RUSYA, ÇİN VE İRAN’IN İTTİFAKI

Para biriminin değer kaybı, yaptırımların ekonomide oluşturduğu baskı ve düşen petrol fiyatları, Rusya ekonomisinin geleceğine dair kaygı uyandırıyor. Ancak ekonomi uzmanlarına göre AB, yeni yılın ilk aylarında yaptırım politikasından vazgeçebilir ve Rus ekonomisi rahat bir nefes alabilir. Öte yandan Rusya, Çin ve İran arasında gelişen stratejik ortaklık, küresel planları altüst edecek güce ulaştı.

Celal ÇETİN

Batı’nın Moskova’ya yönelik ekonomik yaptırımları ve kriz seviyelerine kadar düşen ham petrol fiyatları nedeniyle, Rusya ekonomisi 2014 yılı sonuna doğru yeni bir kriz dalgasıyla yüzyüze geldi. Rusya’nın para birimi Ruble, birkaç ay içinde yüzde elli oranında değer kaybetti.  Peki Rusya ekonomisini 2015 yılında nasıl bir tablo bekliyor?

Uzmanlara göre yaptırımlardan olumsuz etkilenen Avrupalı iş çevreleri, Brüksel üzerinde baskıyı artırabilir ve Avrupa Birliği (AB) yönetimi, Rusya’ya dönük yaptırım politikasından yakın gelecekte vazgeçebilir.

Avrupalı liderlerin bazıları, yaptırımların beklenen sonuçları vermediği görüşünde. Avusturya basınına konuşan Devlet Başkanı Heinz Fischer, “Rusya’da oluşacak ekonomik bir kriz, sorunları çözmek bir yana, çok daha fazla sorun yaratabilir” demişti. Fischer, Moskova’ya uygulanan yaptırımların “beklendiği gibi siyasi bir sonuç da getirmediğini” belirtmişti.

“RUSYA YAKINDA ESKİ GÜCÜNE KAVUŞABİLİR”

Batı’nın yaptırımlarına düşen petrol fiyatları ve Ruble’deki değer kaybının eklenmesi, finans uzmanları arasında Rusya ekonomisinin geleceğiyle ilgili derin kaygılar yarattı. Rusya’nın önemli finans kuruluşlarından Grand Capital uzmanı Yuri Prokudin’e göre, Moskova’ya uygulanan ekonomik yaptırımlarla ilgili AB’de devam eden tartışmalar, 2015 yılının ilk aylarında, yaptırımların kısmi olarak ya da tamamen iptal edilmesiyle sonuçlanabilir. Prokudin, AB’nin iş çevreleri ve tarım sektörünün, Brüksel’in yaptırım politikasından duyduğu hoşnutsuzluğu açık bir şekilde ifade ettiğini belirtiyor. Uzmana göre, eğer AB yaptırımlardan geri adım atarsa, Moskova, Batılı finansman pazarlarına ve açık denizlerde enerji arama çalışmalarında kullanılan ileri teknolojilere yeniden erişebilecek ve bu da Rusya’nın enerji piyasalarındaki yeri için önemli.

2015 YILINDA BATI’YLA İLİŞKİLER KÖTÜLEŞİRSE NE OLUR?

Rusya’yla Batı arasındaki ilişkilerin 2015 yılında kötüleşmeye devam etmesini de ihtimaller arasında sıralayan Prokudin, Moskova’ya yönelik yaptırımların ağırlaştırılması durumunda Rusya’da gıda ve ilaç fiyatlarının yüzde 12 ila 20 oranında artabileceğini, Ruble’nin de daha fazla değer kaybedebileceğini öngörüyor.

Grand Capital uzmanı Prokudin, düşen petrol fiyatlarının da Ruble ve Rusya ekonomisini kıskaca alabileceğini belirtiyor. Suudi Arabistan gibi önemli petrol üreticilerinin, petrol üretimini azaltmayı düşünmediğini belirten uzman, Avrupa ve Çin gibi büyük petrol tüketicilerinin de yaşadıkları ekonomik yavaşlama nedeniyle tüketimlerini yakın bir gelecekte artırmalarını beklemiyor. Prokudin, bu nedenlerle petrol fiyatlarının eski seviyesine yükseleceğini düşünmek için yeterli sebep olmadığını söylüyor.

Prokudin’in beklentisine göre, ham petrol fiyatlarının 57-62 dolar aralığında olması durumunda Rusya’da dolar 50-55 ruble aralığında kalacak. Euro da 63-67 rubleden işlem görecek.

"RUSYA, BU FİNANSAL FIRTINAYA DAYANABİLİR"

Avrupa Birliği Güvenlik Çalışmaları Enstitüsü’nün Aralık ortasında yayınladığı, “Yaptırımlar Rusya üzerinde nasıl bir etkiye sahip?” başlıklı rapora göre ise Ruble’de görülen sert düşüşe rağmen Rusya’daki ekonomik durum 2009 resesyonuyla kıyaslanacak derecede kötü değil. AB Güvenlik Çalışmaları Enstitüsü’nden Nicu Popescu, “Rusya’nın dengeli bir bütçeye sahip olması, devlet borçlarının düşük seviyede olması ve Rusya Merkez Bankası’nın oldukça geniş uluslararası rezervlere sahip olması nedeniyle, Rusya’nın 2-3 yıl daha finansal bir fırtınaya dayanabileceğini” söylüyor.

Popescu’nun görüşüne göre yaptırımlar sonuç olarak, Rusya’yı Çin’'in kollarına itiyor ve Batı’ya alternatif küresel bir finans sisteminin oluşum sürecini hızlandırıyor.

RUSYA-İRAN İTTİFAKI

21`inci yüzyılın başlarından itibaren Rusya’nın Asya devletleri ile ekonomik ve stratejik işbirliğine öncelik vermesi Putin yönetiminin temel dış politika kursunu belli etmekle birlikte uluslararası ilişkilerde Rusya’nın küresel güç olması yönündeki çabalarının bir bölümünü oluşturuyordu. Son dönemlerde gelişen Moskova-Tahran işbirliği bu açıdan analiz edilmelidir. SSCB’nin çöküşünden sonra İran’ın bölgesel güç olarak ortaya çıkması ve bir çok konularda Rusya’nın milli çıkarlarına karşı olmasına rağmen, her iki devlet Batı ile ilişkilerinde ortak strateji izliyor. Çünkü her iki ülkenin jeostratejik çıkarları, özellikle ABD'nin Orta Asya ve Güney Kafkasya politikası bakımından üst-üste düşüyor. Bu bölgelerde Beyaz Saray’ın herhangi varlığı hem Moskova, hem de Tahran için kabul edilemez. Suriye krizi ile ilgili olarak da, Rusya ve İran aynı konumda mücadele ediyor.

Ukrayna krizi ile Rusya’nın petrol ve gaz endüstrisini hedef alan Batı yaptırımları, Rusya ve İran arasındaki ilişkileri yeni bir şekilde ortaya çıkardı. 2014 yılının Ağustos ayında Moskova ve Tahran arasında petrol ve gaz endüstrisinin geliştirilmesi ve işbirliği ile ilgili 20 milyar ABD doları değerinde anlaşma imzalandı. Sözleşmeye göre İran'ın enerji altyapısının modernleştirilmesine yatırım yapmayı planlayan Rusya, buna karşılık olarak İran’dan petrol almak yükümlülüğü üslendi.

Son olarak da Astrahan’da yapılan Hazar kıyısı ülkelerin kabul ettikleri bildiride denize kıyısı olmayan dış devletlerin silahlı kuvvetlerinin varlığının yasaklanması Moskova ve İran’ın uzun süredir ulaşmak istediği bir karardır. Esasen NATO çerçevesinde bölge devletlerinin ABD’yle askeri siyasi alanda işbirliğini de hedef alan bu karar Beyaz Saray tarafından da olumlu karşılanmadı.

ÇİN-İRAN İTTİFAKI

Öte yandan Çin ile İran’ın ilişkileri stratejik müttefiklik düzeyine çıkıyor. Askeri işbirliğinden enerji ve ekonomik işbirliğine kadar pek çok alanda ortak projeler devreye giriyor. Bu işbirliğinin temelinde Çin’in enerji ihtiyacının yanısıra değişen dış politika konsepti ve ABD politikalarından duyulan rahatsızlık yatıyor.

İran ve Çin arasındaki yakınlaşmanın geçici bir flört mü olduğu yoksa ABD’yi kıskandırıp kızdıracak bir ittifaka, bir evliliğe doğru mu ilerlediği sorulması gereken bir sorudur. Ya da daha genel bir ifadeyle, “acaba Çin kendisini Amerikan karşıtı bir ülkeyle ittifak kurup ABD’nin küresel gücüne bir alternatif oluşturma gayreti içinde midir?” diye sorulabilir. Orta Doğu’daki dinamikler nedeniyle Türkiye’yi yakından ilgilendiren bu soruya verilecek olan yanıt Çin’in yeni dış politik duruşunda ve ABD-Çin ilişkilerinin gidişatında aranmalıdır.

Çin Halk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Xi Jinping’in İran ve Rusya’nın katılımıyla Asya kıtasında yeni güvenlik teşkilatı kurulması ile ilgili önerisi ABD’nin son yıllarda bölgede askeri gücünü artırmak yönündeki politikasına tepki olarak da anlaşılabilir. Özellikle, Çin Cumhurbaşkanı tarafından bu teklifin Ukrayna’daki kriz döneminde seslenmesi, Pekin yönetiminin Rusya ile Batı arasındaki mücadeledeki konumunu ifade eder. Bu aynı zamanda bu ülkelerin ulusal çıkarlarını ABD’nin ve bazı Avrupa ülkelerinin müdahelelerinden koruma girişimi olarak da değerlendirilebilir.

Pekin ve Tahran ekonomik alanda işbirliğini geliştirmek için son dönemlerde karşılıklı olarak önemli anlaşmalar imzalandı. Buna örnek olarak, 2014 yılı Eylül ayında Çin ve İran arasında imzalanan 4,5 milyar dolarlık anlaşma gösterilebilir. Anlaşma doğrultusunda Çin İran’ın petrol ve kimya sanayisine yatırım yapıyor. Ayrıca enerji alanında 12 projenin finansmanı planlanıyor ve bu projelerin bazılarına Rusya’nın da ortak olduğu biliniyor. 2013 yılında iki ülke arasında ticaret hacmi 40 milyar dolar iken, 2024 yılına kadar bu rakamın 200 milyar dolara ulaştırılması planlanıyor.

Askeri alanda iki ülke arasında ilişkiler 1990’lardan itibaren gelişmeye başladı. 2000’li yıllardan itibaren Çin İran’a nükleer başlıklı füzelerin hazırlanması için savunma nitelikli ürünler ihraç etti ve bu ABD’nin Çin şirketlerine yaptırımına yol açtı. 2014 yılının Mayıs ayında Tahran ile Pekin arasında görüşmelerde askeri işbirliğinin geliştirilmesi üzerinde anlaşmaya varıldı. Çin askeri donanmasına ait iki askeri geminin 2014 yılı Eylül ayında ilk kez İran’ın güneyindeki Bender Abbas limanına gelmesi de iki devlet arasında mevcut olan askeri işbirliğinin geliştirilmesindeki ilgiye bir örnektir. Her iki devletin askeri gemileri ortak askeri tatbikatlarda yer aldı. Bu iki ülke arasında stratejik işbirliğinin gelişme seviyesinin habercisidir.

ÇİN’İN AKILLI STRATEJİSİ

Çin’in yükselen bir küresel aktör olarak ABD’ye mutlak surette bir karşıtlık içinde olacağı yönündeki görüşlerin temelinde Çin’in Soğuk Savaş dönemi boyunca temel dış politika hedefinin Maoist ideolojiyi yaymak olması yatmaktadır. Ne var ki, 1990’ların ortalarından itibaren Çin’in, ideolojik kaygılarla siyasal nüfuz elde etme üzerine kurulu ve dolayısıyla çatışmaya açık olan dış politik duruşu göz ardı edilemeyecek derecede önemli bir değişimden geçmiş durumda.

Artık Çin dış politikasında ekonomik çıkarları ön planda tutuyor ve gittikçe küreselleşen dünyada sıfır toplamlı oyun politikasını terk ederek tüm küresel aktörlerle “kazan-kazan” mantığı içerisinde işbirliğine dönük ilişkileri hedefliyor.Bu açıdan Çin’in yeni dış politik yöneliminin para ve petrol üzerinden şekillenen pragmatik bir yaklaşım olduğu söylenebilir. Ekonomik fayda üzerine kurulu bir dış politika stratejisinde istikrarın yakalanması için çatışmadan kaçınma önemli bir belirleyendir. Çin takip ettiği çok taraflı diplomasi ve devletlerarası ilişkilerde normatif esaslara önem atfeden politikasıyla dikkat çekiyor. “Açık çatışmadan kaçınma” politikası olarak adlandırılabilecek olan bu stratejide, dünyaya sunulan yeni pozitif Çin imajı önemli bir yer tutuyor. Yeni Çin imajının dört temel noktaya dayandığı söylenebilir: Bölgesel organizasyonlara katılım, stratejik ortaklıkların kurularak ikili ilişkilerin geliştirilmesi, bölgesel ekonomik bağların arttırılması, güvenlik alanında karşılıklı güvensizliğin ve huzursuzluğun azaltılması.

Çin’in İran gibi ABD muhalifi olan bir ülke ile kurduğu işbirliğini tek kutuplu dünyada ABD’ye karşı açıkça meydan okuma şeklinde değerlendirmemek gerekir. Bu, Çin’in “kazan-kazan” mantığı çerçevesinde belirlediği dış politik duruşuna aykırıdır. Ancak bu durum Çin’in tek kutuplu dünya sistemi içerisinde ABD’nin tek taraflı politikalarından rahatsız olmadığı ve bunu dengelemeye çalışmadığı anlamına gelmez. Nitekim, Çin ABD’ye bağımlı olmayan enerji kaynaklarına ve üretim fazlası mallarını ihraç edebileceği pazarlara muhtaçtır. Ve bu da ister istemez iki ülkenin çıkarlarının bir noktadan sonra çatışması riskini taşıyor.

04.01.2015