DEĞİŞEN KÜRESEL DENGELER, AKP’NİN VE ERDOĞAN’IN DURUMU

İran ile 5+1 ülkelerinin sürdürdüğü nükleer müzakerelerde taraflar nihayet "başarı" olarak nitelendirilen bir noktaya ulaşmayı başardı. Ancak başarı pastasından kimin büyük payı aldığı üzerindeki tartışma devam ediyor. Uzmanlara göre İran’ın şahsında Rusya ve Çin bölgedeki etkinliğini tescil ettirdi. Değişen şartlar Türkiye’ye tarihi fırsat sunarken hükümetin ve Erdoğan’ın durumunu tehlikeye düşürüyor.

Celal ÇETİN

Nihai anlaşmanın yazılması için son tarih olarak 30 Haziran’ın belirlenmesi, tarafların bu yeni aşamada üç ay daha görüşmelere devam etmesi ve nihai mutabakatın sağlanması konusunda anlaşmaya varıldığı açıklandı.

Anlaşmazlık konuları "santrifüj sayısı, ağır su reaktörlerinin durumu, nükleer işbirliği, yaptırımların kaldırılması ve sermaye piyasalarına katılma tarihinin belirlenmesi, Fordow ve Natanz nükleer tesislerinin faaliyetleri" olarak sıralanıyordu.

Esasen, nükleer silaha sahip olmak için yüzde 20 oranından daha yüksek oranla zenginleştirilmiş uranyum başlangıç noktası olarak kabul ediliyor, ancak etkili bir nükleer silaha sahip olmak için yüzde 90 zenginleştirilmiş uranyuma ihtiyaç bulunuyor.

Üstelik Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu, İran’ın uzlaşma uyarınca yüzde 5 zenginleştirilmiş uranyum gaz stoğunu düşürdüğünü, İran’ın bir atom bombası imal edebilmesi için gereken nükleer zenginliğe sahip olmadığını, çünkü nükleer maddelerin büyük kısmını nükleer yakıta dönüştürüldüğünü, sonuçta İran’ın nükleer bomba yapma niyetinin olmadığının anlaşıldığını rapor etmişti.

Rağmen Batı müzakerelerde, İran’ın uranyum zenginleştirme oranını yüzde 5’in altında tutması, elinde bulundurduğu uranyum zenginleştirme işleminin yapıldığı 10 bin adedi aktif olan 19 bin santrifüj cihazı sayısının 6 bini geçmemesi, Natanz’daki zenginleştirme tesisinin çalışmaya devam etmesi fakat Fordow nükleer tesisinin ise nükleer fizik yerleşkesine çevrilmesi konularında anlaşma kaydetti.

Müzakereler sonrasında yapılacak nihai anlaşma ile İran’ın nükleer programının en az 10 yıl kontrol altına alınması sağlandı. İran ise ABD, AB ve BM’nin uyguladığı yaptırımların tamamen kaldırılmasını istiyordu. Tahran öncelikli talebi olan enerji ve finans alanındaki yaptırımların durdurulmasını sağladı.

BM Güvenlik Konseyi kararı gereğince uygulanmakta olan bu yaptırımların 30 Haziran’da imzalanacak olan anlaşmayla birlikte kaldırılacağı açıklandı.

Ancak Batı, ABD ve AB’nin uyguladığı yaptırımların ağır ağır kalkmasını, önce askıya alınmasını daha sonra tamamen iptal edilmesini savunuyor.

Batı’nın İran’ın uranyum zenginleştirmesine hangi oranda müsaade edileceği konusundaki kararsızlığı da sürüyor, bu yüzden Batı’nın bu konuyu uzun zamana yaymak istediği gibi bir izlenim oluşmuş bulunuyor.

Çünkü Başkan Obama’nın dış siyasetinin sorgulanır hale gelmesiyle ABD’nin dünya liderliğinin sorgulandığı ve statüko karşıtı devletlerin cesaretlendiği bir süreçten geçiliyor. Uluslararası sistemde normları belirleyen ve diğer aktörleri peşinden sürükleyecek bir süper güç eksikliği hissediliyor.

Nitekim, Kasım 2014’de ABD ara seçimlerinde Cumhuriyetçi Parti’nin Temsilciler Meclisi’nin ardından Senato’da çoğunluğu ele geçirmesiyle, sert politikalar izleyen Cumhuriyetçilerin bir kriz durumunda Başkan Obama’ya destek verecekleri kabul edilse de, uluslararası konularda seslerini daha çok çıkaracakları ve ABD’nin dünyanın karşısına tek cephe olarak çıkmasının zor olacağı öngörülüyordu.

Cumhuriyetçi senatörler Kongre’nin onayını almayan İran arasında varılacak bir nükleer anlaşmanın sadece Başkan B.Obama ile İran’ın dini lideri Ayetullah A.Hamaney arasında ve yürütme organlarını bağlayan bir anlaşma olmaktan öteye geçmeyeceğini açıkladılar. Bu açıklama, İran’la varılan anlaşmanın geçerliliğinin sorgulanmasına yol açtı. Ancak ABD devlet sistemini bilenler, İran’la yapılan anlaşmanın hükümetler üstü olduğunu ve Cumhuriyetçiler’i de bağladığını kabul ediyor.

İsrail Başbakanı B. Netenyahu, daha Lozan’da İran ile nükleer müzakereler sürerken "İran-Lozan-Yemen ekseni insanlık için tehlike arz ediyor, bu eksen durdurulmalı" açıklaması ile İstihbarat Bakanı Y.Steinitz’in "İran’ın nükleer silah edinmesi tehlikesine karşı askeri harekat da dahil tüm seçenekler masada" tehdidi, anlaşmadan İran’ın karlı çıktığının göstergesi.

TÜRKİYE ARTIK “YOK HÜKMÜNDE”

Öte yanda Suudi Arabistan öncülüğünde sürdürülen Yemen Operasyonu ile nükleer görüşmeler arasında bağ var. İran, Yemen üzerinden, “bölgede benden habersiz yaprak kımıldamaz, plan yapılamaz. Ben bölge gücüyüm” mesajı verdi.

İran’ın bölgeyi karıştırma potansiyeli ve gücü ABD ve Batı tarafından bir kez daha görüldü ve kabul edildi.  Tabii İran’ın gücünün arkasında Rusya ve İran gibi küresel güçlerin olduğunu herkes biliyor. Bir başka ifadeyle İran,  Rusya, Çin ittifakı sadece bölgede değil, küresel anlamda da varlığını kabul ettirdi. Bölgede Sünni Kuşak Projesi iflas ederken Şii İran yeni bölgesel güç olarak ortaya çıkıyor.

İran’la anlaşma, ABD ve Batı’nın Ortadoğu’daki politikalarının iflası anlamına geliyor. ABD Suriye’de Esad rejimi ile barışmanın yollarını arıyor. ABD Dışişleri Bakanı John Kerry’nin, ABD olarak Suriye'de siyasi değişim için bu ülkenin Devlet Başkanı Beşar Esad ile müzakere etmek zorunda olacaklarını söylemesi, IŞİD’e karşı mücadelede ABD’nin Alman istihbaratı aracılığıyla Suriye rejimine örgütün mevzilerine dair istihbarat vermesi değişen politikaların göstergesi.

2012’de Libya’da ABD büyükelçisine yapılan suikastten beri ABD’nin Ortadoğu’ya bakışı değişti. Önce Mısır’da Müslüman Kardeşleri desteklemekten vazgeçti. Müslüman Kardeşlerin hem otoriter bir rejime kaydığını gördü, hem de radikal islam ile bağlarının devam ettiğini anladı. Türkiye ile sadece Suriye konusunda değil, tüm Ortadoğu’ya bakışında da farklı düşünmeye başladı.

ABD’nin Esat’ın kalması konusunda İran ve Rusya ile de gizli bir anlaşma içinde olduğu ortaya çıktı. Ne ABD’nin ne de Suriye içinde bir gücün Esad’ı görevden uzaklaştırma gücü bulunmuyor ve Suriye’deki rejimi değiştirmenin en azından şimdilik yararına olmadığını düşünüyor. Bu düşünceye varmasında Türkiye’nin cihatçı politikalarının oldukça etkisi oldu.

Suriye’deki savaşın ABD için sakıncaları;

İsyancılar İslamcı’dır ve niyetleri Batıya Esat’dan daha düşman bir ideolojik hükümet kurmaktır. Tahran’ın Suriye ile ilişkileri kesilecek olsa da bunun yerini Sünni İslamcı radikal terör grupları alacak.

İslamcı isyancıların Batı’nın yardımına ihtiyaç duyduğu da doğru değil ve Batı yanlısı olmayacaklar.  Suriye nüfusunun zaten yüzde 70’i Sünnidir ve üç Sünni Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar  ülke isyancıları destekliyor. Ayracı Sünni terör örgütleri dışarıdan İslamcı terörist bulma konusunda sıkıntı yaşamıyorlar.

Esat rejiminin çöküşü hayatları kurtarmayacak, çatışmaları bitirmeyecek, daha kötü bir şiddet döneminin başlangıcı olacak. Sünnilerin Alevilere karşı soykırımı başlarken, Batı her iki taraftan da uzak durmayı isteyecek.

ABD için tek tehlike, Esat rejimi çökerse ülkedeki kimyasal silahların istenmeyen güçlerin eline geçecek olmasıdır. ABD’nin hesaplarına göre Suriye müdahalesi 60.000 kişilik bir ordu gerektiriyor. Kendisi kara harekatına yanaşmazken Avrupa da Suriye bataklığına bulaşmak istemiyor. Ortadoğu’da ise Suriye batağına sokabileceği Türkiye dışında ülke bulunmuyor.

Türkiye’nin Müslüman Kardeşleri desteklemesi gibi Suriye’de de ılımlı İslam görüntüsü altında topladığı muhalif gruplara oldukça şüphe ile yaklaştı. ABD’nin olumlu baktığı Suriye’deki Kürtlerin rolü konusunda ki farklı yaklaşım da buna eklendi. Ve nihayet hem ABD hem de bölgedeki diğer ülkeler Türkiye’nin niyetlerinden şüphelenmeye başladılar. Bu durum, ABD’nin Türkiye’yi Suriye batağına sokma ihtimalini ortadan kaldırıyor.

Son olarak Rusya, Çin ve İran bölgede ölüm-kalım savaşına girdi ve stratejik karşı ataklarla ABD-Batı ittifakına ciddi darbe vurdu.

KÜRDİSTAN PLANLARI RAFA MI KALKIYOR?

Ortadoğu’daki değişim ve dönüşümün yanısıra ABD ile İsrail arasındaki görüş ayrılıkları, bölgedeki Kürdistan planlarını da değiştirebilir. Şii Irak yönetimi “kafasına göre hareket eden Kuzey Irak Kürt yönetimine” daha fazla tahammül edemez.

Konjonktür gerek Kuzey Irak’ın, gerekse Türkiye’deki Kürtçülük hareketlerinin Batı desteğini kaybettiğini gösteriyor. ABD ile uzlaşan İran, Irak ve Suriye topraklarında tehdit oluşturacak bir Kürt yapılanmasına izin vermez. Bu durum Türkiye için tarihi bir fırsat doğuruyor.

ERDOĞAN ARTIK YALNIZ

Tüm bu gelişmeler ABD ve Batı’nın Ortadoğu’daki planlarını değiştirmesine yol açtı. İran’ın şahsında Rusya ve Çin ile gizli bir uzlaşma sağlanmış durumda. Bu durumun Türkiye’ye etkisi ise olumsuz oldu.

Türkiye’nin AKP ile birlikte İslam dünyası ile ilgili söylemleri aslında Sünnileri ve özellikle Körfez ülkelerinin desteğini alma temeline dayandırıldı. Başlangıçta Sünni eksen gibi büyük bir hayal üzerine oturan bu ilişkiler önce Arap Baharı sırasında Tunus, Mısır, Libya, Suriye, Filistin ve Gazze krizleri ile testlerden geçti, ayrıştı. Daha sonra Irak krizi ve IŞİD’le mücadele sürecinde yanlış tercihler sonucu Türkiye yalnız kaldı.

Bu yalnızlık, İran görüşmelerinde net olarak ortaya çıktı. Bölgesel ve küresel dengeleri değiştiren görüşmelere ABD, İngiltere, Fransa, Çin, Rusya ve Almanya ile İran dışişleri bakanlarının yanı sıra AB dış politika temsilcisi katılırken Türkiye davet edilmedi. İran’ın başta ABD olmak üzere diğer devletlerle anlaşma yapmış olması, İran’ı rahatlattığından dolayı bu anlaşma Ruhani şahsında İran’ın başarısıysa, Erdoğan şahsında da Türkiye’nin başarısızlığıdır.

Uluslararası konjonktür, Erdoğanvari politikaların sona erdiğini gösteriyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın hayalinde görmek istediği liderliklerin hepsi birer birer giderken, düşman olduğu liderler güçlenerek konumlarını koruyor. Bu durum Erdoğan’ın konumunu zayıflatıyor. Adeta kaderbirliği yaptığı Mursi’nin önce ABD tarafından desteklenip sonra terkedilmesi ve yargılanması, yine ABD darbesi ile etkisizleştirilen Sisi’nin yine ABD’nin yardımı ile başa geçmesi Erdoğan için kabus anlamına geliyor.

Bu gerçeğin farkında olan Erdoğan, Rusya-Çin eksenine yanaşma politikası izliyor. ABD’nin emir ve talimatları ile başlatılanErgenekon ve Balyoz gibi kumpaslarla tutuklanan TSK’nın subay ve generallerini serbest bıraktırma çabaları, kendisine yeni ittifaklar bulma çabası olarak kabul ediliyor. Ancak bu çabaların başarıya ulaşma şansı tartışılıyor.

BATI LAİK YÖNETİMLERE YÖNELİYOR

Batı’nın Rusya ile birlikte İran'a kabul ettirdiği bu anlaşmanın sonuçlarından biri de Ilımlı İslam projesinin radikal İslam karşısında başarısız olması. Bunun sonucu olarak başta ABD olmak üzere diğer küresel güçler yeniden laik karakterli yönetimlere yönelmeye başladı. Mısır’da darbe ile Tunus’ta seçimle yapılan bunun işaretleridir. Seçimlere kısa bir süre kala Türkiye seçimlerinden beklenti de bu yöndedir.

13 yıllık Türk dış politikasını belirleyen Ahmet Davutoğlu’nun tüm öngörülerinin ve “stratejik derinliğinin” aslında ne kadar sığ olduğu ortaya çıktı. Davutoğlu ABD ve Batı’nın laik yönetimlere yöneldiğini görüyor. Yanlış stratejilerine devam etmesi durumunda siyasi geleceğini kaybedeceğinin de farkında. Charlie Hebdo saldırısından sonra Davutoğlu’nun destek için ön saflarda bulunması yeni politik arenada Batı ile birlikte hareket etme beyanıdır.

DAVUTOĞLU’NDAN BATI’YA “SİZİNLEYİM” MESAJI

Son olarak; Davutoğlu ve AKP hükümetinin Batı’nın yanında yer alma çabasının başarı şansını da zaman gösterecek. Türkiye’nin radikal İslam’ın pençesinden kurtulması için laik, demokratik, Atatürkçü bir sisteme ihtiyaç var ve bu Batı tarafından da kabul ediliyor. AKP tüzel kişilik olarak “Sünni İslamcı gömleğini çıkarsa bile” zihniyeti tehdit olmayı sürdürüyor.

Yeni Osmanlıcılık, Sünni temelli politikalar, Ortadoğu’da Sünni kesimleri desteklemesi Davutoğlu’nun “stratejik derinlikli” politikalarının bir sonucu. Çökmüş politikaların mimarının ABD ve Batı tarafından güvenilir bulunması zor gibi. 

03.04.2015