VATİKAN, AKP, CEMAAT, BOP VE KÜRESEL İŞGALİN ŞİFRELERİ

Bir süredir İslam dinini sözde İslamcılar, sözde Müslümanlar eliyle yıpratma politikası izleniyor. Politika neredeyse başarıya ulaştı. Ve sahneye Papa çıktı. Bugünleri değerlendirebilmek için Vatikan planlarını, İstanbul Patrikliğinin ekümeniklik talebi, Dinlerarası Diyalog projeleri ile BOP adı verilen “böl-parçala” stratejisini ve 2002 AKP iktidarını iyi analiz etmek gerekiyor.

Celal ÇETİN

IŞİD'in tekbir getirerek kafa kesmeleri,

Somali'de Eş Şebab, Nijerya’da Boko Haram ve Cezayir, Sudan, Yemen gibi ülkelerde vahşet sergileyen sözde İslamcı örgütler, yönetimler;

Mısır'da, Tunus'ta Müslüman Kardeşler iktidarlarının karıştığı yolsuzluk, hırsızlık gibi uygulamaları;

Türkiye'de AKP'ye yönelik çok ciddi yolsuzluk, diktatörlük iddialarının yanısıra insanları domuz bağı ile katleden Hizbullah terör örgütü. İslam’ın şiddetle reddettiği, büyük günahlar arasında saydığı kul hakkı yemek, haksızlık, hukuksuzluk, insanlar arasında kin ve düşmanlık tohumları ekmek gibi çok ciddi iddiaların muhatabı olan AKP, İslami referanslarla iktidara geldi.

Bu ve benzeri yönetimler, örgütler tüm dünyada İslamiyet'e yönelik algının olumsuz yönde değişmesine yol açtı.

İslamiyet'in hırsızlıkla, vahşetle özdeşleştirildiği bir dönemdeyiz. “İslamiyet = korku, adaletsizlik, hırsızlık, ahlaksızlık, cehalet, sapıklık” gibi bir denklem kurulmuş durumda.

Böyle bir ortamda Papa’nın Türkiye ziyareti ve çizdiği imaj önem kazanıyor.

“Farklı dinlere, kültürlere hoşgörüyle yaklaşan, ılımlı, saygılı, alçakgönüllü bir din adamı” portresi ile karşı karşıyayız. Yani bugünkü İslam algısının tam tersi bir portre.

Oynanan oyun çok açık.

Bir süredir İslam’ı sözde İslamcılar, sözde Müslümanlar eliyle yıpratma politikası izleniyor. Politika neredeyse başarıya ulaştı. Ve sahneye Papa çıktı.

Verdiği mesaj açık: “İslamiyet cehalettir, vahşettir, hırsızlıktır. Hıristiyanlık ise hoşgörüdür, saygıdır, sevgidir. Hepinizi Hıristiyanlık dinine davet ediyorum…”

Papa’nın sadece dini kimliği ile Türkiye’yi ziyaret etmediği biliniyor. Fener Rum Patrikhanesi’ni destekleyen ve “Patrik Bartholomeos’u ekümenik Patrik” olarak kabul eden Papa’nın hedefinde, Rusya’daki Ortodoks Patrikliği var.

Aynı mezhepten olmalarına rağmen Rum ve Rus Ortodoks Kilisleri arasında her zaman rekabet yaşandı. Bu rekabetin ana nedenleri siyasi çıkarlar ve dönemlerin konjonktürüne bağlı gelişmeler oldu. Günümüzde yaşanan tartışmalardan biri de “ekümenik” tartışmalarıdır. “Ekümenik” deyimi, kısaca, hem idari hem dini bakımdan evrensel tam ve mutlak yetki olarak tanımlanabilir. Ekümenik Patrik de, evrensel, yani “Cihan Patriği” anlamına geliyor.

İstanbul’daki Patrik, bugün dünya üzerindeki 300 milyon Ortodoksun tek ruhani lideri olduğunu, yani ekümenik olduğunu iddia ediyor. Ancak bu tezin geçerli bir tarafı bulunmuyor. Patrikhane’nin tezindeki 300 milyon Ortodoksun 150 milyonluk kısmını, yani yarısını, en başından bu yana İstanbul’a bağlı olmayan Moskova Patrikhanesi’nin hakimiyetindeki Rus kilise cemaatlerine bağlı Ortodoks Ruslar oluşturuyor. Geri kalanların büyük çoğunluğu da Balkan ülkelerinin milli kiliselerine bağlı Ortodokslar. İstanbul Patrikhanesi’ne bağlılığını belirten sadece Yunanistan’daki bazı kiliseler, ki orda bile hepsi değil ve Kıbrıs Rum kiliseleri ile ABD’de yeni kurulan birkaç Ortodoks kilisesidir.

Buna rağmen ABD’nin Rusya ile olan ilan edilmemiş savaşın bir cephesini Rusya’daki Ortodokslar oluşturuyor. ABD’nin planına göre Rus Ortodokslar İstanbul’daki Patrikhaneye bağlanırsa, Patrikhane üzerinden Rusya’nın içini karıştırmak daha kolay olacak.

İstanbul ve Rusya patrikliğinin güç savaşı Ukrayna’ya da yansıdı. Kiev Patrikliği Ukrayna Ortodoks Kilisesi Yuşenko döneminde rağbet gören ve bağımsızlıkmücadelesi veren bir kilisedir. Bu kilise bağımsızlığının tanınması için İstanbul’a müracaatta bulundu. İstanbul bu teklifi kabul etmeye hazırlanırken son anda Moskova Patriği ve İstanbul Patriği bir araya gelerek görüştü ve son anda “dünya Ortodoksluğu çatışmadan kurtuldu.”

Ancak ABD’nin Rus Ortodokslarını İstanbul Patriği eliyle kendi kontrolüne alma planları devam ediyor. Papa Françesko’nun Türkiye ziyareti bu açıdan büyük önem taşıyor ve Vatikan’ın ABD’nin planlarının uygulayıcısı olduğu gerçeğini ortaya koyuyor.

DİNLERARASI DİYALOG TUZAĞI

Sahada bunlar yaşanırken İslam’ın felsefesine ve içeriğine yönelik operasyonlar devam ediyor. Fethullah Gülen ile Vatikan’ın birlikte yürüttüğü “Dinlerarası Diyalog” projesi bu operasyonların başında yer alıyor.

Dinlerarası Diyalog gerekçesiyle İslam’ın içinin boşaltılarak yerine, Batılı laboratuvarlarda hazırlanmış, Batı emperyalizminin amaç ve söylemleri İslami kurallar olarak yerleştiriliyor.

Papa’nın, camide müslümanlar gibi kıyamda durduğunu sanıp Müslümanlar sevindi/öyle zannettirildi sevindirildi. Ama gizli gündem, görünenden farklı.  Yaptıkları esasında "Müslümanlar ve Müslümanlıkla dalga geçmekten ve kandırmaktan” başka bir şey değil. Diyalog sürecinde bu tip ara gazlarının gerekli olduğunu o zafer işareti ve yüz ifadesi ile onaylayıp, belgelettiriyor.

Fethullah Gülen’in şu sözleri manidardır:

“Papa 6. Paul Cenapları tarafından baslatılan ve devam etmekte olan Dinlerarası Diyalog Icin Papalık Konseyi (PCID) misyonunun bir parcası olmak üzere burada bulunuyoruz. Bu misyonun tahakkuk edişini görmeyi arzu ediyoruz. En aciz bir şekilde hatta biraz cüretle, bu pek kıymetli hizmetinizi icra etme yolunda en mutevazı yardımlarımızı sunmak icin size geldik.” M. Fethullah Gülen / Rabb'in aciz kulu (Aksiyon Dergisi - 9 Şubat 1998)

Herkes kelime-i tevhidi esas alarak çevresine bakışını gözden geçirmeli ve ıslah etmelidir. hatta kelime-i tevhidin ikinci bölümüne, yani “Muhammed Allah’ın Resulüdür” kısmını söylemeksizin sadece ilk kısmını ikrar eden kimselere rahmet ve merhamet nazarıyla bakmalıdır… (Fethullah Gülen, Küresel Barışa doğru, s.131)

…Kur’an devamla, “Allah'ı bırakıp da bazılarımız bazılarımızı rab edinmesin” diyor. Dikkat edin bu mesajda “Muhammedun Resulullah yok…” (F. Gülen, Hoşgörü ve Diyalog İklimi, s.241)

Mühim olan kelime-i tevhid inancıdır. Hz. Muhammed’i kabul ve tasdik etmek ise şart olmayıp bir kemal mertebesidir… (Ahmet Şahin, Zaman Gazetesi, 17.4.2000)

Vatikan’ın planları, İstanbul Patrikhaneliğinin ekümeniklik talebi, Dinlerarası Diyalog projeleri ile BOP’u birlikte değerlendirince tablo ortaya çıkıyor.

3 Kasım 2002 tarihinin bu açıdan iyi analiz edilmesi gerekiyor. AKP-Gülen cemaatinin işbirliği, “Yeni Türkiye” projesi, sözde “çözüm süreci”, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ve Türk kavramının ikincil sıraya atılarak Kürt bilincinin öne çıkarılması gibi gelişmelere bakınca küresel planların Türkiye ayağı netleşiyor.

Oded Yinon Planı ve BOP

Ortadoğu ve İslam coğrafyasının bugün içinde bulunduğu paramparça vaziyetin ipuçları, 1982’de hazırlanmış bir raporda tüm unsurlarıyla yer aldı. Oded Yinon’un hazırladığı raporda, İsrail’in varlığının İslam ülkelerinin parçalanarak küçük yapay devletlere bölünmesine bağlı olduğu vurgulanıyordu. Raporu hazırlayan Oded Yinon ismi, 1996’da Neocon’ların Netanyahu’ya sundukları bir raporda da yer aldı. Raporda, İsrail’in stratejik yapılanmasının ancak Türkiye ve Ürdün’ün yardımlarıyla gerçekleşebileceği, bunun ön koşulunun da Refahyol Hükümeti’nin bir an önce görevden uzaklaştırılması olduğu belirtiliyordu.

KİLİT ÜLKE TÜRKİYE VE ÜRDÜN

Oded Yinon tarafından Şubat 1982’de Dünya Siyonist Teşkilatı yayın organı Kıvunım (Yönelişler)’da yayınlanan ,”Bin Dokuz yüz Seksenlerde İsrail Stratejisi” (A Strategy for Israel in the Nineteen Eighties) adlı makalede etnik, dini ve mezhep ayrışmalarıyla irili ufaklı parçalara ayrılmış yeni bir Ortadoğu’nun, İsrail’in varlığı için gerekli olduğu vurgusu yapılmıştı. 1996’da Neocons’lar (Neo-Conservative), Benjamin Netanyahu’ya sundukları Oded Yinon doğrultusundaki “A Clean Break” adlı raporda, İsrail’in stratejik yapılanmasının ancak Türkiye ve Ürdün’ün yardımlarıyla gerçekleşebileceği belirtilmişti. Toplantıda planın kusursuz bir şekilde işleyebilmesi için Türkiye’deki Refahyol Hükümeti’nin bir an önce görevden uzaklaştırılması gereği üzerinde uzlaşma sağlanmıştı.

WOLFOWİTZ, 2003’TE TEYİT ETMİŞTİ

Refahyol’un görevden uzaklaştırılması için büyük çaba gösteren ve başını ünlü Siyonistlerden Douglas J.Feith, Eric Edelman, Morton Abramowitz, Alan Makonsky, Richard Perle, Paul Wolfowitz ve Harold Rhoda’nın çektiği Neocon Üst Şahinler (Neocon Uber Hawks), Ortadoğu haritasının değiştmesi için şimdi de büyük çaba sarf ediyorlar. Hatırlanacağı üzere, Paul Wolfowitz, 2003’te yaptığı bir açıklamada, Suriye’de de Irak’ta olduğu gibi değişiklik olacağının sinyallerini vermişti.

SİYONİST PLAN ADIM ADIM İŞLİYOR

Mısır’da ortaya çıkan tablo, Irak ve Suriye’deki içsavaş ve katliamlar, Tunus ve Libya’daki istikrarsızlık ve işgaller, yıllar önce Oded Yinon’un ortaya koyduğu ve Amerikalı Siyonist Şahinler tarafından şekillendirilmeye çalışılan yeni Ortadoğu planının adım adım işlediğini gösteriyor. İran ve Türkiye’nin parçalanmasının da plandaki hedefler arasında olduğu biliniyor. Eski ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın “BOP ile Türkiye Dahil 22 Ülkenin Sınırları Değişecek” (7.8.2003 - Washington Post Gazetesi “Transforming The Middle East–Ortadoğu’yu Dönüştürmek.”) açıklaması her şeyi özetliyor.

ERDOĞAN VE CEMAATİN BOP BİRLİKTELİĞİ

Son olarak şunu eklemek gerekiyor.

BOP’un eşbaşkanlığını hala Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan yürütüyor.

Fethullah Gülen Cemaati tarafından organize edilen Abant toplantılarının 14-15 Temmuz 2006’da yapılan 11’incisinde alınan tavsiye kararları, BOP’un gerçekleşmesine yardımcı olacak niteliktedir:

“… Gün geçtikçe daha da içinden çıkılmaz bir hale bürünen bölgede büyük değişikliklerin vakti gelmiştir…

… “Bölgenin köklü bir değişimden geçmesi konusunda herhangi bir ihtilaf yoktur…

… İlk olarak bütün yönetimler halklarına karşı şiddet kullanmaktan derhal vazgeçmelidirler…

Gaziantep’te yapılan 25’inci Abant Platformu’ndan:

İlk olarak bütün yönetimler halklarına karşı şiddet kullanmaktan derhal vazgeçmelidirler…

 * Sürece katılan bütün aktörler eski otoriter rejimlerin farklı biçimlerde kendini yeniden inşa etmek isteyeceğini göz önünde tutarak, rejimlerin değiştirilmesi kadar demokrasinin kurumsallaşmasını ve sivil toplumun gelişmesini sağlamak ve bu bağlamda eski rejimlerin kurumsal kalıntılarını ortadan kaldırmak olmalıdır.

 * Ortadoğu çok kültürlü bir alandır… Hiç bir siyasi gelişme Ortadoğu’nun bu kadim gerçekliği ile çatışmamalıdır. Bu nedenle Ortadoğu’da iktidarları devralacak grupların bir an önce farklı inanç, etnik ve diğer bütün grupları eşit ve özgür vatandaş olarak tanıması zorunluluktur.

 * Bütün uluslararası aktörler, demokratik yollarla gelen yönetimlerin ideolojik görüşleri ne olursa olsun halklarının meşru ve seçilmiş temsilcileri olduğunu kabul etmelidirler.

 * Toplantının Türkiye’de yapıldığı noktasından yola çıkarak, Türkiye’deki politik ve entelektüel aktörlerin “Arap Baharı” olarak adlandırılan sürece bakarken kendi katkıları kadar hem kendilerinin hem de Türkiye’nin eksikliklerini görme fırsatı olarak değerlendirmeleri gerekmektedir.”

Sonuç olarak Türkiye tam anlamı ile bir kıskaca alındı. 

27.02.2015