman müdahale etmeyeceksin. Bu ülkenin birkaç on yılını feda ederek iktidara gelmesine ve kendisini tüketmesine izin vereceksin.

Türk devlet hafızası, Arap coğrafyasının yüzyıllardır emperyalizmin neden uşağı olduğunu, neden demokrasi, insan hakları gibi kavramları kabul etmediğini iyi biliyor. Türk Milleti’nin temel değer yargıları ile Arap-Vahabi anlayışının bağdaşmadığını da iyi biliyor. Her ne kadar Arap-Vahabi akımların etkisinde kalsa da, gerçek yüzlerini yaşayarak gördükçe “sorgulayacağını, Allah’ın İslamı’na ve özüne döneceğini” de biliyordu. Bunun için belli bir zamana ihtiyaç vardı sadece. Ve Türk devlet yapısı bu zamanı tanımaya karar verdi.

Ortadoğu’daki gelişmeler B planının haklılığını ortaya koydu. Arap Baharı ile iktidara gelen yönetimler, İslam’la bağdaşmayan yolsuzluk, insan haklarına aykırı icraatlar ve şımarıklıkları ile bölgeyi daha büyük bir kaosa sürüklediler. Bu arada Batı emperyalizminin Irak ve Suriye gibi ülkelerde yol açtığı kaos ortamında radikal İslami terör grupları etkinliklerini artırdı.

Ve bölge öyle bir hale geldi ki; İslam kimlikli hükümetler, terör örgütleri ve etnik-mezhep ayrışması tüm dünya için başa çıkılamaz bir tehdit unsuru oldu.

Din temelli sistemlerin başarılı olamayacakları, daha önemlisi demokrasi, hukuk, insan hakları gibi değerler için tehdit unsuru olduğu, bu değerler kaybedildiği zaman nasıl bir vahşet, yolsuzluk, hırsızlık sürecinin yaşandığı tecrübeyle görüldü.

Artık bölgede çok uzun süre mezhep temelli iktidarların kurulması mümkün değil.

Türkiye’de 92 yılda adım adım hedefine yürüyen radikal İslami kesim, 13 yıl içinde tüm kazanımlarını yitirdi. Bunu kendileri başardı. Geride kalan 13 yıl, kullandıkları tüm argümanların çökmesine, inandırıcılıklarının kaybolmasına yol açtı. Hıristiyanlığın yüzlerce yılda veremedikleri zararı tarikat/cemaat maskeli yapıların, dindar/muhafazakar kesimlerin vermesi sağlandı. Bu gerçeğin AKP'ye oy verenler de farkına vardı.

Etnik bölünme tehlikesine gelince. Bölgede sınırların değiştirilmesi projesi de Ilımlı İslam projesi gibi rafa kaldırıldı. Irak, Süriye ve Türkiye’nin sınırları değişmeyecek. Bu gerçeğin Kürtçüler de farkında.

B planını devreye sokan devletin, çok gizli devlet sırlarını başka yerlere taşımadan kozmik odasının kapılarını açması da beklenmemeli.

Sonuç olarak; Türkiye’nin bundan sonraki restorasyon dönemi dahil iki adet on yılına malolsa da, devletin kurumlarının yara almasına yol açsa da, millet birkaçyüz milyar dolarını kaybetse de stratejik B planı işe yaradı. Bu bedeller zamanla yerine konabilir ama, yeni bir devlet kurmak mümkün değil.

10.04.2015