ATATÜRK’Ü TERCİH ETMEK ZORUNDA KALACAKSINIZ

Türkiye; jeopolitik konumu, geçmişten geleceğe kurduğu güçlü köprüsü, Müslüman ülke olmakla birlikte “muassır medeniyet” çizgisi nedeniyle küresel güçlerin ve gelişmelerin de odak noktası özelliğini hiç kaybetmiyor. Yaşanan süreç, etnik ve mezhep temelli politikaların ülkeyi uçuruma sürüklediğini gösterirken, Atatürk cumhuriyetinin önemini bir kez daha ortaya koydu.

Celal ÇETİN

Türkiye; geçmişi, jeopolitik konumu, geçmişi ile geleceği arasında kurduğu güçlü köprüsü, Müslüman ülke olmakla birlikte “muassır medeniyet” çizgisi nedeniyle küresel güçlerin ve gelişmelerin de odak noktası özelliğini hiç kaybetmiyor.

Küresel kırılmanın tarihi olarak kabul edilen 11 Eylül 2001’de ABD’de İkiz Kuleler’e ve Pentagon’a yapılan saldırılar ile birlikte yeni bir süreç yaşanmaya başlandı. Sürecin temel gerekçesi enerji alanlarının kontrolü, silah tröstleri, ABD’nin hegamonyasının sürekliliği, İsrail’in güvenliği, ilan edilmemiş din savaşları gibi emperyalizmin amaç ve hedefleriydi.

Sürecin uygulama yöntemleri ise Büyük Ortadoğu ve Afrika Projesi (BOP), Ilımlı İslam, Yeşil Kuşak, Dinlerarası Diyalog gibi projelerdi. Önce kısaca nedir bu projeler, bakalım:

Bilindiği gibi Başbakan Erdoğan’ın eşbaşkanı olduğu BOP, Türkiye dahil 22 ülkenin sınırlarını değiştirmeyi öngörüyor. Bir başka ifadeyle ülkeler bölünecek ve üniter devlet yapıları yok edilecekti. Böylece Ortadoğu’da İsrail’e tehdit oluşturabilecek güçlü ülkeler ortadan kaldırılacaktı.

Ilımlı İslam projesi ile İslam ve Arap coğrafyasında Batı yanlısı Sünni yönetimler işbaşına getirilecek, fakirleştirilen ve cahil bırakılan halklar “sosyal devlet” kılıfıyla sisteme bağımlı hale getirilecek, halkların dini duyguları kullanılarak yönetilecekti.

Yeşil Kuşak projesi ile Şii İran ve Rusya’nın çevresi Ilımlı İslam’a göre işbaşına getirilen yönetimlerce sarılacaktı. Böylece hem Şii İran’a hareket alanı bırakılmayacak, hem de Rusya’nın Müslüman nüfusu üzerinde operasyonlar yapılarak iç karışıklıklar çıkarılacaktı. Ayrıca Rusya ve Çin gibi ABD’nin rakipleri etkisizleştirilecekti.

Dinlerarası Diyalog ise İslam’ın içinin boşaltılarak Batı laboratuvarlarında üretilmiş emperyalizmin menfaatlerinin din adına Müslüman coğrafyaya sunulmasıydı. Bilindiği gibi Dinlerarası Diyalog projesi Fethullah Gülen Cemaati ile Vatikan tarafından planlanan ve yürütülen bir projedir.

Bütün projeler “böl-parçala-yönet” olarak isimlendirilen ünlü İngiliz stratejisine uygun hazırlanmıştı. Ancak bir gerçek unutulmuştu. Bu tür projeler hiçbir zaman başarıya ulaşmamış, uygulandığı her ülke-bölgede kaosa, karışıklığa ve isyanlara yol açmış, hatta zaman içinde projenin mimarlarını da kaos ortamına çekmiştir.

AKP-Cemaat savaşı

2002’de iktidara gelen AKP, Gülen Cemaati’nin desteği ile gücünü ve etkinliğini artırdı. Hükümet yetkililerinin söylediği gibi “istedikleri her şeyi vermelerine karşın” cemaatin yargıya, emniyete ve TSK’ya yönelik müdahalesi sona ermedi. Ergenekon, Balyoz gibi kumpaslarla TSK’nın generalleri ve subayları tutuklanırken mahkeme heyetlerinin cemaat mensubu olduğu ortaya çıktı.

O dönemlerde haksızlıklara, hukuk katliamına sessiz kalan AKP, Cumhurbaşkanı Recep Tayyiph Erdoğan’ın da adının geçtiği 17-25 Aralık yolsuzluk soruşturmaları ile birlikte cemaate karşı savaş ilan etti. Bir başka ifadeyle aralarındaki ittifak sona erdi. AKP, en güçlü ittifakı ile düşman oldu.

Çözüm (Yıkım) Süreci

Küresel projelerin bir başka ayağı olan Büyük Kürdistan’ın Türkiye boyutu da adım adım ilerliyordu. AKP hükümeti PKK ile pazarlığa oturmuş, bir yol haritası hazırlamıştı. Bu doğrultuda yasal düzenlemeler yürürlüğe girerken Türkiye’nin Güneydoğu’su “çözüm süreci” kapsamında PKK’nın kontrolüne terkedilmişti.

Ancak AKP’nin barış adına kabul ettiği her bir taviz bir başka tavize yol açar oldu. HDP ve PKK Türkiye’nin çabalarını zaaf olarak algılamaya ve AKP iktidarını tehdit etmeye başladılar. Bu tehditler ve “fırsatları değerlendirme” politikası Türk Milleti’ni ve AKP’de tepkilerin artmasına yol açtı. Bir başka ifadeyle AKP her an PKK’nın savaş ilanını beklemeye başladı.

IŞİD Muamması

Türkiye ülkede PKK ile pazarlık masasında ike Ortadoğu Bölgesi IŞİD adında vahşi bir örgütle tanıştı. Nereden ve nasıl çıktığı anlaşılamayan IŞİD’in terör yöntemleri, vahşeti ve izlediği “stratejik akla dayalı” planlamaları ile tartışılmaya başlandı.

IŞİD’in Sünni İslamcı bir örgüt olduğu iddialarına karşılık bölgede Şii’lere ve PKK’nın Suriye’deki kolu PYD’ye (Kobani) yönelik saldırıları bu örgüte yönelik tartışmalara farklı bir boyuk kazandırdı.

IŞİD’in Irak’ta Kuzey Irak Kürt yönetimi yerine Şiilere, Suriye’de ise Kürt özerk bölgesine saldırması, “IŞİD Barzani’ye yardım mı ediyor?” sorusunu gündeme getirdi.

Bilindiği gibi IŞİD’in Irak’ta Türkmen bölgesine saldırması ile Türkmenler göç etmek zorunda kalmış, Peşmerge Türkmenleri savunma gerekçesiyle bölgeyi işgal etmiş ve Barzani yönetimi bundan sonra çekilmeyeceklerini ilan etmişti. Böylece Kuzey Irak Kürt yönetimi sınırlarını genişletmiş, Türkmen petrol yataklarını da ele geçirmiş oldu.

IŞİD’in Suiye’deki Kürt bölgesine saldırması Barzani yönetiminin işine geliyor. İleride Kuzey Irak Kürt yönetimine altenratif olabilme potansiyeli taşıyan, Kürtler arası iktidar kavgasına yol açabilecek PYD ve PKK IŞİD eliyle tasfiye edilmeye başlandı. Böylece Ortadoğu’da kurulması istenen Büyük Kürdistan’ın (Büyük İsrail) meşru temsilcisi olarak Barzani rejiminin kabul edildiği ortaya çıkmış oldu.

Bu gelişmeler IŞİD’in ABD-İngiltere-İsrail menşeili bir örgüt olduğu iddialarını güçlendiriyor. ABD’nin Kobani’ye saldıran IŞİD’i havadan bombalamasına karşın başarılı olamadıklarını itiraf etmesi, Washington’un “Kobani’ye önemsemediklerini, önceliklerinin petrol yatakları olduğunu açıklaması”, Barzani’nin Kobani’ye yardıma gitmemesi de bölgeye ilişkin planlar hakkında ipucu veriyor.

IŞİD’in Kobani’ye saldırmasının kendilerinin tasfiyesi olduğunu farkeden PKK, Türkiye’nin PYD’ye yardım etmesi için her türlü provokasyona başladı. Son gösterilerde 39 kişinin ölmesi, Kandil’in içsavaş tehdidinde bulunmasının temelinde tasfiye korkusu yatıyor.

Öte yandan Kandil ile Öcalan arasında başgösteren gerginlik de dikkat çekiyor. Uzmanlara göre Kandil Öcalan’la olan bağlarını koparma kararı aldı. Kandil tarafından tasfiye edilmek istendiğini farkeden Öcalan, AKP hükümeti ile çalışmaya başladı. Yani AKP, Barzani ve Öcalan PKK’ya karşı ittifak oluşturdu. Bu ittifaka ABD ve Batı da destek veriyor.

AKP-IŞİD ilişkisi

IŞİD’e yönelik tartışmalar devam ederken AKP iktidarının IŞİD’e askeri ve lojistik destek sağladığı iddiaları ABD ve Batı’da dile getirilmeye başlandı. IŞİD’i ABD ve Batı’nın kurdurmasına ve mücadele eder görünmesine karşın bilerek önlememesi, ama AKP’yi suçlaması da dikkat çekici bulunuyor.

Bu noktada iki farklı ihtimal gündeme geliyor:

1- AKP iktidarı IŞİD’in ABD menşejili bir örgüt olduğunu bilmiyordu. Sünni Müslüman bir örgüt olduğuna ve Esad rejimine karşı savaşacağına inanıyordu ve mezhep temelli politikaları gereği bu örgütü destekledi.

2- IŞİD’in Batı projesi olduğunu biliyordu ve ABD’nin planları doğrultusunda IŞİD’i desteklemek zorunda kaldı.

Hangi ihtimal geçerli olursa olsun AKP etnik ve mezhep temelli politikalarının tuzağına düştü. Bir tarafta ABD’nin, diğer tarafta PKK’nın baskısı altında bunalan AKP hükümeti, yeni çıkış yolları aramaya başladı. Bir başka ifadeyle AKP, tıpkı cemaat ve PKK gibi ABD’nin bitmez istekleri ve tehditleri ile bunalmış durumda.

Aktörler Farklı, Planlar Aynı

Ortadoğu’da da projelerin sonu aynı oldu. Bölge devletlerinin otoriteleri sarsıldıkça oluşan boşluğu aşırı İslami terörizm, etnik ve dini gruplar doldurmaya başladı. Bölge öylesine kaosa sürüklendi ki, ABD başta olmak üzere Batı dünyası kendi yarattıkları canavarın pençesine düştü.

Bu çerçevede Türkiye’de iktidara getirilen AKP, BOP, Ilımlı İslam, Yeşil Kuşak ve Dinlerarası Diyalog projelerinin tüm aşamalarını uyguladı. Ancak Türkiye etnik ve mezhep çatışmasının eşiğine geldi. Bir yanda Kürtçülük ve bölücülük ülkenin üniter yapısını tehdit eder noktaya ulaşırken Sünni yapılanma kendisi dışındaki tüm mezheplere “düşman” gözüyle bakmaya başladı. Öte yandan Sünnilik de kendi arasında tarikat ve cemaatlere bölündü. Sonuçta bu ülkenin tüm insanını birarada tutacak olan kavramlar ortadan kaldırıldı ve dağılma süreci başladı.

Birleştirici harç, Kemalizm

Bu sürecin fiyaskoyla sonuçlanması, bu ülkeyi birarada tutan ama son 11 yılda altüst edilen kavramların önemini bir kez daha gösterdi. Yani Mustafa Kemal Atatürk’ün ilkelerinin önemini…

Bu ilkeler devletin ve milletin bölünmez bütünlüğünü, bağımsızlığı, dil, din, ırk, etnik fark gözetmeksizin her vatandaşın eşit haklarını, toplumun temel değerlerine bağlı kalarak “muassır medeniyet” yolunda ilerlemeyi, “yurtta sulh cihanda sulh” ilkesini, laikliği öngörüyor. Bu ilkelerin sadece Türkiye için değil dünya için geçerli olduğu da kabul edilmeye başlandı.

Mustafa Kemal’in verdiği İstiklal Savaşı’nde kimseye etkin kökeni veya mezhepi sorulmadı. Yanındaki silah arkadaşı şehit düşen Mehmet, onun etnik kökenine veya mezhebine bakmadan sırtında cephe gerisine taşıdı. Elinde su testisi ile cephedeki Mehmet’e su taşıyan, yiyecek giyecek hazırlayan Anadolu kadını etnik köken, mezhep ayrımı yapmadı.

Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet vatan toprakları üzerinde yaşayan herkesi bu toprakların asli sahibi olarak kabul etti. Kadını, erkeği, genci önce insan olarak gördü.

Bugün ülkenin içine yuvarlandığı kaosun müsebbiblerinin, İstiklal Savaşı öncesi Türk yurdunu işgal etmek isteyenlerin torunları olduğu gerçeğini etnik kökeni, mezhepi ne olursa olsun herkesin kabul etmesi gerekiyor. Emperyalizm için Türk-Kürt, Alevi-Sünni ayrımı yoktur. Menfaatleri vardır ve bu menfaatleri için etnik, mezhep farkına bakmaksızın insanları kullanmaktan çekinmezler.

Artık bir tercih yapmanın zamanı geldi.

Bu coğrafyayı kan gölüne çeviren emperyalizmle savaşan ve “geldikleri gibi geri gönderen” bir Mustafa Kemal mi, kan gölünde boğulmak mı?

Son 13 yılda yanlış politikalarla ülkeyi çıkmaza sürükleyen kesimler de yol ayrımına geldiler ve tercihlerini yaptılar. Her ne kadar güvensizlik nedeniyle bu tercih inandırıcılıktan uzak gibi görünse de, Atatürkçülük’ten başka çıkış yolunun olmadığı gerçeğinin kabullenilmesi açısından önemli bir adım. Ancak bu dönüşüm zaman alacak, sakin ve sabırlı olmak gerekiyor.

Bir zamanlar Ergenekon, Balyoz gibi kumpaslarla tutuklanan ve serbest bırakılan Türk Ordusu’nun milli/ulusalcı generalleri, subayları “tercihte” önemli bir rol üstleniyor. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bekasının kendi acılarından, küskünlüklerinden daha önemli olduğunun farkında olan bu insanlar, sivil kıyafetlerle yeniden görevleri başında. Vatan görevi sadece TSK bünyesinde olmaz. “Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır” düsturundan hareket eden “sivil komutanlar”,  Atatürk’ün cumhuriyetini korumak üzere “yol gösterici” sıfatıyla savaşa girdiler…

Türkiye yeniden Atatürk’e dönüyor…

15.10.2014