ŞAH FIRAT’I ELEŞTİREN AKP’Lİ YAZARA SANSÜR

AKP Hükümeti yanlısı olduğu bilinen Haber 7’nin yazarı Mehmet Ali Bulut’un Başbakan Ahmet Davutoğlu ve Süleyman Şah operasyonunu eleştiren yazısı sansürlendi. “Ben Davutoğlu’nu, Davut döneminin lideri sanmıştım. Anlaşılıyor ki Talut dönemi içindeki bir asker olmayı tercih etmiş!” dediği yazısı sabah (24 Şubat 2014) yayınlandı, sonra sistemden silindi.

Mehmet Ali Bulut'un sansürlenen o yazısı:

MEZARI ANKARA'YA TAŞISAYDIK

Ben hükümet karşıtı değilim. Her icraatlarını desteklemediğimi de tüm okurlarım bilir.

Çünkü Türkiye’nin şartları ‘öküzün altında bile buzağı aramayı’ gerektiriyor. Milletin lehine imiş gibi görünen birçok hadisenin hiç de öyle olmadığını son 25-30 yıl içinde defalarca gördük.

***

Türkiye’nin iki üç talihsizliği var. Birincisi coğrafyası. Bu coğrafyada, stratejisi -(ve dahi kıyamet senaryosu)- ve gücü olmayanın ayakta kalması mümkün değil. Anadolu kavimler hareketinin tam merkezinde yer alan bir geçittir. Burada muktedir olarak ayakta kalmak, hakikaten derin bir strateji, güçlü bir devlet geleneği ve bu ikisini ayakta tutacak zinde ve çağın imkânlarıyla donatılmış bir asker gerektirir.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, uzun bir süre dış hareketlerinde dış dünyaya bağımlı kaldığı için idarecileri bu reflekslerini kaybettiler. O yüzden de uluslararası anlaşmalarla dahi desteklenmiş sınır ötesindeki bir yeri korumakla görevli askerlerinizi, zayiat vermeden geri çekmeyi ve o sembolik manada ata yadigarı binaları yıkmayı zafer bildik! Oysa bu bir utanç! Hadi hafifletelim ifadeyi, bu bir ricat, zafer değil! Bu utancın, bir zafer olarak sunulması iktidarın işine gelebilir. Ama bunun dünyaya verdiği fotoğraf, ayıplı bir ricattir.

Yani şimdi siz IŞİD’in baskısıyla geri çekilmeyi nasıl zafer diye nitelersiniz?  İçim yandı. Biz artık yeni bir bahar beklerken, yeni ricatler yaşamak ümit kırıcı, asap bozucu!

İkinci talihsizliğimiz, tarih bilincine sahip siyasi lider eksikliğimiz… Bir konuyla ilgili bilgi sahibi olmak, aynı zamanda bilinç var etmiyor yazık ki! Yazık ki 200 yıllık bir dönem içinde bir II. Abdülhamid’imiz olmadı!

Evet, mevzi başarılar gösteren, içerideki millet ve İslam düşmanlarına karşı mevzi zaferler kazanan liderlerimiz çıktı. Ama reel anlamda bu milletin talihini değiştirecek geniş ufuklu ve hakikaten millete ileri yönde adımlar attıracak liderlerimiz çıkmadı. Elbette Özal’ın ve Erdoğan’ın içerideki Batıcılara karşı birtakım mevziler kazandığı söylenebilir. Rahmetli Erbakan’ı da bunlara katabiliriz. Kastım bu değil! Millete vizyon kazandıracak liderden söz ediyorum. Çünkü vizyon sahibi lider, önce halkının başına iş açtırmayandır!

Üçüncü talihsizliğimiz medyamızdır. Medya her dönemde ikiye ayrılır; besleme olanlar, besleme olamayanlar! Bu, her dönemde değişir. Kimin muhalif kimin taraf olacağını tabii ki çıkarlar tayin ediyor ama bu tam olarak nasıl beliriyor bilemiyorum!

Yani karşı olanlar niçin karşıdır tam bilinmez. Çünkü karşıtlıkları, muhalefetleri fıtri değildir. Evet, biliyorum bizim gazeteciliğimizin genlerinde ‘muhalefet’ var. Zaten en başta da sultana muhalefet etmek için var edildi gazetecilik Osmanlılarda! Halkı aydınlatmak için değil. Dışarıdan sarsamadıkları II. Abdülhamid’i içerden vurmak için Batıya gönderilmiş gençlerimizi avlayıp güya gazeteciler olarak ülkenin canına musallat ettiler. Milletine, memleketine ve sultanına hıyaneti, gazetecilik bildiler. O tarihten beridir bizim medyamız esasında Türk milletine karşıdır. Bizim medya gibi bir medya vallahi hiçbir yerde yok. Her ülkenin gazetecisi önce halkından ve halkının değerlerinden yanadır. Diğer sıfatları sonra gelir. Bizde ise gazeteci nerede ise -bu mesleği şerefle yapanların affına sığınıyorum-   ‘satılıktır’.

Eskiden Aksaray’da Mecidiyeköy’de işçi borsaları vardı. Resmi değildi tabii ki. Gündelik bir iş yaptıracak adam gelir, kendisine lazım olan kadar işçi alıp götürürdü. Onlar da kıyasıya bir yarışa girerlerdi “Abi beni de al, beni de al…” diye!  Ben bazen bazı meslektaşlarımı bu hale düşmüş görüyor ve utanıyorum.  Şimdi AK Parti’nin yanında yer almış bir yığın gazeteci biliyorum ki esasında gazeteci bile değil ama büyük itibar görüyorlar. Düne kadar Sayın Erdoğan’a ağız dolusu hakaret ederlerdi, şimdi onun adına derin stratejiler(!) geliştiriyorlar.

Bir başka tayfa da var ki düne kadar bu siyasetçilerden yükünü tuttular. Onların sırtından büyüdüler, adam(!) oldular. Şimdi bakıyorum en sert muhalefet onlardan geliyor! Yahu insan kursağındaki nan u nimetten utanır! O nimet hakkı için biraz edepli olur!

***

Ne ise konumuz bu değil. Biz yeniden Şah Fırat Operasyonu’na dönelim…

İsminden başlayalım. İtiraf edelim ki operasyonun ismi denk düşmüş. Belli ki birileri, iktidara şah çekmiş, onlar da ‘şah’ı kaptırmamak için satranç tahtasını kırıyorlar. Piyonları eksiksiz torbaya koymayı başarı sayıyorlar.

Bana hiç kimse bunu, IŞİD’e karşı alınmış bir tedbir olarak tanımlayamaz. Tedbir demek, bir yeri terk etmek değil ki… Orada kalmasını sağlamaya yönelik çare bulmaktır. Süleyman Şah Türbesi, Kardak Kayalıkları kadar bile önemli değilmiş demek ki! Türkiye o zaman nasıl bir irade ortaya koymuştu oysa… Esasında o yönden bakacak olursak Türkiye iki cesur lider tanıdı. Biri Ecevit, diğeri de Tansu Çiller!

Türkiye, Caber’i terk ederek belki askerlere yönelik tehdidi bertaraf etmiştir ama ülkeye yönelik her türlü tehdide kapı aralamıştır. Bugün tehdit karşısında 800 yıllık bir toprağı terk ediyorsanız, yarın aynı tehditlerle Diyarbakır’ı, Ahlat’ı boşaltmayacağınızı kim söyleyebilir?

Bu çekilmenin kesinlikle Türkiye lehinde olmadığına şuradan emin oldum ki Batı medyasından bir gram eleştiri gelmedi. Demek ki bu eylem hiç de onları rahatsız etmemiş. Eğer bu eylem, coğrafya açısından Türkiye’nin elini gerçekten güçlendirmiş olsaydı kıyameti koparırlardı. Geçmişte olan bitenler karşısında takındıkları tavırları hatırlayın…

Size tuhaf bir şey söyleyeceğim; inanın bilsem ki bu, IŞİD’e yönelik bir tedbirdir, yine de canım bu kadar yanmayacak. Çünkü sonra hakikaten telafi edilirdi. Ama bu iş öyle değil. Çok uzak olmayan bir zamanda gerçek sebep anlaşılacaktır! 

Benim tahminim bu tedbir(!) dahi açılım süreciyle –ve tabii uzun vadede arz-ı mev’ud ile- ilgili bir adımdır. Belki de ‘zahirde, silahları bırakmaları’ karşılığında Kandil’in istediği bir tavizdir. Öyle ya, ayak seslerinden artık iyice yaklaştığı görülen Suriye Kürt Bölgesi Devleti, içinde, başkasına ait bir toprak parçası istemiyor olabilir. Haklarıdır da!

Arabistan’daki Ecyad Kalesi’ni düşünün. O kalenin orada öyle yükseliyor olmasını iktidarlarına yediremediler. Arabistan gibi yeni yetme bir devlet, son derece stratejik taktiklerle koca Ecyad Kalesi’ni gıdım gıdım yok etti –ki o kale ecdadımızın Kâbe’yi korumaya yönelik inşa ettirdiği bir manevi hatıra idi-. Sen Türkiye olarak ne yaptın? Hiç! O da bunu gördü ve ikinci hamleyi getirdi. Kâbe etrafındaki revaklar!

“Biz Kâbe’nin avlusunu genişleteceğiz…”  diye o revakları da yıktılar. Türkiye diyemedi ki “Yer açacaksan önce Kâbe’nin etrafına diktiğin o hilkat garibesi binaları yık!” Yazık ki artık Kâbe’ye gittiğinizde ata yadigârımız olan o revakların yerine Suudluların mimarisini göreceksiniz! Ben kınamıyorum. Devlet dediğin böyle olur. İstemiyor o toprakların bir zamanlar Osmanlı idaresinde kaldığının bilinmesini! Bu yüzden de Osmanlı’yı hatırlatacak her şeyi siliyorlar.  Endülüs aynısını yaptı, Balkanlar aynısını yaptı. Seyrettik sadece. Yine hep seyrediyoruz…

Yakında sıra Medine’deki tren istasyonuna gelir. Bilmiyorum belki onu, Gırnata’dakiEl Hamra Sarayı gibi numunelik tutarlar, biz kültür mirasını koruyoruz demek için!

Bu mu güçlü Türkiye devleti, bu mudur derin strateji?

Ben hükümetten istirham ediyorum, milletin hafızasıyla bu kadar oynamasınlar. Çünkü o zaman diğer başarılarından da şüpheye düşeceğiz!

Efendim Musul’da düşülmüş utançlı hale bir kere daha düşmemek için böyle tedbir alınmışmış. Hem na’şlar, Suriye topraklarından çıkarılmamışmış! Bunu da istediğimiz yerde istediğimiz gibi racon koyarız şeklinde aktarıyorlar.

Peki, siz türbeyi oradan çekeceğinize dair Suriye’ye bilgi vermediniz mi? Verdiniz. Tabii ki adam “Buyurun!” diyecek. Hatta memnun olacak! Zaten derdi oydu. 1973’te Suriye zaten o kutsala dokunmayı başarmıştı. “O bölgeye baraj yapacağım…” dedi ve mezarı yerinden oynattı. Bir kutsala bir kere dokunuldu mu arkası gelir. Nitekim de geldi. Şimdi mezarı getirdik hiç de kendine ait olmayan bir yere gömdük. Yarın orası için de bir tehdit gelmeyeceğini garanti edebilir misiniz?

O zaman da eminim diyeceksiniz ki, “Burası zaten gerçek yeri değil, biz dedemizin türbesini başka bir yere taşıyalım.” Ben de diyorum ki madem eliniz değmişken ve na’şı ve sandukaları almışken getirseydiniz Ankara’ya! Daha kalıcı bir tedbir olurdu! Yarın bir kere daha utanacak hale düşme riskini ortadan kaldırmış olurdunuz stratejik(!) açıdan…

Ne ise bu iş AK Parti için tam bir turnusol kağıdı oldu. Davutoğlu’nun seçimler öncesinde böyle bir strateji hatası yapmasına anlam veremedim. Haa, “Biz askerlerimizi oradan çekmeseydik bu kere de IŞİD’çiler askerimizin başına çuval geçirecekti!” diyorsanız onu bilemem!

Bu bir zafer midir hezimet midir zaman gösterecek elbet. Ama siz, tüm âleme ve bölgedeki tüm güçlere “Türkiye’ye, tehditle her şeyi yaptırabilirsiniz.” imajı verdiniz. Bu da az iş değildir!

Ben Davutoğlu’nu, Davut döneminin lideri sanmıştım. Anlaşılıyor ki Talut dönemi içindeki bir asker olmayı tercih etmiş!

Allah encamımızı hayretsin!

24.02.2015