DEĞİŞEN DENGELERİ VE YALNIZ KALAN ERDOĞAN

İsrail’den Mısıra, Washington’dan Moskova’ya, Suriye’den Suudi Arabistan’a kadar pek çok aktörün içinde yer aldığı planlar, projeler tamamen değişiyor. Bölgeden başlamak üzere küresel çapta yeni bir süreç başladı. Dünün mağlupları bugün galip, dünün galipleri bugün mağlup durumda. Yeni sürece uyum sağlayanlar ayakta kalırken direnmeye çalışanların tasfiyesi kaçınılmaz görünüyor.

Celal ÇETİN

İsrail Başbakanı Benyamin Netenyahu ABD’deki Cumhuriyetçi Parti ile kurduğu siyasal müttefiklikle Başkan Obama yönetimine karşı bir koalisyon sergiliyor.

İsrail sağı ve ABD sağı arasındaki siyasal yakınlaşmada ortak hedef Obama’nın Ortadoğu politikaları olarak öne çıkıyor.

Üstelik Başkan B.Obama’nın görev süresinin 2017’de sona erecek olması, Ortadoğu’da terörle mücadele stratejisini ve barış için atılacak adımların hangi seyirde götürüleceği konusunda endişe yaratıyor gibi görünse de; "Siyonizmin gücü Kapital küresel kapitalizmi, ABD’nin İsrail’in güvenliğine yönelik taahhüdü Ortadoğu’yu belirliyor" esası doğrultusunda herşey bir şekilde aslına yürüyor.

İsrail’de erken seçim kampanyası sürecinde Başbakan Netenyahu’nun, işte ne ABD-İsrail ilişkileri, ne iki devletli çözüm, ne İsrail’in demokratik devlet yapısıyla ilgili mangalda kül bırakmayan söylemleri giderek geride kalıyor.

ABD Savunma Bakanlığı 1987 tarihli "İsrail ve NATO Ülkelerine İlişkin Kritik Teknolojik Değerlendirme" başlığını taşıyan bir raporu açıklarken; ilk defa İsrail ile ABD arasındaki gizli askeri işbirliğini detaylı bir şekilde ortaya koyuyor.

Rapor, daha o tarihte İsrail’in nükleer teknolojisinin ABD’nin Los Alamos, Lawrence Livermore ve Oak Ridge laboratuvarlarıyla eşit düzeyde olduğu belirtiyor.

Açıklamanın ABD ve Rusya ilişkilerinde soğukluk yaşandığı, İran ile nükleer görüşmelerde ilerleme sağlandığı haberlerinin geldiği, Ortadoğu’da aşırılık ideolojisi ve mezhepsel-etnik ayrılıkların yok edilmeye çalışıldığı ve İsrail’in güvenliğinin beklemeye kaldığı bir dönemde yapılması; bir taraftan İsrail’in gücünü göstermesi, öte yanda bugüne kadar ilgili anlaşmalar çerçevesinde nükleer gücünü deklere etmeyen İsrail’i Uluslararası Atom Enerjisi ve BM Uluslararası Hukuk çerçevesinde zor duruma sokuyor.

Bir diğer hukukî sorun,Filistin Yönetiminin kesintiye uğrayan İsrail-Filistin barış görüşmelerinin hemen ardından birçok uluslararası adalet kurumuna üyelik başvurusu yapması ve geçtiğimiz günlerde Filistin’in Uluslararası Ceza Mahkemesinin üyesi olması halidir.

Filistin 25 Temmuz 2014’te İsrail ordusunun Gazze şeridinde işlediği savaş suçu ile ilgili Uluslararası Ceza Mahkemesine şikayet başvurusu yapmıştı.

İsrail sömürgecilikle suçlanmış, otomatik olarak bir dizi muhafazakar önlemin alınması ve yabancı şirketlerin işgal bölgesinde yer alan İsrail şirketleri ile ticaretinin önlenmesi talep edilmişti.

İsrail ise misilleme yaparak milyonlarca dolar tutan Filistin Yönetimi adına topladığı vergilerin Filistin maliyesine aktarımını dondurmuştu…

Şimdi Yedioth Aharonot Gazetesi’ne göre İsrailli ve Filistinli yetkililer gizlice toplanmış, toplantıda alınan gizli bir karara göre, İsrail’in söz konusu bu fonları serbest bırakması karşılığı, Filistin tarafı da Lahey’deki mahkemede İsrail aleyhine dava açmaktan vazgeçmiştir.

Bütün bu gelişmeler alttan alta İsrail ile Filistinliler arasında sağlanacak iki devletli barış anlaşmasının desteklendiği anlamında algılanıyor ve barış için umutları yükseltiyor.

Nitekim İsrail’in güvenliği ile ilgili başka adımlarda atılıyor. İşte İran’ın nükleer silah ele geçirmesinin önlenmesine ilişkin Lozan’da süren müzakerelerde İran’ı ebediyen nükleer silahtan men edecek nihai anlaşmanın 30 Haziran’a kadar imzalanması bekleniyor.

İsrail İran’la yapılacak olan anlaşmaya mesafeli davranırken, Başbakan Netanyahu tarafından hükümet üyeleri adına yapılan açıklamada, "kabinenin bu anlaşmayı oy birliği ile reddettiği" belirtiliyor.

Ama Netenyahu bir yandan da ülkesinin varolma hakkının nihai anlaşmaya yazılmasını, İran’ın da ülkesinin varolma hakkını tanımasını istiyor.

26. Arap Birliği Zirvesi’nde, barışa yönelik bölgesel bir güvenlik tehdidi durumunda devreye girmek üzere birleşik bir Arap gücü kurulmasında mutabakat sağlandı.

Bu suretle Ortadoğu’da Sünni-Şii eksende "Ordulaşma" sağlanırken, hem İsrail’in müttefiki Arap’ların ‘Milli Güvenliği’ hem de İsrail’in Şii Ordusuna karşı güvenliğinin teminata alınması öngörülüyor.

ABD ön cephedeki ortaklarını destekleyerek Suriye ve Irak’ın yeniden resmedilmesi, İslamcı teröristlerle mücadele edilerek bölgede kök salmış aşırılık ideolojisi ve mezhepsel-etnik ayrılıkları yok etmeye çalışıyor.

Bir taraftan da Suriye hükümeti temsilcileriyle muhalifleri; Suriye’nin egemenliğinin korunması, uluslararası terörizmle mücadele edilmesi, Cenevre Mutabakatı temelinde siyasal çözüm sağlanması, Suriye’nin geleceği demokratik yollarla halk tarafından belirlenmesi, ülkeye dış müdahaleye izin verilmemesi, devlet kurumlarının işlevlerinin korunması, hukukun üstünlüğü, vatandaşların eşitliği ve toplumsal barışın sağlanması, Suriye’de yabancı askeri güç bulundurulmaması esasları çerçevesinde Moskova’da ikinci kez bir araya getirecek ‘Suriye Krizi İstişare Toplantıları’ da başlıyor.

Mısır Cumhurbaşkanı Sisi ise ABD ve İsrail’in desteğinde Müslüman Kardeşler örgütünün tüm faaliyetlerini yasaklandı.

Diğer Arap ülkelerinde de yasaklatmaya çalışırken,HAMAS örgütünü de terör örgütü olarak ilan etmiş bulunuyor.

Ama bir taraftan da Sina yarımadasında IŞİD’in ve Ensar’uş Şeria gibi terör örgütlerinin saldırılarına uğruyor.

Öte yanda başta Müslüman Kardeşler örgütüne karşı uyguladığı politikalar nedeniyle başta Türkiye olmak üzere İslamcı Arap ülkelerinin de tepkisini çekiyor, Arapların lideri olmak meşruiyetinde sıkıntılar yaşıyor.

Mısır Arap dünyasının lideri olarak meşruiyetini ararken, ekonomik desteği Fars Körfezi Arap ülkelerinden karşılayabilmesi için Fars Körfezi İşbirliği Teşkilatı lideri Suudi Arabistan’ın referansını aldığı görülüyor.

Suudi Arabistan da zor şartlardan geçiyor; Yemen’de Husiler güçlendi, İran nükleer programı ile ilgili süren müzakelerde ABD ile yakınlaştı.

Bu durumda Suudi Arabistan, ABD ve İsrail’in Ortadoğu’da Terörle Mücadele Stratejisine güçlü destek vererek o yönde politikalara zorlanıyor.

Suudi Arabistan’ın özgül ağırlığı Ortadoğu’da Terörle Mücadele Stratejisi yürütülürken onu bölgesel eksenlere eşit mesafede kalmasını engelliyor.

O yüzden, Suudi Arabistan bir süre İŞİD gerekli görevleri ifa edinceye kadar Türkiye-Katar ekseninde kalacaktır ama bir süre sonra Mısır eksenine katılmaktan başka çaresi bulunmuyor.

Yeni Kral Selman’ın Mısır Cumhurbaşkanı Sisi’yi destekleyeceği, Müslüman Kardeşler örgütü ve giderek İŞİD benzeri aşırı İslamcı akımları düşman sayacağı, ülkesini giderek liberal Arap projesine dayandıracağı anlaşılıyor.

Bölgenin diğer ülkesi olan Türkiye ise değişime direnmeye çalışarak yalnızlaşıyor. Aslında Türkiye’yi yalnızlaştıran, 13 yıldır uyguladıkları dış politikası çöken AKP hükümeti ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan.

AKP hükümeti ve Erdoğan ya değişim-dönüşüm sürecine uyumlanacak, veya yoldan çekilecek…

07.04.2015