BİRBİRİMİZİ TANIMA ZAMANI GELDİ

Dünyada garip gelişmeler oluyor. ABD kendi içinde çatışma yaşıyor. Avrupa bir yandan birliğini korumaya çalışırken diğer yandan rekabeti sürdürüyor. Ortadoğu’da Suudi Arabistan, İran, İsrail’de ilginç değişim yaşanıyor. Ortadoğu’da dengeler değişirken Asya’daki kriz bir artıyor bir azalıyor. Küresel değişim/dönüşün Türkiye’ye de etkisi kaçınılmaz olacak. Nasıl mı?

 

Celal ÇETİN

“Türkiye, iki büyük tehditten kurtuldu” tespiti geçerlilik kazandı. Neydi bu iki büyük tehdit? İrticai ve bölücü tehdit. Cumhuriyet Türkiyesi’nin Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’nde, kırmızı kitabında ilk iki sırayı alan irticai ve bölücü tehdit, fiili durumlarla tehdit olmaktan çıkarıldı.

Suriye özelinde Ortadoğu’da 15 Mart 2011’de başlayan süreç, siyasallaştırılmış İslami akımların yol açtığı sonuçlar açısından önemli örnekler içeriyor.

15 Mart 2011, Suriye’de iç savaşın başladığı tarihtir. Esad rejimine muhalefet gerekçesiyle ortaya çıkan gruplar, ABD ve Batı emperyalizmi tarafından organize edildi ve sahaya sürüldü. IŞİD ve benzeri selefi örgütler İslamiyet adına sergiledikleri vahşet ile “İslamiyet=terör” algısını güçlendirdi.

Bu arada Arap Baharı projesi uygunmaya başladı. Proje kapsamında Mısır, Tunus gibi ülkelerde siyasi iktidarlar değişti, Müslüman Kardeşler iktidara getirildi. Mısır’da Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek, 2011’de isyan sonucu (Genelkurmay Başkanı Abdülfettah Said Hüseyin Halil es-Sisi’nin sessiz kalması ile) devrildi. Yıllarca yasaklı olan Müslüman Kardeşler’in Hürriyet ve Adalet Partisi (HAP) seçimleri kazandı, Muhammet Mursi Cumhurbaşkanı oldu. Tam Müslüman Kardeşler hakimiyetini pekiştirecek denirken, birinci yılın sonunda Mısır halkı Mursi’ye karşı ayaklandı, Sisi önderliğindeki askeri darbeyle Mursi devrildi.

Mursi’nin devrilmesi ile verilmeye başlanan değişim/dönüşümün işaretleri; Suudi Arabistan Veliaht Prensi’nin “Vahabilik’ten ılımlı İslama’a dönüyoruz... Vahabiliği, ABD’nin talebi ile yaydık” itirafları ve savundukları İslam anlayışıyla bağdaşmayan açılımlarla devam etti.

Bu arada İsrail kamuoyunda, Filistin sorunu nedeniyle hükümete yönelik protestolar arttı. İsrail Başbakanı Netanyahu yolsuzluk soruşturmaları ile zor günler geçirirken iki kere hastaneye kaldırıldı.

İran’da da işsizlik, ekonomik kriz gerekçesiyle gösteriler yapıldı. İran hükümeti, İslami uygulamalarda gevşeme işaretleri verdi.

Bu arada Suriye ve Irak’ta ortaya çıkan IŞİD hızla yayıldı, Araplar ile Türkmenler’in elindeki bölgeleri (petrol bölgeleri) ele geçirdi. Tabii hemen peşinden ABD önderliğindeki uluslararası koalisyon, IŞİD’le mücadele gerekçesiyle Suriye ve Irak’a müdahale etti. Sahadaki yerel ortakları ise PKK/PYD unsurlarıydı. PKK/PYD, IŞİD’den “kurtarılan” bölgelere yerleşmeye başladı. Bu durum, bölgedeki diğer etnik unsurlar arasında tepkiye yol açtı.

ABD ve PKK/PYD Irak ve Suriye’de etkinliğini artırırken Rusya/İran ikilisi devreye girdi. Ve tüm dengeler değişti. Afganistan’dan başlayan, Irak ve Suriye ile devam eden proje ters döndü.

Bu gelişmeler sürerken 8 Kasım 2016’da ABD başkanlık seçimleri yapıldı, şans tanınmayan Donald Trump başkan seçildi.

NEDEN TRUMP?

http://tuhafsite.com/neler-oluyor-detay.php?yid=805

İşte bu seçimler, küresel değişim/dönüşümün de başlangıç tarihi oldu. Birinci yılın sonunda Trump’ın birbirini tutmayan açıklamaları/politikaları ile dünya bir gerildi bir gevşedi.

Trump bir yandan savaş sanayiini korumaya yönelik söylemler geliştirirken, diğer yandan “Suriye’deki savaşa müdahil olmanın yanlışlığını” dile getirdi. Yine bir yandan israil’e destek sözleri verirken diğer yandan Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak kabul etmekle Tel Aviv’in başına ciddi bir bela sardı. Bir yandan Putin’e sempati mesajları verirken diğer yandan Rusya’ya yaptırım kararlarını imzaladı. Bir yandan kadrosunu şahinlerle doldururken diğer yandan “Suriye’den çekileceğiz” diyerek herkesi ters köşeye yatırdı.

Özet:

Mısır'da katılımın düşük oranda kaldığı seçimle Sisi CB seçildi. Mısır, değişen dengeler açısından önemli bir laboratuvar. Kronolojiye bakalım. Mısır CB Hüsnü Mübarek. Batı yanlısı biri. Mısır karışıyor ve Sisi darbesi ile Mübarek devriliyor...

Arap Baharı başlıyor, Mısır'da Müslüman Kardeşler'in temsilcisi Mursi CB oluyor. Mursi kim? ABD'nin Arap Baharı temsilcisi. Bu arada Suriye iç savası başlıyor. Rusya'nın müdahalesi ile Suriye'de ve bölgede dengeler değişiyor...

Sisi bu kez Mursi'yi deviriyor, seçimle kendisi CB oluyor. Sisi kim? ABD/Batı yanlısı biri. Ama ABD/Batı'nın adamını devirebilen biri...

S. Arabistan Kralı ABD/Batı yanlısı biri. Petrol zengini prensler de ABD/Batı yanlısı. Bir başka ABD/Batı yanlısı veliaht prens darbe yapıyor, diğer ABD/Batı yanlısı prensleri tasfiye ediyor ve "reformlar" başlıyor.

Değisim/dönüşümü yapanlar da ABD/Bati yanlısı, tasfiye edilenler de ABD/Batı yanlısı. İlginç bir döngü yaşanmaşa başlıyor.

TÜRKİYE BOYUTU

İRTACİ TEHDİT: 16 yıllık AKP iktidarı ile başlayan İslamlaşma girişimleri, toplumun en az yarısında rahatsızlık yarattı. Müslüman Kardeşler felsefesine yakın olan AKP, bu yakınlığını rabia işareti ile simgeleştirdi.

Rabia işareti, Mısır’da askeri darbe ile uzaklaştıran Mursi yanlılarının Rabiatul Adeviyye Meydanı’ndaki protesto gösterileri sırasında simge olarak kullanıldı.

Ancak aradan geçen süreçte Müslüman Kardeşler felsefesinin yıkılması, radikal islamcılığa yönelik eleştirilerin artması ile Türkiye’de 4 parmaklı rabia işaretinin anlamı değiştirildi, “tek millet, tek devlet, tek vatan ve tek bayarak” anlamı yüklendi. Ancak orijinalinin Mursi’ye (Müslüman kardeşler/İhvan) destek olduğu biliniyor.

Aslında “Türkiye’deki değişim/dönüşümün ilk işareti, rabia simgesinin anlamının değiştirilmesidir” denebilir.

Son yıllarda, muhafazakar/dindar bilinen bazı isimlerin Atatürk’e ve İslam’a hakaret sayılabilecek fetvaları/ açıklamaları, taciz/tecavüz olaylarındaki patlama toplumdaki gerilimi/tepkiyi artırdı. Tepkinin boyutu, AKP’ye oy vermiş muhafazakar kesimlerde bile “bu kadarı da fazla” dedirtecek noktalara ulaştı.

Ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, “İslami yorumların güncellenmesi” anlamında “İslamiyet’in güncellenmesi gerekiyor” açıklaması yaptı. “İHL’lerde deizme yöneliş artıyor” raporları Türkiye’deki islam algısının yeniden sorgulanmasını gerekli hale getirdi. Muhafazakar kesim dahil ülke insanı, İslamiyet’in ne olmadığını, radikal islamcılığın yol açabileceği tehlikeyi yaşayarak öğrendi. En önemlisi demokrasiden, hukuktan, adaletten, ahlak ve vicdandan uzaklaşmanın; adı, sıfatı ne olursa olsun her türlü radikalizmin felaket olduğunun farkına varmaya başladı.

BÖLÜCÜ TEHDİT: Türkiye uzun yıllar PKK terörü ile mücadele etmek zorunda kaldı. Küresel emperyalizm tarafından korunan ve desteklenen PKK terör örgütü, 30 yılda yüzlerce milyar dolarlık ekonomik zarara, onbinlerce şehit ve ölüme yol açtı. Türkiye, Türk-Kürt iç savaşı, üniter yapısının bozulması tehdidi ile karşı karşıya kaldı.

Ancak Irak ve Suriye’de Peşmerge/PKK/PYD’nin IŞİD’le birlikte ABD/İsrail ikilisinin özerk (bağımsız) Kürt devleti projesinde gönüllü rol alması, bölgedeki Kürtler arasında da tartışmaya yol açtı. ABD ve Batı’nın kendi çıkarları için “Kürtler’i kullandığı” algısı, ABD’yi güvenerek bağımsızlık referandumu yapan Barzani’nin ortada bırakılmasıyla güçlendi. Barzani’nin yanlış tercihi sonucu Kuzey Irak Kürt yönetimi elindekileri de kabyetti. Sınır kapılarını, petrol tesislerini Irak merkezi yönetimine devretmek zorunda kaldı. Maaşların ödenebilmesi için Bağdat’a yalvarır duruma geldi.

Suriye’de ise Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı operasyonları ile Kürt koridoru, Kürt özerk bölgesinin Akdeniz’e uzanma planları önlendi. Özellikle Afrin operasyonunda ABD’nin PKK/PYD’yi yalnız bırakması, Fırat’ın doğusundaki üslerinden ve petrol tesislerinin güvenliğinden başka bir şey düşünmemesi, Kürtler’de ikinci hayal kırıklığı yarattı.

Son olarak Türkiye, Rusya, İran arasındaki güçlü işbirliği ile ülkelerin toprak bütünlüğü teyit edildi. Bu, “Türkiye dahil Suriye ve İran gibi ülkelerdeki her türlü bölücü faaliyetlere en sert şekilde müdahale etmek üzere konsensus sağlandığı” anlamına geliyor.

Suriye için planlanan çözüm, Kuzey Irak benzeri bir yapılanmayı öngörüyor. Suriye’de Kürtler’in yaşadığı bölgeye kısmi özerklik verilecek. Ancak Suriye merkezi hükümetine bağlı olacak. Özellikle komşu ülkeler için tehdit olmaktan çıkarılacak. Çevresi Türkiye, İran ve Suriye rejimi tarafından sarılmış Kürt bölgesinin fazla hareket alanı bulunmuyor. Trump’ın dediğini yapması ve ABD askerinin çekilmesi durumunda, geriye kalacak sembolik askeri varlık ve operasyon üslerinin PYD bölgesini korumaya yetmeyeceği biliniyor.

Sonuç itibariyle; tüm kışkırtmalara rağmen Türkiye Türk-Kürt catışmasına sürüklenmedi. Her iki tarafın sağduyusu sayesinde birlikte yaşama kültürü korundu. PKK/PYD/Kuzey Irak tehdidi ortadan kalkınca Türkiye ikinci büyük tehditten de kurtulmuş oldu.

RESTORASYON DÖNEMİ

Şimdi sırada iki büyük kesimin barışması var. Cumhuriyet felsefesini benimseyenler (Atatürkçüler) ile İslami kesimin (Müslümanlar) barışması.

Bunun için her iki kesimde de “güncellenme” gerekiyor.

ATATÜRKÇÜLÜK: Atatürkçülük, ülkenin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün ilke ve felsefesine verilen isimdir. Atatürkçülük bir felsefedir. Siyasi, ekonomik, sosyal, kültürel, inanç ve özgürlükler ile askeri anlamda devlet sisteminin adıdır.

Ancak sözkonusu felsefe, İnönü CHP’si ile birlikte siyasallaşma sürecine girdi. Zaman içinde bölücü, ayrılıkçı hüviyet kazanırken devlet ve inanç sistemine aykırı bir alternatif olarak algılanmaya başladı. Bir anlamda Atatürkçülük ile siyasal CHP içiçe geçti, siyasal perde Atatürkçülüğü kapattı.

Kabul etmemiz gerekir ki; politik yapı olan CHP, iktidar olabilmek için Atatürkçülüğü kullandı. İnönü’den sonraki CHP, “seçkinci azınlık” elinde, çoğunluğu reddeden bir yapıya büründü. Bir benzetme yapmak gerekirse, yukarılarda oturan seçkinci kesim, aşağıdaki çoğunluğa tepeden bakarak onlara kendi ideolojisini empoze etmek istedi. Laikliği bilmeden laik sistemi, sosyal devlet kavramını bilmeden sosyalizmi/komünizmi, liberalizmi bilmeden liberal sistemi, Atatürk felsefesini bilmeden Atatürkçülüğü savunmaya kalkan, içinde bulunduğu toplumun kodlarını gözardı eden Atatürkçülük maskeli CHP, toplumun muhafazakar direnç noktalarını güçlendirdi. Yüzlece yıllık dini ve kültürel kodlarla Cumhuriyet rejimine aktarılan topluma yaklaşırken çok dikkatli olunması gerekiyordu. Radikal değişim/dönüşümü kabullenmeleri için güvendikleri, inandıkları bir lider gerekiyordu. Atatürk, Türk İstiklal Savaşı’nı veren ve Cumhuriyet Türkiyesi’ni kuran biri olarak siyaset üstü kimliği ile bunu başarmıştı. Halkın Atatürk’le bir sorunu hiç olmadı. Ancak Atatürk’ten sonraki dönem, halkta “muhafazakar kimliğim tehdit altında” algısına yol açtı.

MÜSLÜMANLIK: Halktaki bu algı sadece Atatürk sonrası dönemin hatalarından kaynaklanmıyor. Toplumun inanç sistemini şekillendiren tarikat/cemaatlerin de en az sözkonusu dönem kadar sorumluluğu bulunuyor. Toplumu örümcek ağı gibi saran tarikat ve cemaatler, toplumun kendi sistemleri içinde eritilmesini sağladı. Ki, bu sistem ile Cumhuriyet’in kuruluş felsefesi taban tabana zıttır ve birbiri ile savaş halindedir.

Doğal olarak tarikat ve cemaatler, sistemlerinin sürdürülebilirliği için Cumhuriyet’in kuruluş felsefesi ile savaşa girmeliydi, girdi. Kullandıkları en önemli silahları ise, bünyelerinde erittikleri Müslüman kesimdi. Müslüman kesimin Cumhuriyet’in temel felsefesine ve Atatürk’e düşman olması, kendi sistemlerinin devamı için yaşamsal öneme sahipti.

SONUÇ: Cumhuriyet’in temel felsefesi ile İslam’ın temel felsefesi arasında bir sorun bulunmuyor. Sorun, her iki felsefeyi kendi şahsi/ideolojik/dini amaçları için kullananlardır.

Her iki kesimin barışması mümkün. Ama önce her iki kesim içindeki siyasallaşma olgusundan kurtulmak, kavramları yeniden tanımlamak zorundadır. Biri Atatürkçülüğü siyasallaşmanın etkisinden, diğeri dinini tarikat/cemaatlerin elinden kurtarmak zorundadır.

Bu yapılabilirse; Atatürkçüler ile mütedeyyin Müslüman kesimlerin birbirinin alternatifi değil bütünleştirici/güçlendirici unsurları olduğu ortaya çıkacaktır.

Bu yapılabilirse; küresel emperyalizmin en önemli silahı elinden alınacaktır ve asıl o zaman Türkiye kıskanılacak bir ülke olacaktır.

 

07.04.2018