TÜRKİYE-ABD İLİŞKİLERİ

Hem ABD hem Türkiye tarafı iki ülkenin müttefik, sıkı dost, stratejik ortak olduklarına yönelik kamuoyuna açıklamalar yapmakla birlikte ortada sıkıntı yaratan pek çok konu olduğu açık. Bu sıkıntılar, ABD’nin bölgede uyguladığı politikalardan kaynaklanıyor. Ayrıca bu sorunlar Türkiye’nin özellikle Ortadoğu’da yalnızlaşmasından, saplantılara, mezhep ayrımcılığına dayalı yürütülen politikalardan da kaynaklanıyor.

Celal ÇETİN

AB’nin izlediği politikalar açısından bakılırsa: Ortadoğu’da izlediği politikalar Türkiye’nin hem çıkarlarına hem milli güvenliğine aykırı nitelikte. Örneğin ABD Ortadoğu’da birkaç ülkenin güvenliğini bozacak bir Kürdistan kurmaya çaışıyor. Kuzey Irak’ta Kürdistan’ın alt yapısını gerçekleştirdiler. Şimdi bir Kuzey Suriye yaratmaya çalışıyorlar. IŞİD’e karşı mücadele olarak açıklanan psikolojik harekatın, askeri operasyonun amacı büyük ölçüde budur. Şimdi Türkiye’nin içinden de özerk kürdistan çıkartılmaya çalışılıyor. Hepsinin arkasında ABD’nin olduğu açık. ABD’nin müttefikleri de, yani Batılı ülkelerin, Avrupa’nın bazı ülkeleri aktif olarak bu işin içinde.

Bunların Türkiye’nin milli güvenliğine tehdit oluşturduğu açık. Bu örnek bile ABD’nin Türkiye ile ciddi sorunları olduğunu gösteriyor.

Türkiye’nin izlediği politikaların da ABD’yi rahatsız ettiği biliniyor. Örneğin Türkiye ilginç biçimde hem Esat yönetimi ile, hem Mısır’la hem İsrail’le düşman olabilen ilginç bir ülke konumunda. Dış politikada bu üç ülke ile sorunlarınız olsa bile en azından birincil, ikincil, üçüncül sorunlar diye ayırıp ona göre sıralamaya tabi tutmanız gerekir. Örneğin İsrail’i sevmiyor olmanız, bu ülke ile bu derece kavgalı ilişkiler içine girmenizi haklı çıkarmaz. Suriye rejimini sevmiyor olmanız, Suriye’de içsavaşı destekleneminizi, bataklık haline getirmenizi haklı çıkarmaz. Mısır’da olup bitenlere bu derece ideolojik tavır sergilemek ve bunu saplantı haline getirmek devlet dış politikası değildir. Bunlar ideolojik bir grubun ideolojik bir tepkisidir, refleksidir.

Türkiye’nin İsrail ile olan saplantılı sorunlarının ABD’de tepkiye yol açtığını biliyoruz.

Diyelim ki ABD Rusya’ya karşı tepkili olabilir. Ama bu durumun Türkiye’nin çıkarlarına uygun olmadığı açık. Bu durumda Türkiye’nin Rusya’ya karşı sert bir politika içine girmesinin anlamı yok. Ticari ve ekonomik ilişkiler var, karşılıklı bağımlılık, çok güçlü bir dostluk oluşmuş durumda. Osmanlı’dan bu güne Türkiye ile Rusya tarihinde en olumlu dönem yaşanıyor. Bunu yok etmenin hiçbir gerekçesi olamaz.

RUSYA YAKINLAŞMASINA ABD MÜDAHALE EDEBİLİR Mİ?

ABD bütün gücünü Rusya’nın üzerine odaklarsa, Ukrayna konusunu soğuk savaş için gerekçe olarak kullanırsa buna verilecek tepkiler var. Rusya sıradan ülke değil. Böyle bir çatışma çok sıkıntılı bir sürecin başlanıcı olur.

Ayrıca ABD 10 yıl öncesine göre o kadar güçlü bir ülke değil. Eskisi gibi etrafına pek çok ülkeyi toplayabilecek güçte değil. O yüzden ABD Rusya’ya böyle bir gövde gösterisine kalkışırsa Rusya’ya zarar verir ama, kendisi de büyük zararlar görür. Bu gibi durumlarda kavga eşit şartlarda devam eder.

Türkiye ile Rusya arasındaki ilişkiler, Rusya’dan dolayı değil de iki ülke arasındaki arasındaki sorunlar nedeniyle şu aşamada, yakın gelecekte düşmanlık ilişkisine dönüşmez. İlişkilerin düşmanlığa dönüşmesi, ABD’nin Türkiye’yi cezalandırmaya çalışması zaten sarsılan ilişkilere çok büyük zarar verecektir. ABD bölgede müttefik bulmakta zorlanıyor, Rusya ile yakınlaştığı için Türkiye’nin üzerine daha fazla gelemez. Tabii ABD Türkiye’yi cezalandırmaya karar verirse zarar verebilir, ama bundan kendisi daha büyük zarar görür.

Obama, yıllık konuşmasında Pakistan’dan Paris’e kadar nüfuzlarından söz ediyor. Bu eskisi kadar  mümkün değil. ABD Vietnam’dan bu yana girdiği her cepheden kayıpla döndü. ABD duraklama dönemine girerken AB de gerileme dönemine giriyor.

ABD’deki dış politika yaklaşımı bakımından üç temel ekol var. Bu ekollerden ilki, Amerika’nın dünyanın tamamını kontrol etmek durumunda olduğuna inanan ve bunu yapmak için de askeri gücünü ön planda tutması gerektiğini düşünen kontrolcüler, yani controllers grubu. ABD’nin en büyük silahının vurucu kuvveti, yani sert gücü olduğuna inanıyorlar. Neo-Conların genellikle benimsediği bu stratejinin en büyük uygulamacıları baba-oğul Bushlar olmuştur. Zbigniew Brezinski, William Kristol, Robert Kagan gibi isimler ilaveten Pentagon’un genel tercihinin bu yönde olduğu söylenebilir.

İkinci ekol ise; dünyanın şekillendirilmesi gerektiğini düşünen ve shapers denilen ekol ise Amerika’nın “dünyanın efendisi” değil, “lideri” olması gerektiğini düşünüyor. Liderlik vasfının stratejik ortaklıklarla geliştirilmesi ve diğerlerine rağmen değil, diğerleri ile birlikte yol almanın önemini vurgular. Bu çerçevede etkili olan silah askeri değil, ekonomik ilişkiler olduğunun dan ABD’nin yumuşak gücü, kullananıma yönelmesini yönelmesi gerektiği ni söylemektedir. Clinton ve kısmen Obama da bu görüşe yakın, bu ekolün teorisyeni Joesph Nye.

ABD’nin dış politika yaklaşımındaki üçüncü ekol ise Amerikan gücünün kendi kıtasına çekilmesi gerektiğini savunan “abstainers” grubu. ABD’nin mümkün olduğu kadar dünyanın diğer bölümlerinden uzak durması gerektiğini söyleyip 1823 Monroe Doktrini ’den kalma izolastiyonist bir tavrı benimseyenler bu gruba dâhildir. Aralarında Thomas Friedman gibi liberal dünyanın işleyişine müdahale etmeden geçit vermekten yana duran piyasacıların yanı sıra Pat Buchanan gibi ABD’nin kendi şirketlerini ve üretimini kuvvetlendirmek, kendi ülkesindeki sosyal sorunlarla uğraşmak gibi konulara vakit ayırması gerektiğini savunan muhafazakârlar da var. Bu ekolün Savucularına göre ABD dünyana, özellikle de Avrupa’ya ve çevresine ne zaman müdahale etmeye kalksa bunun yan etkilerini Amerikan vergi mükellefleri çekmektedir. Oysa karşı kıyının işlerinden ne kadar uzak kalırsa sonunda bu durumunun nimetlerinden faydalanabiliniyor.

Kısaca Amerika’daki söz konusu ekollere bakıldığında Amerika’nın bir klik’i olmadığı görülebiliyor. ABD’nin üç ekol arasında gidip gelmesi uzun vadeli politikalar geliştirmesini ve uygulamasını zorlaştırıyor.

Kaliforniya Standford Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Victor Davis Hanson, ABD'nin izlediği yanlış politıkanın daha ağır sonuçları olduğunu belirtiyor. Hanson'a göre ABD bölgedeki dostlarını kaybetti, düşmanlarına da cesaret verdi. Radikal İslamcı örgütlerin güçlenmesine neden oldu.

Washington Post gazetesi ise Irak'ta şu an yaşanan krizi Amerika'nın Ortadoğu politikasının başarısız olmasına bağlıyor. Gazeteye göre başarısızlığın sebebi ABD'nin bir eylem planı geliştirmeden Ortadoğu'ya müdahil olması.

Obama’nın, CNN'e verdiği röportajda, Ukrayna krizine ilişkin önemli değerlendirmelerde bulundu. Rusya'nın Ukrayna politikasını eleştiren Obama, “Kiev'de Bağımsızlık Meydanı'nda, yapılan gösteriler ve bizim aracılığımızla Ukrayna'da iktidarın değişmesi, Viktor Yanukoviç'in kaçması, Putin'i çaresiz bıraktı” demesi bir itiraf olarak kabul ediliyor.

Uzmanlara göre bu itirafın üç sebebi olabilir:

1- Olay, artık o kadar çok eşelendi ve aşikar oldu ki, artık açıktan söylemenin bir sakıncası yoktur. Ve açık etti.

2-Biz (ABD) öyle güçlüyüz ki, hem darbe yaptırırız. Hem darbenin bedelini başkasına ödetiriz. Durum denetimimiz altındadır.

3- Bizim (ABD) asıl niyetimiz, Doğu’ya(Moskova’ya) doğru ilerlemektir. Bunun için de, Karadeniz bizim için önemlidir. Yaşadıklarımız amaçlarımız için bir başlangıçtır. İlerleyeceğiz anlamındadır.

Üçüncü yorum Amerika’nın gerçek niyetini yansıtıyor, ama bu planı gerçekleştirecek kuvvete sahip değil. Amerika’nın izlediği planın ortaya koyduğu sonuçlar, ABD’nin pek de lehine değil.

-İstikrar içindeki Ukrayna artık istikrasız bir bölge oldu.

-Ukrayna’nın bu durumu Avrupa’yı, bilhassa da, Almanya’yı istikrarsızlaştırmaya aday.

-Karadeniz’e hâkim bir yerde bulunan Kırım’ın denetimi ve mülkiyeti Rusya’ya geçti.

-Amerika’nın Rusya’ya karşı uyguladı yaptırımlar, Rusya Çin yakınlaşmasını daha da hızlandırdı.

-Avrupa nezdinde Amerika’nın itibarını düşürdü.

Ancak, Amerika’nın tek kazançlı çıktığı saldırı; Suudi petrolü üzerinden, petrol fiyatlarına müdahalesi oldu. O da sürdürülebilir değildir.

Ne Amerika için ne de Rusya için Ukrayna sorunu bitmedi. Dünya savaşının buradan çıkma olasılığı çok yüksek görünüyor. Dünya üzerinde birçok yerde örtülü veya sıcak savaşlar sürüyor. Suriye, Irak, Nijer, Nijerya, Libya, Afganistan, Pakistan, Lübnan, Filistin gibi. Ancak bunların hiçbirisi Ukrayna sorunu kadar tehlikeli değil. Bir anda her iki tarafında denetiminden çıkma olasılığı yüksek.

Rusya’nın savaştan uzak durmaya çalışan söylemleri, şimdilik, gerilimin düşük görünmesine neden oluyor.

AB’NİN ZOR KARARI

ABD/Batı-Rusya kavgasının maliyeti yüksek oldu, daha da olacak gibi. Ancak bu süreçten tek zarar gören Rusya değil.

Rusya-Batı kavgasının esas nedeni, Rusya-Avrupa ilişkisiydi. Tüm bu süreç esasen Rusya-Avrupa ilişkisine büyük zarar verdi, dolayısıyla Avrupa da bu sarsıntıdan payına düşeni alıyor.

Rusya ticaretinin yarıdan fazlası Avrupa ileydi, yaptırımlar nedeniyle bu hacim düştü. Dolayısıyla Avrupa yeni pazarlara ihtiyaç duyar hale geldi. Petrol fiyatları düştü, ama yine ambargolar nedeniyle Avrupa’nın Rusya olanaklarından yararlanması sınırlı kaldı. Dolayısıyla Avrupa’nın, özellikle de Almanya’nın başka yerlerden enerji teminine bakma dönemi başladı. Kısacası Rusya için Avrupa kapısı kapanırken, Avrupa için de Rusya kapısı kapandı.

Bu koşullar altında Avrupa Rusya dışındaki diğer “Doğu”ya yönelebilir; ancak orada da yolun başını Türkiye tutuyor. Türkiye’yi by-pass’layıp ilerlemek istese, bu kez de Avrupa’nın karşısına ABD’nin bizzat müdahil olduğu Irak, Suriye, İsrail, Mısır engeli çıkıyor. Türkiye’yi kapsama alanına alsa, bu sefer de hazmı zor olan bir genişlemeyle karşı karşıya kalınıyor.

AB’nin Türkiye konusunda uygun momentumu kaçırarak üyelik sürecini sallantıya sokmasının bedeli pek ağır oluyor.

Kısacası, Rusya’nın cezalandırılması süreci esasen AB’yi tarihinin en stratejik kararlarını vermeye zorluyor. Bu karar, AB-ABD bağının sıkılaştırılması ve Türkiye’nin bu eksene dahil edilmesi hakkında.

Söz konusu süreç devam ederse bu iki ülkenin aynı anda aynı yakada olmalarına pek izin verilecek gibi gözükmüyor. Türkiye “Batı”yı, özellikle de Avrupa’yı karşısına alırsa, İran Avrupa ile yakınlaşacak; Türkiye Avrupa ile uyuma girerse İran Rusya’ya yapışacak.

AB ülkelerinin bu konudaki kararsızlığı, her gün yeni kayıplara yol açıyor. Ancak anlaşıldığı kadarıyla karar vermesi gereken tek taraf AB değil; Türkiye de yeri-yönü konusunda açık mesaj vermek durumunda. Aksi halde Türkiye, Rusya ya da İran’ın kararlarına ya da büyüyecek toplumsal risklere veya yeni dış baskılara bakarak yön çizmek durumunda kalacak.

Şuanki iç politikadaki değişimler doğru okunduğu zaman Avrupa Birliği’nin tamamlanamayan siyasi ve ekonomik birliğinin yansıması olarak her ülke kendi politikasını geliştirmeye başladı. Güncel olaylar takip edildiği zaman İngiltere’nin Türkiye ve Ortadoğu politikalarında aktif belirleyici bir alt yapı hazırlığının içinde olduğu görülebiliyor.

Buna karşılık Almanya ve Fransa da Avrupa içinde etkili olmaya çalışıyor. Özellikle ABD’nin Ukrayna üzerinde Rusya ile sürdürdüğü savaş iki ülkeyi rahatsız ediyor. Avrupa’da Almanya ile birlikte hareket eden Fransa, ABD’ye en sert tepkiyi gösteren ülkelerin başında geliyor. Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande “Ukrayna’yı NATO'da istemiyoruz” diyerek Ukrayna ile başlayacak bir savaşın kesinlikle parçası olmayacaklarını ve Ukrayna'ya silah teminine ilişkin tartışmaların da dışında kalacaklarını açıkladı.

Almanya Başbakanı Angela Merkel’in yaklaşımı da Hollande’den farklı değil. Merkel, “Askeri yöntem çözüm değil. Ukrayna meselesinin kesin çözümü diplomasiden geçiyor” diyor.

Bir yandan ABD’nin kontrolünde olmaktan rahatsızlık duyan, diğer yandan gücünü ve etkinliğini korumaya çalışan AB, Rusya ile olan ilişkilerini yeniden gözden geçiriyor.

Almanya, Fransa ve Rusya arasında yapılan Ukrayna görüşmelerinin temelinde “Yeni Avrupa” arayışları yatıyor. Görüşmeler ve tartışmalar sonunda AB ve Avrupa yeni bir tercihle karşı karşıya kalacak: “Rusya’ya düşman bir Avrupa mı, Rusya ile birlikte olan bir Avrupa mı?”

Bu tercihin yankısı küresel çapta olacak. Avrupa’nın vereceği karar ABD’nin kısa, orta ve uzun vadeli stratejilerini gözden geçirmesine yol açarken, Rusya’nın elini güçlendirecek.

ABD ERDOĞAN’I DEVİREBİLİR Mİ?

ABD’nin böyle bir gücü yok. Bunu çok istiyor olabilir, ama istemek ayrı yapabilecek gücünün olması ayrı. 10 yıl öncesine göre gücünü kaybetmiş bir ülke. Böyle bir operasyon kolay bir iş değil. Ne yapabilir ki? Türkiye’de finansal kriz çıkarabilir mi? Belki çıkarabilir ama, bunun için Türkiye’den sıcak paranın çıkması için ABD Merkez bankası’nın faizleri artırması gerekir. Bu ise ABD’nin ekonomisine büyük zarar verir. Erdoğan’ı devirmek için kendi ekonomisine zarar vereceğine inanmıyoruz.

Artık ABD öyle her şeye muktedir değil. Ayrıca dış politikada hata yapma şampiyonluğunu kimseye bırakmaz. Dış politikada saçma ve hatalı politikalar izleyen bir ülkedir. Mesela Mısır’da önce Müslüman Kardeşler’i iktidara getirdi, sonra onlarla geçinemedi yeniden Sisi ile çalışmaya başladı. Şimdi Sisi ile de ilişkilerin bozulduğuna dair işaretler var. Sisi’nin Rusya ile sıcak ilişkiler kurduğu görülüyor.

ABD’de bir sürü lobi içiçe giriyor, her lobi kendi konularını öne çıkarıyor ve dış politikada bir kaos oluşuyor.

Örneğin Ermeni lobisi ve ona destek verecek bir Yahudi lobisi var. Türkiye’nin her iki ülke ile de sorunları bulunuyor. Bu ittifak ABD’de bir soykırım kararı çıkarabilir. Böyle bir durumda Türk-Amerikan ilişkileri çöker.

Suriye ve Kürtler konusunda büyük ölçüde karara varmış gibi görünen, bunu sadece zamana yayan ABD, anlaşılan o ki Türkiye konusunda da bir karara varmak üzere ve Obama’nın eli bu sefer oldukça zayıf.

Bush ile Türk-Amerikan ilişkilerinde nasıl bir dönem sonlandıysa, Obama ile başlayan dönem de sonlanmak üzere görünüyor ve ABD sadece uzatmaları oynuyor. Apar topar “Ortadoğu Mezarlığı”na gömülen “Model Ortaklık” bunun en somut göstergesi.

AKP ARADA KALDI

NATO’ya üye ülkelerin savunma bakanlarının Brüksel’de Rusya’ya yönelik aldığı karar, AKP hükümetini zor durumda bıraktı. NATO savunma bakanları, Doğu Avrupa’daki ittifak ülkelerine kuvvet gönderme kararı ve ek destek dahilinde 5 bin askerlik yeni bir çevik kuvvetin bölgeye gönderilmesini kararlaştırmışlardı. Polonya, Romanya, Estonya, Litvanya, Letonya ve Bulgaristan’da küçük komuta merkezleri ağı kurulması yönündeki planlamaya AKP Hükümeti de ilke olarak “evet” dedi. Toplantıda Türkiye’yi temsil eden Milli Savunma Bakanı İsmet Yılmaz, “Türkiye üzerine düşeni yapacaktır” dedi, ancak ayrıntı vermedi.

Türkiye’nin bu yaklaşımı çerçevesinde ittifaka nasıl bir destek sağlayacağı bilinmiyor. NATO ülkeleri arasında Rusya Federasyonu ile özellikle enerji işbirliği alanında “stratejik ilişki” kuran tek ülkenin Türkiye olması, Ankara’nın Moskova yönetimini hedef alan bir adım atmasını zora sokuyor.

Türkiye ya kurulması planlanan komuta merkezlerine karargah subayı gönderip kurmay düzeyde bir katkı sağlayacak ya da muharip olmayan destek birliği katkısı verip Moskova yönetimini, Türkiye’ye ciddi anlamda tepki göstermemesi için ikna etmeye çalışacak. AKP’nin Washington yönetiminin baskısı ile doğrudan bir muharip destek göndermesi durumunda ise Moskova yönetiminin Ankara’ya tepki göstermesine kesin gözüyle bakılıyor. AKP, NATO’nun bu kararına aktif destek sağlarsa, iki ülke arasındaki stratejik enerji işbirliği ve Türk Akımı da tehlikeye girmiş olacak.

AKP hükümeti ile Erdoğan’ın ABD ve Batı’ya bakışları arasında fark oluşmaya başladı. Erdoğan ile ABD-Batı arasında gerilim artarken Davutoğlu’nun daha sıcak ilişkiler kurmaya çalıştığı biliniyor. 2015 genel seçimlerinde AKP tek başına iktidara gelirse ABD ile ilişkilerde yeni sayfa açılabilir.

Öte yandan Kırım’ın Rusya’ya katılması konusunda güçlü bir tepki göstermeyen Türkiye’nin NATO’nun talebine dengeli yaklaşacağı belirtiliyor. ABD ile ilişkileri daha fazla germek istemeyen Türkiye, muharif birlik göndermek yerine karargah çalışmalarına katılmakla yetinebilir. Türkiye’nin NATO’nun yeni kuracağı orduya 400 asker verebileceği haberleri henüz kesinlik kazanmadı. ABD’nin baskılarına karşılık destek sağlasa bile muharip asker göndermeyeceği belirtiliyor.

TÜRKİYE POLİTİKA DEĞİŞTİRMEK İSTİYOR

Dört bir taraftan ateş çemberi içerisine alınan Türkiye’nin bu yangınla baş edebilmesi için yeni bir dış politikaya olan ihtiyacı ortada. Bu dış politikanın öncelikli hedefi ise elbette güvenlik. Bu da Türkiye’nin yakın çevresinde “yeni bir güvenlik ağı” oluşturmasından geçiyor.

yeni süreç sadece Irak’la sınırlı değil. Bu bağlamda İran ile 2014’te tırmanma eğilimi gösteren ve son olarak “tır krizi” ile zirve yapan gerginlikler, 2015’in başı itibarıyla yerini daha farklı bir ilişkiye bırakacağa benziyor.

ABD’nin burada her iki ülkeye yönelik yaklaşımı ve Rusya krizinin seyri, Türkiye-İran arasında “Direnç Cephesi”ni bir kez daha gündeme getirecek gibi görünüyor. Bu ise, Yeni Ortadoğu’da değişen dengeler ile birlikte, “oyun”un da değişmesi demektir. Bir anlamda 2011 öncesi modeli.

Bu noktada bölgedeki terör hadiseleri, Batı-İsrail uzantılı bir “Kürdistan Devleti”nin inşası ve her iki ülkede etnik-mezhepsel bazlı iç savaş olasılıkları Ankara ve Tahran açısından “unutulmuş” ya da “ihmal edilmiş” bazı işbirliği platformlarını gündeme getirebilir. Bunların başında da D-8 geliyor.

Diğer taraftan, Türkiye-İran ilişkilerinde Suriye krizi bir sorun alanı olmaya da devam edecek gibi. Dolayısıyla ortada bir kontrollü kriz süreci varlığını devam ettireceğe benziyor. Suriye’de dondurulmuş bu kriz durumu kendisine Irak’ta bir alan açabilir. Türk-Rus ilişkilerindeki durumun bir benzeri Türk-İran ilişkilerinde de gündeme gelebilir. Irak bu bağlamda her iki ülke açısından yeni bir işbirliğine yönelik test alanı olarak karşımıza çıkıyor; eğer değerlendirebilir ise.

2015’te Türkiye-Körfez ilişkileri açıkçası fazlasıyla bulanık. Nitekim, Ankara bu muğlaklığı göz önünde bulundurarak 2013’ten bu yana fazlasıyla temkinli bir dış politika izliyor. Katar bağlamında her şeye rağmen “derin ilişkilerin” devam ettirilmesi, Suudi Arabistan ile krizden uzak durulmaya çalışılması da bunun birer göstergesi.

Fakat Mısır krizi, Türkiye ile Körfez arasındaki sorunu daha da derinleştireceğe benziyor. Burada özellikle de Suudi Arabistan’ın atacağı adım oldukça önemli. Suudi Arabistan’ın Mısır konusunda aldığı pozisyon belli. Her geçen gün Mısır ile yakınlaşan ve bunu somut bir takım adımlarla ortaya koyan Körfez’i şu an Türkiye konusunda frenleyen en önemli neden Suriye ve Irak krizlerinin belirsizliği. Tabi bir de ABD-İran arasında yürütülen müzakere süreci var.

Türkiye’ye rağmen bölgede yaşanacak bir takım gelişmeler, Türkiye-Körfez ilişkilerinin seyrini de büyük ölçüde belirleyeceğe benziyor. Bundan dolayı Türkiye’nin başta İran ve Irak olmak üzere (hatta buna bir süre sonra Suriye’nin de dahil edilmesi kaçınılmaz olacaktır) yeni bölgesel denklemler geliştirmesi gerekmektedir. Reel politik bunu emrediyor.

Bu durumda Suudi Arabistan ya 2009 sürecine dönecek ya da oynamaya çalıştığı tehlikeli oyunun bir takım ağır maliyetleri ile yüzleşecek, buna Ralph Peter’ın haritası da dahil.

Türkiye’nin 2014’te Rusya ve Çin üzerinden verdiği “dolaylı mesajlar” Batı’da; “Siz bizim kulübün bir parçasısınız, hiç bir yere gidemezsiniz” şeklinde bir tepkiye yol açmış durumda. Dolayısıyla kulüpten ayrılmanın maliyetinin çok ağır olacağıyla ilgili “aba altından” sopa göstermeler 2015’te devam edecek gibi. Ankara bu mesajın alındığını ihalenin Çin’den Fransa’ya doğru dönen seyri ile göstermiş durumda.

Burada Fransa elbette bir tesadüf değil. İşin “kulüp boyutu” kadar, bir başka sıkıntılı yönü de var: Sözde soykırımın 100. yıldönümü. “Ermeni Sorunu”nu ortaya çıkartan ve onu Osmanlıya karşı kullanan Batı emperyalizmi, şimdi de bunu Türkiye’ye karşı kullanabileceği mesajını veriyor.

Bugün itibariyle ABD ve Türkiye orta yol bulmaya çalışıyor. 1 Mart 2003 - Kasım 2007 sürecini yeniden yaşıyor denebilir. Dolayısıyla, Türkiye’nin elini kolunu dört bir yandan bağlamaya yönelik hamleler devam ediyor. Kasım 2007 sürecindeki oyunun bir benzeri 2015’te de oynanacak gibi. Türkiye’yi yeni bir Washington Zirvesi sürecine zorlayan bir tablo ile karşı karşıyayız.

Diğer taraftan, Türkiye açısından 2015’te bir tercihte bulunabilmek düne göre artık daha zor. Yumuşak bir geçişe olan ihtiyaç had safhada. Bunun için de zaman kazanmaya yönelik bir kriz politikası kaçınılmaz. Bunun yolu da öncelikle cephenin azaltılmasından, karşılıklı güvene dayalı yeni bir işbirliği ortamından ve buna uygun bir diplomasiden geçiyor.

18.02.2015