TÜRKİYE’NİN AB’YE İHTİYACI VAR MI?

Genel kabul gören çağdaş kavramların Türkiye tarafından çiğnenmesini, gözardı edilmesini Avrupa felsefesinin anlamasını beklemek zor. Özgürlük, insan hakları gibi kavramları kendi varlık sebebi sayan AB, diğer taraftan bunları Türkiye ile ilişkilerde güçlü bir gerekçe, karşı argüman olarak kullanıyor. Öte yandan “Yeni Türkiye”nin Avrupa ülkelerini korkuttuğu da bilinen bir gerçek.

Celal ÇETİN

Türkiye ile AB süreci, 31 Temmuz 1959 tarihinde Türkiye’nin AET'ye ortaklık için başvurmasıyla başladı. Aradan geçen 55 yıl içinde zorlu müzakereler, kesintiler yaşandı. Süreç içinde AB kuruluş felsefesi ile Türkiye’nin dini, kültürel, ekonomik yapısının uyuşmazlığı netleşmeye başladı. Bunun değişik sebepleri olmakla birlikte dini ve kültürel farklılıklar ilk sıralarda yer alıyor. Avrupa’nın Türkiye’yi oyaladığına dair inanç giderek güçlendi.

Bu inancı güçlendiren etkenlerin başında, sürekli Avrupalılar tarafından küçük düşürülmek gibi soyut nedenler dışında somut nedenler de var.  Örneğin üyelik müzakereleri kapsamında hayata geçirilen reformların  Türkiye’ye ciddi bir ekonomik yükü oluyor. Sadece çevre reformunun bile Türkiye’ye önümüzdeki 20 yıl içerisinde 200 milyar Euro’ya mal olduğu düşünülürse, ucu açık bir maceranın Türkiye’ye maliyeti giderek artıyor. Bu paranın çevre reformu için değil, ülkedeki istihdamı azaltmak için kullanılmasını savunanların etkisi artıyor.

Ayrıca bu süre içinde AB’nin göründüğü kadar etkili ve güçlü olmadığı da ortaya çıktı. Dünyanın değişik bölgelerinde ortaya çıkan krizlere müdahale etmek isteyen AB, ortak ve güçlü irade koyamadığı gibi ABD’nin müdahalesine zemin hazırladı, ABD’nin planlarına uymak zorunda kaldı.

Ekonomik ve demografik kaygılar

503 milyon 679 bin kişilik nüfusa sahip AB’de 74 milyonluk nüfusuyla Türkiye’nin tam üye olması durumunda Almanya’dan sonra en büyük ülke konumuna gelecek. Başta AB Parlamentosu olmak üzere, bazı karar organlarında ülkelerin nüfusları ölçüsünde  temsil edilmeleri, tam üye olması halinde Almanya’dan sonra ikinci büyük nüfusa sahip olacak olan Türkiye’nin bazı kararlarda Almanya kadar söz sahibi olmasına yol açabilecek. Bu nokta, yetkililerin son yıllarda Türkiye’ye karşı çıkmalarının ve “imtiyazlı üyelik” gibi aslında hiçbir konuda imtiyaz tanımayan bir tam üyelik formülünü sadece Türkiye için önermelerinin en önemli nedeni. Avrupa Parlamentosu’nda Almanya’dan sonra en fazla parlamentere sahip bir Türkiye tüm kararlarda kendini etkili hisseden bir Almanya için kabul edilemez bir durumdur.

Ayrıca kişi başına gelir rakamı, Euro bazında ele alındığında en düşük değere (7500 Euro) Türkiye sahip olmaktadır. AB ortalamasını 100 kabul ettiğimizde, Türkiye ancak AB ortalamasının yarısı büyüklüğünde bir kişi başına gelire sahip bulunmaktadır. Türkiye, bir taraftan Avrupa Parlamentosu’nda Almanya’nın sahip olduğu sayıya yakın sayıda parlamenter ile temsil edilecek, diğer taraftan AB bütçesine Almanya kadar katkı sağlamayacaktır.

Öte yandan genç bir nüfusa sahip olması nedeniyle tam üye olması durumunda Türkiye’den Avrupa ülkelerine yoğun iş göçü yaşanacak ve Avrupa ekonomisi bir süre sonra Türkler’in eline geçebilecektir.

Türkiye Batı’dan Doğu’ya döndü

Türkiye-AB ilişkilerinde her ne kadar ekonomik dengesizlikler ile demografik yapı belirleyici olsa da, asıl gerekçe siyasi ve kültürel farklılıktan kaynaklanıyor. Avrupa coğrafyası Türkiye’yi Avrupa’ya ait görmüyor. Batı’da topluma yön veren iki tür insan vardır. Birincisi kendi uygarlığının temellerini Antik Yunan ve Roma’da görenlerdir. Bunlar Türkiye’yi kendi dünyasına ait görmeyen insanlardır. İkinci tür ise kendi uygarlığının temellerini Hıristiyanlık’ta görenlerdir. Onlar için de Türkiye başka bir dünyanın ülkesidir. Batı’da topluma yön veren insanların hemen hepsi Türkiye’yi kendi uygarlıklarının antitezi olarak görür.

Türkiye ile AB’yi oluşturan ülkeler arasında uluslararası ilişkiler açısından derin görüş ayrılıkları bulunuyor. Görüş ayrılıkları AKP’nin iktidara gelmesi ile birlikte derinleşti. Ancak AKP öncesinde de siyasi ve kültürel çatışmalar yaşanıyordu. AB üyesi ülkeler ile Türkiye’nin uluslararası farklılıkları sürekli sorun oluşturdu.

Bu sorunlar içinde en belirgin olanı, Kıbrıs’ta ortaya çıktı. Kıbrıs’ta çözüm bulunmadan Rum Kesimi’ni üyeliğe alan AB, Kıbrıs sorurunu Türkiye ile ilişkilerde sürekli bahane olarak kullanıyor.

ABD’nin Türkiye’ye yönelttiği suçlamaların başında insan hakları ihlalleri, azınlık hakları, medya hürriyeti gibi konular geliyor. AB’ye temel oluşturan genelkabul gören kavramların Türkiye’de çiğnenmesini Avrupa’nın anlamasını beklemek zor. Bir taraftan özgürlük, insan hakları gibi kavramları kendi varlık sebebi sayan AB, diğer taraftan bunları güçlü bir gerekçe olarak kullanıyor.

Öte yandan Türkiye’deki etnik ve mezhep çatışmalarının AB bölgesine taşınması da Avrupa’yı korkutan bir başka faktör. Avrupa, uzun yıllar boyunta Türkiye’deki etnik ve mezhep ayrımcılığını kışkırtmanın sonuçlarını kendi topraklarında ve çıkar alanlarında hissetmeye başladı. Toplumdaki ayrışmalar sadece iç dengeleri değil, Ortadoğu’daki dengeleri de olumsuz etkiledi. ABD’nin yanısıra Avrupa da etnik ve mezhep ayrışmasının uzun vadede aleyhlerine olduğunu görmeye başladı.

10 yıl önce Türklerin büyük çoğunluğu AB’ye girmek isterken AB korkuları nedeniyle hayır dedi. Göçten korkuyor. Uzun vadede geleceğe yatırım yapmak yerine insanların kısa vadedeki korkuları takip edildi. Türkler de doğal olarak onur meselesi yapıp buna göre bir reaksiyon gösterdi. Hükümet de bu reaksiyonu izledi. Politikacılar AB yerine daha köktendinci ve daha az laik tarafı seçti. Çoğunluğu müslüman olan laik bir ülke kalmak, yüzünü batıya çevirmek yerine doğuya döndü.

“Yeni Türkiye” AB’yi korkutuyor

AKP ile birlikte Avrupa’nın Türkiye’yi istememesi daha da hızlandı. Mısır ve Suriye politikası da önyargıları daha da artırdı. AKP iktidarı ile birlikte Türkiye’de yaşanan değişim ve dönüşüm AB’yi korkutmaya başladı. Ortadoğu’da gelişen IŞİD tehlikesi bölge ülkelerinin yanısıra Avrupa’yı da alarma geçirdi. IŞİD’i terör örgütü olarak kabul eden ve ortak mücadele kararı alan ABD’ye Avrupa da destek veriyor. Bu çerçevede IŞİD gibi radikal İslamcı terör gruplarını destekleyen Türkiye gibi ülkeler Avrupa’da dışlanmaya başlandı.

Avrupa kendi içinde radikal İslami akımlarla mücadele ediyor. Laik ve demokratik temellerinden uzaklaşarak İslami yapıya dönüşen, nüfusu kalabalık, ekonomik açıdan güçlenen bir Türkiye’nin tam üyeliği Avrupa içinde tehdit olarak algılanıyor.

AB, “almayacağız” dedi

Avrupa Komisyonu’nun yeni başkanı olarak seçilen Lüksemburg eski Başbakanı Jean-Claude Juncker, “genişleme” bölümünü kaldırarak en az 5 yıllığına kapıları Türkiye’ye kapattı. Juncker, “Genişleme”den sorumlu Komiserliğini kaldırırken “AB Müzakereleri Dosyası”, Türkiye’nin AB üyeliğine karşı soğuk tutumu ile bilinen Avusturya’ya verdi. Genişlemeye pek olumlu bakmadığını defalarca ortaya koyan Juncker’in, “Genişleme Müzakereleri Dosyası”nı Komşuluk Politikası başlığına dahil ederek Avusturya’ya teslim etmesi, Brüksel’de “Önümüzdeki beş yılda Avrupa Birliği’nde genişleme olmayacağının kabulü” olarak yorumlandı.

AB’nin ‘birliği’ sarsılıyor mu?

AB Türkiye’ye ve genişlemeye kapıları kapatırken kendi içindeki sorunlar da tartışılıyor. En önemli tartışma noktası, AB’nin kendi içinde parçalanma iddiaları ve bağımsız karar alabilme yeteneğini kaybetmesi. AB içindeki sorunların temeli İngiltere, Almanya ve Fransa’nın rekabetine dayanıyor.

Trans-Atlantik hattı ile Alman hattı arasındaki sıkıntı aslında hep vardı. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa’nın güvenliğini İngiltere-ABD eksenindeki Anglo-Sakson hattı koruduğu için, Orta Avrupa’da ekonomik pazar anlamında Alman ağırlığının artması İngiltere’yi rahatsız etti ve bu rahatsızlık devam ediyor. İngiltere, ABD ile AB arasındaki her zaman en büyük denge unsuru olmayı sürdürdü. Bu yüzden Kıta Avrupa’sındaki her türlü İngiltere lehine olmayacak girişime karşı çıktı. Bunu yaparken hem AB birliğini içinde olmaya devam etti, hem de birlikten Fransa ve Almanya nazarında daha bağımsız hareket ve manevra kabiliyeti elde etme arzusu içinde oldu.

AB, ekonomik işbirliği örgütü olarak kurulmasına karşın Almanya ve Fransa liderliğinde siyasi ve askeri açıdan özellikle ABD karşısında etkili olmaya çalıştı. Bu anlamda dünyanın sorunlu bölgelerinde inisiyatif almak istedi. Ancak Kosova örneğinde olduğu gibi başarılı olamadı ve ABD’nin müdahale etmesine izin vermek zorunda kaldı.

Bir diğer başarısızlık Ukrayna krizinde yaşandı. ABD’nin Rusya’ya yönelik provokatif eylemleri ve yaptırım kararları karşısında AB üyesi ülkeler ortak tavır alamadılar. Almanya, Fransa başta olmak üzere AB üyesi ülkelerin çoğu Rusya’ya karşı sert yaptırımlardan yana tavır almadı. AB ülkesi firmaların Rusya ile çok büyük boyutlarda doğalgaz anlaşmaları mevcuttur. Ayrıca Rusya, ekonomik ilişkiler itibarıyla AB ile temel bir ticari partner konumundadır ve AB bundan vazgeçmek istemiyor. Burada ABD’nin rolünün ne olacağı kadar, Avrupa Birliği kimliği ile bu yapının önde gelen ülkelerin yaklaşımları da önem kazandı. Zira bu olayda da, geçmişte yaşanmış ABD-AB ayrışmasını tekrarlama potansiyeli bulunuyor.

Son dönemde Avrupa’nın yaptırımlar konusundaki kararının değiştiği ve ABD’yi desteklemeye başladığı görülüyor. Bu durum AB’nin inisiyatif alamadığının göstergesi olarak kabul ediliyor. Gerek birlik menfaatlerini, gerekse kendi şirketlerinin menfaatlerini korumak yerine ABD’nin baskılarına boyun eğmeleri, AB’nin Washington’un gölgesinden kurtulamayacağını gösteriyor.

AB’nin ortak ve güçlü politikalar izlemesi beklenmiyor. Çünkü birlik adına ortak politikalar belirlemekten sorumlu olan karar mekanizmalarında yer alan ülkeler, birbirlerinden farklı ve zaman zaman çatışan ulusal politikalar izliyor ve rekabet içinde bulunuyor.

 

Kendi içinde bile birliğini sağlayamayan, ekonomik ve siyasi çatışma yaşayan AB’nin Türkiye için cazibe merkezi olup olmadığı tartışılıyor. Tam üyelik için kapıları kapatan AB için Türkiye’nin daha ne kadar ekonomik ve siyasi yükün altına gireceği sorgulanıyor.

18.09.2014