ABD HAZAR’DAN VAZGEÇMEYECEK

Rusya Devlet Başkanı Vilademir Putin ile Ukrayna Devlet Başkanı Petro Poroşenko, Minsk şehrinde ateşkes imzaladılar. Belirsiz süreliğine dünya derin bir nefes aldı. Anlaşmaya göre 14 Şubat Cumartesi gece yarısından sonra ateşkes sağlanacak ve her iki tarafa ait ağır silahlar karşılıklı belirlenen bir hattın gerisine çekilecek. Ancak akeşkes, ABD’nin asıl planlarını önleyebilecek mi, kimse bilmiyor.

Celal ÇETİN

Anlaşmanın imzalanmasına karşın Washington​ ​sert bir açıklama yapmış, iç savaşı Rusya’nın gizli bir genişleme politikası olarak nitelemiş, gerekirse Ukrayna’nın savunması için silah desteği vereceğini belirtmişti. Bu açıklama ABD’nin daha geniş planları hakkında ipucu veriyor.

Bu açıklama ile birlikte düşünüldüğünde ateşkese rağmen Rusya ile ABD ve Batı’nın Baltık Denizi ile Karadeniz arasında sınırları barışçıl biçimde nasıl belirleyeceği bilinmiyor.

İlan edilmemiş savaş, ABD ve Rusya arasında Finlandiya’dan Gürcistan ve Azerbaycan’a kadar uzanan bu geniş coğrafyada giderek Hazar’a ve Ortadoğu’ya kadar olan bölgedeki rolü üzerinden cereyan ediyor. Bu açıdan bakınca Ukrayna Ateşkesi’nin kimin başarısı olduğuna, kimin işine yarayacağına bakmak gerekiyor.

​AÇIKLAR KOZ OLARAK KULLANILIYOR

ABD’nin küresel çapta bir savaşa girmesi ile birlikte bir kaos ortamı doğdu. Ortadoğu’dan Asya’ya, Hazar bölgesinden Afreta’ya geniş bir cephede “dünyaya yeniden nizam vermeye çalışan ABD”,  kendi savaşına Avrupa’yı da sürüklemek istedi. Bu durum, ekonomik krizle boğuşan Avrupa’yı bir ikileme sürükledi ve görülmemiş bir alt-üst oluşa yol açtı.

Bu sırada yeni Rusya​ ​giderek istikrar tesis ediyor ve petrol gelirleriyle halkın yaşam standartlarını yükseltirken Putin ve yöneticileri halkın sevgisini kazanıyordu. Bu güvenle Putin içeride birleştirici politikalar yürütürken, dışarda Suriye’ye, İran’a destek oluyor, Arap Baharı’nı tehdit olarak görü​yor ve Batı’nın dikkatini çekiyordu.

Üstelik tarih tersine dönmüş gibiydi. Bu kez dağılan Sovyetler Birliği​ ​v​​e​ ​bütünleşen AB değil​,​ dağılan AB idi. Bu arada ABD’nin Ortadoğu’da uyguladığı planlar tersine dönmüş, Arap Baharı, Ilımlı İslam gibi projeler askıya alınmıştı. ABD Suriye’de Esad’ı deviremediği gibi ortaya çıkan otorite boşluğunu dolduran terörizm kendisi başta olmak üzere Batı’yı köşeye sıkşıtırmıştı.

RUSYA’YI KENDİ BÖLGESİNDE BOĞMAK

İşte bu noktada ABD Ukrayna üzerinden Hazar’a girme stratejisine hız verdi. Suriye’de ve Irak’ta Rusya/İran ittifakının gücünü farkeden ve bu gücü kıramayan ABD/Batı ittifakı, direk hedefe yöneldi; yani Rusya’yı kendi coğrafyasına hapsetme ve boğma politikasına. Bu operasyonu tek başına yürütmek hem ekonomik, hem siyasi ve hem iç politika açısından yürütmek istemeyen ABD, devreye Avrupa’yı ve NATO’yu soktu.

Suriye’de Esad rejimini Washington rejimine yedirmeyen Rusya’nın Kırım’ı ilhak etmesinin ardından, Donetsk ve Lugansk Halk Cumhuriyetleri bağımsızlık ilan etti, çatışmaların ve barış müzakerelerinin tarafı olduklarını bildirdiler. Bu durum ABD için bardağı taşıran damla oldu. Washington’un etkisi altındaki NATO’ya Rusya tehdidine karşı vargücüyle mücadele etmesi gerektiği yönünde talimat verildi. NATO da “Rusya’nın saldırganlığına karşı koymak için” askeri varlığının Doğu Avrupalı üye ülkelere konuşlandırmaya başladı. NATO’nun doğuya doğru genişlemesi Baltık Denizi ile Karadeniz arasındaki bölgede çatışma alanı oluşturdu.

ALMANYA VE FRANSA ARADA KALMAKTAN KORKTU

Bu tehlikeli stratejinin farkında olan Almanya ve Fransa, ABD ile Rusya arasında kalmamak için Ukrayna krizini barışçıl yöntemlerle çözmek için devreye girmek zorunda kaldı. Avrupa’nın lideri konumundaki Almanya ile lider yardımcısı konumundaki Fransa, her ne kadar ABD ile tarihsel bağlara sahip olsa da, “rüştünü ispat ederek bağımsız bir politika izlemek” amacıyla adımlar atıyor.

AB’nin Bosna’daki sabıkası hala unutulmadığı için askeri müdahale yerine diplomasi yoluyla çözüm aramak istiyor. Bu yüzden Minsk görüşmelerinde Almanya ve Fransa yoğun çaba gösterdi ve tarafları biraraya getirdi. Varılan ateşkes de bu çabaların olumlu sonucunu oluşturuyor.

ABD HAZAR’A “NE OLURSA OLSUN” EL KOYMAK İSTİYOR!

Ukrayna’da ateşkes sağlansa da ABD’nin Hazar sevdasından vazgeçmesi beklenmiyor. Çeçenistan, Gürcistan ve Kırgızistan’da “demokraki, insan hakları” gerekçesiyle uyguladığı “pembe devrimlerin” bir benzerini Ukrayna üzerinde denedi, denemeye devam edecek.

Hazar, Doğu-Batı Enerji Koridoru çerçevesinde şekillenen Batı politikası ile petrol ve doğal gaz rezervleri üzerindeki 70 yıllık hakimiyetini kaybetmek tehlikesiyle karşılaşan Rusya’nın, bölgedeki etkinlik mücadelesinin en önemli merkezi konumuna geldi. Bölgedeki sorun nitelik itibariyle bir statü ve zengin kaynakların paylaşımı tartışmaları şeklinde yansısa da, aslında arka planda çok daha büyük bir gerekçe yatıyor; “jeopolitik üstünlük” sağlama kavgası. Hazar’ın statüsü ise bu mücadelede sonuca ulaşmak için kullanılan önemli araçlardan biri konumunda. Zira Hazar’daki bir çok yatağın geleceği “statü” sorununun çözümüyle yakından ilgilidir.

Hazar’ın kıyısındaki yeni bağımsız aktörler Azerbaycan, Türkmenistan ve Kazakistan mevcut jeopolitik konumları sebebiyle herhangi bir uluslararası suya çıkışı olmayan birer kara devletidirler. Karasal nitelikleri sebebiyle ortaya çıkan uluslararası taşıma ve koridor sorunları, bu ülkelerin gündeminde petrol ve doğalgaz boru hatlarını ön plana çıkardı. Ayrıca İran da Hazar’ın statüsü konusunun 1940 anlaşmasına dayanarak ancak İran ve Rusya arasında çözülebileceğini diğer ülkelerin ise alınacak kararlara uyması gerektiğini savunuyor. Hazar’a yabancı güçlerin gelmesini istemeyen İran’ın en büyük endişesi Hazar’da giderek güçlenen ABD ve Batı nüfuzudur. İran, Hazar’da etkinleşen Batı nüfuzuyla beraber kuşatıldığını hissediyor.

Dolayısıyla Hazar’a kıyıdaş olan ülkeler ve İran Hazar sorununu “milli güvenlik” sorunlarının önemli bir parçası olarak kabul ediyor. Bu durum ise Hazar’ın statüsünü daha da önemli kılarken olası bir çatışmanın yakıcı etkisini de artıran bir potansiyel taşıyor.

Hazar Denizi, sadece zengin hidrokarbon ve deniz ürünleri kaynakları ile değil, aynı zamanda jeopolitik konumu sebebiyle de yeni dünyanın en önemli nüfuz mücadelesi alanlarından birini oluşturuyor. ABD’nin NATO elişle aktif olarak girdiği bu nüfuz mücadelesinin kısa zamanda barışçıl olarak sonuçlanması beklenmiyor.

14.02.2015