OSMANLI İLE SOVYETLER, TC İLE RF KARŞILAŞTIRMASI

Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılış süreci, sebepleri ve sonuçları hemen her açıdan ele alındı. Dış-iç etkenler, “önlenebilir miydi?” soruları sorulmaya devam ediliyor. Ancak; Osmanlı’nın yıkılış süreci fitilinin Balkanlar’da atılması ile “acaba Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılacağını öngörenler ‘kontrollü yıkım’ projesini devreye sokmuş olabilirler mi?” sorusuna cevap aramak gerekiyor. İkinci soru: Sovyetler ile Osmanlı’nın yıkılışı arasında bir etkileşim olabilir mi?

Celal ÇETİN

Konuya girmeden önce, Osmanlı İmparatorluğu ve Avrupa arasında kısa bir karşılaştırma yapmak gerekiyor.

AVRUPA

Osmanlı İmparatorluğu, 1299-1579 tarihleri arasında kendi yeniçağını yaşarken, Avrupa kendi Ortaçağı’nın karanlığına hapsolmuş durumdaydı.

Ancak 16. yüzyılın sonlarından veya 17. yüzyılın başlarından itibaren tarihi süreç tersine dönmeye başladı. Bunun sonucu Avrupa kendi Ortaçağı’ndan yeni bir alternatif çıkararak birey, akıl, bilim. milliyetçilik merkezli; bilim adamlarının, filozofların ve tüccarların oluşturduğu yeni dinamik aktörleriyle yeniçağına girerken, Osmanlı eski sitemiyle ve asker sivil paşalar, kapıkulları ve ulema sınıfı gibi geleneksel aktörleriyle yoluna devam etmeye çalıştı. Bir başka ifadeyle kendi Ortaçağını (Duraklama Devri) hazırladı. 

Avrupa Hümanizma, Rönesans ve Reform hareketleriyle içinde bulunduğu Ortaçağa alternatif olarak Yeniçağını ve yeni zihniyetini yaratmıştır. Bununla, dini inkar etmeden dinin yanında aklı, kilisenin yerine üniversiteyi, ruhban sınıfı yerine felsefeyi ve bilim adamlarını ön plana çıkardı. Arkasından birey, aklın, bilimin özgürlüklere ihtiyacı olduğunu görerek “demokrasiyi” keşfetti.

OSMANLI

Osmanlı İmparatorluğu’nun duraklama-gerileme dönemine girmesinin önemli sebeplerinin başında Avrupa’nın üstünlüğü ele geçirmesi ve dolayısıyla dünya şartlarının değişmesi ise, diğer sebeplerin kaynağı da bizzat kendi içinde meydana gelen bozulmadır.

Bilindiği üzere, Kanuni’den sonra Osmanlı Devleti’nin gelir kaynakları azalmaya ve mali durumu bozulmaya başladı. Bunun başlıca sebebi fütuhat döneminin kapanmasıyla Osmanlı hazinesi önemli bir gelir kaynağını kaybetti. Buna paralel olarak coğrafi keşifler sonucu Osmanlı toprakları üzerinden geçen İpek Yolu gibi ticaret yollarının okyanuslara kaymasıyla Osmanlı, hazinesinin ikinci önemli gelir kaynağından mahrum oldu.

Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılma sebepleri arasında ekonomik, siyasi, askeri faktörler yanında zihniyet saplantısı da önemli sayılabilir.

Tüm bu gerekçelerin bileşkesi sonucu 17. yüzyıldan itibaren Osmanlı İmparatorluğu inisiyatifi elinden kaçırdı ve çaresiz duruma düştü. Dıştan gelen olumsuz faktörler birbirini takip ederken, içten başlayan bozulmalar da birbirini tetikler hale geldi. Böylece merkezi otoritede zaafiyet işaretleri de başladı. Aleyhte meydana gelen bütün bu gelişmeler, Osmanlının idari, askerî, sosyal, ekonomik yapısının; tımar ve eğitim sisteminin bozulmasına yol açtı ve böylece devletin klasik dengeleri alt üst oldu.

ÇÖKÜŞ BALKANLAR’DA BAŞLIYOR

Osmanlı İmparatorluğu’nda çöküşün temelini Avrupa’daki zihniyet devrimini anlaşılamaması oluşturuyor. Her ne kadar Islahat Fermanı gibi girişimler başlatılsa da, yıkımı önlemeye yetmedi.

Osmanlı İmpiratorluğu, 19. yüzyıl boyunca hatta 1918’e kadar bu tehlikeleri bertaraf etmek için uğraşmak durumunda kaldı.

Osmanlı birliğinin sağlanması yolunda önemli girişimlerden biri, 1872 yılında Mithat Paşa ve Halil Şerif Paşa tarafından ileri sürüldü. Bu, Osmanlı İmparatorluğu’nun yeni Alman İmparatorluğu gibi Federalleşmesi önerisi idi. Önerinin önemli gerekçelerinden birisi, Romanya ve Sırbistan’ın bağımsızlık yolundaki gidişini durdurmaktı.  Ancak bu girişim Rusya’nın müdahaleleri ile engellendi. Ardından 23 Aralık 1876’da yürürlüğe konulan Anayasa ile yeniden tanımlanan vatandaşlık kavramı ile Osmanlı birliğinin sağlanmasına çalışıldı. Ancak Meşrutiyet’in kısa süre sonra II. Abdülhamit tarafından sonlandırılması üzerine yeni arayışlar başladı.  

Osmanlı’nın kaçınılmaz sonunu Balkanlar hazırladı.

Modern tarihin en temel olgularından biri olan milliyetçilik, içinde bulunduğu doğal (coğrafi),ekonomik, siyasal ve kültürel ortamlardan etkilenerek farklı yerlerde, farklı görünümler içinde oldu. Bu farklılığın en derinden hissedildiği yerlerden biri de Balkanlardır. Balkan milliyetçiliği, emperyalizm olgusu gibi farklı bir dinamiğin etkilerini de bünyesinde taşır.

Balkan coğrafyası, milliyetçiliğin gelişmesine uygun zemin oluşturmasının yanı sıra kültürel ve jeopolitik konumu dolayısıyla da gerek Osmanlı İmparatorluğu ve gerekse Avrupalı büyük güçler açısından özel bir önem taşır. Balkanlar, Osmanlı İmparatorluğu açısından siyasi varlığının teminatı sayılabilecek bir coğrafyayı temsil eder. İmparatorluğun dağılma dönemine gelindiğinde, Büyük güçler açısından birçok yönlerden nüfuz alanı oluşturma potansiyeline sahipti. İmparatorluğun en fazla Hıristiyan unsurunu bünyesinde bulundurması dolayısıyla daha 18. yüzyıldan itibaren bu yönden ilgi çekmeye başlamıştı. 19. yüzyılda yükselen kapitalizmin de verdiği itici gücü yanına alan dönemin belirleyici güçleri, geliştirdikleri politikalarla imparatorluğu tasfiye sürecini başlattılar. Milliyetçilik, bu süreçte bu güçlerin kullandıkları etkili enstrümanlardan biri oldu. uluslararası konsorsiyumun Edirne, Sofya, Selanik, Üsküp, Belgrad gibi merkezlerde konsolosluk açmaları kendi çıkarlarını koruma yolunda attıkları bir adım olduğu kadar, aynı zamanda bölgedeki ulusal çatışmalarda rol oynayan unsurları daha yakından izleme ve yönlendirme yolunda bir adımdı. 20. yüzyıl başlarına gelindiğinde mevcut konjonktür, emperya ülkelerin izledikleri politikaların sonuçlarının alınması için müsait bir zeminin oluşmasına yardım etti. Olgunlaşan Balkan milliyetçiliği, izlenen politikaların yanında, İmparatorluğun içinde bulunduğu durum “tarihsel” sonucu ortaya çıkardı ve Balkanlar’daki siyasi harita büyük ölçüde değişti.

Balkanlar’ı yeni paylaşım alanına çeviren ülkeler arasında Fransa, İngiltere ve Rusya ön plana çıkıyor. Fransa ve İngiltere çıkarları gereği Akdeniz’de yoğun faaliyet ve mücadelelere girisirken Çarlık Rusyası Akdeniz’e inme hedefinin peşindeydi. Ve bu hedefler doğrultusunda Balkanlar’da Osmanlı İmparatorluğu’na yönelik isyanlar başladı.

Hersek İsyanı

Sırp isyanı

Karadağ İsyanı

Bulgar İsyanı

Arnavutluk İsyanı

Makedonya Sorunu

Yunan İsyanı

Osmanlı bu isyanlarla uğraşırken 1877-78 Osmanlı-Rus savası başladı. Savaş sonunda Balkanlar’ın büyük bir kısmı, (Makedonya ve Trakya hariç) Osmanlı idaresinden çıktı. Bu savasta İngiliz konsolosluğu raporlarına göre 300-400 bin arası insan hayatını kaybederken 1 milyon insan göçe zorlandı

Osmanlı-Rus savaşı’nın devamı, 1. Balkan Savası oldu. 1. Balkan Savaşı, Doğu Rumeli (Doğu Trakya, Batı Trakya) ve Batı Rumeli (Makedonya, Arnavutluk) olmak üzere iki cephede gerçekleşti. Doğuda Bulgarlara karsı savasan Abdullah Pasa komutasındaki ordu, Batı’da Makedonya’da Sırplara karsı savasan Ali Rıza Pasa komutasındaki ordu bulunuyordu. Osmanlı İmparatorluğu güç dengesinin alehine olduğu bir anda savasa girmisti. Müttefiklerin asker sayısı 510 bin iken Osmanlı İmparatorluğu’nun Trakya, Makedonya ve Arnavutluk’taki tüm kuvvetlerinin sayısı 250 bindir. Diğer yandan asker ve subay eksikliği nedeniyle ordu sağlıksız bir yapıdadır ve araç-gereçleri yetersizdir. Sonuçta yenilgi kaçınılmazdı.

Osmanlı Devleti’nin her iki cephede de yenilmesi, Avrupa devletlerinin savasa müdahale etmesini gerektirdi. Rusya Bulgaristan’ın İstanbul’u ele geçirmesinden, Yunanistan’ın da Çanakkale Boğazına hakim olmasından korkuyordu. Savaşı sonlandıran “Londra Barıs Anlaşması” imzalandı. Osmanlı eski baskenti Edirne’yi kurtaramadı, Avrupa sınırı Trakya’da Midye-Enez çizgisi oldu. Edirne’nin yanında, Kırklareli ve Lüleburgaz da Osmanlı’dan koptu. Girit Adası Yunanistan’a bırakılırken, Arnavutluk ve Ege adalarının geleceği de büyük devletlerin kontrolüne terkedildi.

Balkanlar milliyetçilik akımları ile Osmanlı’nın elinden çıkarken tam ters istikametteki Ortadoğu’da, Arap coğrafyasında da Osmanlı’ya isyanlar başlamıştı.

KONTROLLÜ YIKIM

Osmanlı İmparatorluğu iki uçtan kuşatılmış ve yıkım süreci başlamıştı. Tablo içaçıcı değildi. Çarlık Rusyası’ndan İngilteresi’ne, Fransası’na, Yunanistanı’na kadar küresel yıkım konsorsiyomu kurulmuş ve operasyon başlamıştı. Osmanlı ordusunda ve devlet sisteminde az sayıda aydın vatansever, “bu operasyondan canlı çıkmanın mümkün olmadığını kabullenerek kaçınılmaz yıkımın olabildiğince kendi kontrollerinde olması” üzerinde mutabık kaldılar. Küresel konsorsiyumun kontrolündeki bir yıkım, tamamen yok oluş anlamına gelirken kontrollü yıkım sonunda üzerinde yaşanabilecek bir vatan toprağını kurtarma ihtimali vardı en azından.

Osmanlı ordusunda üzerinde yaşanabilecek vatan toprağını kurtarma düşüncesinde olanların başında Mustafa Kemal geliyordu.

“Devleti kurtarmak, kurtarılamaz ise üzerinde yaşanacak bir vatan toprağını elde tutmak” amacı güden bu insanlar önce İttihat ve Terakki Cemiyeti etrafında birleşti. Ancak İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin felsefesini net cümlelerle tanımlamak mümkün değil ve iki devreye ayrılabilir: Balkan Savaşı öncesi-Balkan Savaşı sonrası.

İttihat ve Terakki Cemiyeti Balkan Savaşı öncesi, Devleti oluşturan bütün unsurlarla anayasa ve meşrutiyet çerçevesinde bir arada yaşama politikası sürdürmek istediği için diğer alanlarda açıkça bir Türkçülük politikası izlemedi.

Ancak Balkan Savaşları’ndan sonra Rum, Slav ve Arnavut azınlıkların Devletten kopmalarından sonra politikası değişmeye başladı. Bu dönemde İttihat ve Terakki Cemiyeti bir taraftan Osmanlıcı ve İslamcı düşüncelerini muhafaza ederek en azından “milleti sadika” olarak bilinen Ermenileri ve Müslüman Arapları bir arada tutma politikaları izledi.

Diğer taraftan da Devlet içindeki en önemli grubu oluşturan Türkleri ve Türklük ideolojisini Osmanlı topraklarında Türklerin en yoğun olarak yaşadıkları Anadolu’da ön plana çıkarmak için çalıştı. Milli kimliğin ön plana çıkarılması için Milli Kütüphane, Milli Coğrafya Cemiyeti, Milli Musiki gibi teşkilatlar kuruldu. Türk Derneği, Türk yurdu gibi dernekler Cemiyet’in tam desteğini aldı. Milli Burjuvazinin ortaya çıkarılabilmesi için Milli iktisat politikası hayata geçirildi.

Birinci Dünya Savaşı yıllarında Ermeni olayları, 1916’da Şerif Hüseyin’in İngilizlerin desteği ile ayaklanması ve nihayet 1917’de Çarlık Rusya’sının çökmesi ile İttihat ve Terakki içinde Türkçülük düşüncesi hakim konuma geldi.

Birinci Dünya Savaşı’nın kaybedilmesi ve önde gelen liderlerinin yurtdışına kaçmaları ile birlikte Cemiyet siyasi etkisini kaybetmesine karşın Türkçülük mirası ve çalışmaları, Anadolu topraklarında Milli Mücadele yıllarında ve sonrasında yaşamaya devam etti.

Osmanlı’nın kontrollü yıkımının Balkan Savaşları sonrası planlandığını söylemek mümkün. Mustafa Kemal’in İstiklal Savaşı öncesinde ve savaş sırasında Osmanlı’nın yıkımını emperyalizmin elinden almak için yaptığı girişimlere bakmak gerek.

Atatürk, Milli Mucadele boyunca Afgünistan, Hindistan, Mısır, Suriye, Irak gibi Müslüman ülkelerdeki bağımsızlık hareketleri ile olan ilişkilerini güçlendirdi, onları destekledi.

İngiliz belgelerine göre Irak’ta İngiliz karşıtı hareketleri körüklemek için 22 Haziran 1920’de özel bir komite kurup Arap liderlerine gönderdi.

9 Ekim 1919’da Suriye halkına yönelik bir beyanname yayınlayarak Suriyeliler’i işgalci İngilizler’e karşı direnle çağrısında bulundu.

Kontrollü yıkımın en önemli ve stratejik dönüm noktaları Erzurum ve Sivas kongreleri ile Amasya genelgesidir. Sözkonusu kongreler ve genelge ile elde tutulmak istenen Anadolu coğrafyasının korunması yönünde ilk adımlar atılıyordu.

Ve sonuç: Emperyalizmin kontrolündeki yıkımın nihayi hedefi olan Sevr, kontrollü yıkımın nihayi hedefi olan Lozan Anlaşması’na dönüştürüldü. O Lozan Anlaşması ile Anadolu coğrafyası “bizim” olmaya devam ediyor.

SOVYETLER BİRLİĞİ’NİN YIKILIŞI

Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB), Rus Çarlığı’nın 1917’deki Büyük Ekim Devrimi’yle yıkılmasından sonra aynı topraklar üzerinde kurulan ve 1991’e kadar varlığını koruyan bir devlettir. 1991’de Komünist Parti’nin iktidar tekeli kaldırıldı ve birliği oluşturan devletler bağımsızlığını ilan etti. Bugünkü Rusya Federasyonu kuruldu.

Sovyetler Birliği, Soğuk Savaş döneminde ABD yayılmacılığının karşısında Doğu Bloku’nun hem temsilciliğini hem koruyuculuğunu üstlendi. Bu görevini ise askeri gücüyle yerine getirmeye çalıştı.

Ancak Sovyetler Birliği, değişen dünya şartlarına ayak uyduramaması, iki kutuplu dünyada bir tarafta ekonomide özel mülkiyet ve özel sektör ile liberalizmi savunan hür dünya ülkeleri yer alırken; diğer tarafta, kamu mülkiyeti ve merkezî planlamaya dayanan sosyalizmi savunan Doğu Blok ülkeleri arasındaki rekabette geride kaldı ve 80’li yılların sonlarında yenik düşerek dağılma sürecine girdi.

2. Dünya Savaşı, devlet sistemlerinde büyük bir değişikliğe sebep oldu ve SSCB savaştan ABD’ye rakip ikinci büyük güç olarak çıktı. Sanayi’de yapılan çalışmalar ve yatırımlar ile SSCB’nin süper güç olmasını sağladı.

Ancak Sovyetler Birliği sanayide kazanmış olduğu bu başarıyı diğer sektörlere yansıtamadı. Dünyanın ikinci büyük askeri gücüne sahip olduğu halde, Adolf Hitler’in deyişiyle, “Makine ve top yağı üreten, ancak tereyağı üretemeyen” bir askeri savaş devleti haline geldi.

1953’te iktidarı ele geçiren Kruşçev, ülkenin gidişini farkeden ilk lider oldu. Uyguladığı tarım projeleriyle iktidarını güçlendirdi, şiddet yöntemlerini eleştirerek içte ve dışta Stalin’in izlerini silmeye çalıştı. “Savaşların kaçınılmazlığı” tezi yerine “Barış İçinde Bir Arada Yaşama” tezini savunmaya başladı.

Ancak uygulanan tüm bu politikalar ekonomideki başarısızlığa çare olamadı Kruşçev’in yerine Ekim 1964’te Brejnev geldi. Bu dönemde tarımda olumlu gelişmeler sağlandı, sanayide teknolojileri yenilemeye yönelik programlar uygulandı.

1971’den sonra Batıya karşı sistemli bir yumuşama (detant) politikası uygulamaya başlandı.

Brejnev’den sonra Andropov ve Çernenko başkanlığa geçti ama uyguladıkları politika yetersiz kaldı.

SOVYETLER’İN YIKIM SÜRECİ

Sovyetler Birliği’ni yıkıma götüren asıl süreç, Moskova’nın liderliğindeki Varşova Paktı’nı bir arada tutma ve idame zorluğu oldu. ABD ve Batı, akılcı bir stratejiyle Sovyetler Birliği ile silah rekabetine girdi. Bekasını ABD (Batı Bloğu/NATO) ile olası bir savaşa bağlayan Sovyetler Birliği, kendisini ve paktını koruyabilmenin yolunun silahlanmaktan geçtiğine inandırılmıştı. Silahlanma yarışı, savunma sanayii bir ülke için en masraflı sektördür. Sovyetler Birliği, savunma sanayiini sürdürebilecek kısıtlı imkanlara sahipken, ABD ve Batı sınıszız imkanlara sahipti. Moskova, bir tuzağa düşürüldüğünü sonradan anladı ancak iş işten geçmişti.

Sovyetlerin devasa savunma bütçesi, Sovyet toplumunun diğer unsurlarını da etkilemeye başlamıştı. Sağlık hizmetleri azalmış; ölüm oranı artmıştı. Ordu bile imparatorluk topraklarının aşırı yayılmış olmasının sebep olduğu külfetin bilincindeydi. 1984 yılında, Sovyet Genelkurmay Başkanı Marshall Ogarkov, Sovyetler Birliği’nin çok daha iyi bir sivil ekonomik temele ve Batı’nın ticaret ve teknolojisine çok daha fazla erişime ihtiyacı olduğunu itiraf etmişti.

Tüm imparatorluklar gibi Sovyet İmparatorluğu’nun da sonu gelmişti. Ya emperyalizmin kontrolünde yıkılacak ve tamamen tarih sahnesinden silinecek; veya yıkımın kontrolünü ele alarak yaşam alanını koruyacaktı.

Sovyetler Mihail Gorbaçov ile yıkımı ertelemeye, en azından yumuşatmaya çalıştı. 1988’de Gorbaçov Devlet Başkanlığı görevine geldi. Önce Glasnost (açıklık) politikasıyla, kuruluşundan bu güne kapalı bir ekonomiye ve siyasete sahip SSCB’yi dünyaya açarak kapalılıktan kurtarmaya çalıştı. Ancak başarılı olamadı. İkinci olarak, Perestroyka (yeniden yapılandırma) ile SSCB’nin ekonomik, siyasi, sosyal ve askeri yönden dünyaya entegre bir şekilde yapılanmasını hedefledi. Bu da başarılı olamadı.

19 Ağustos 1991 sabaha karşı Komünizm’i yeniden hakim kılmak isteyen KGB ve ordunun desteğini alan en yakın arkadaşı olan Yanayev ve 8 arkadaşından meydana gelen İhtilal Komitesi, Gorbaçov’a karşı darbe yaptı. Darbe başarısızlıkla sonuçlandı. Darbecilerin bazıları yurtdışına kaçtı. 22 Ağustos 1991’da Gorbaçov devlet başkanlığı koltuğuna yeniden oturdu.

en büyük rakibi Yeltsin ise, Gorbaçov’u destekleyerek darbenin kısa sürede bastırılmasına yardımcı oldu. Bu durum Yeltsin’in güçlenmesine, Gorbaçov’un gücünü kaybetmesine yol açtı.
Bu arada Sovyetler’den ayrılan 11 devlet, 8 Aralıkta bir araya gelerek Bağımsız Devletler Topluluğunu (BDT) oluşturduklarını açıkladılar.

Gorbaçov’un iç ve dış politikasında başlattığı bir dizi eylem ile “hem Sovyetler’in başlayan çöküşünü hızlandırdığı, hem de Soğuk Savaş’ın daha çabuk sonlanmasını sağladığı” söylenebilir.

BUGÜN: Osmanlı İmparatorluğu’nun temelleri üzerine kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin, Mustafa Kemal Atatürk sayesinde küllerinden doğduğu söylenebilir. Ki, Mustafa Kemal Atatürk ve kurucu irade, Osmanlı’nın askeri/sivil aydınlarını oluşturan miraslarıdır. Zaman zaman kesintilere uğrasa da kaik, demokrati, çağdaş muassır medeniyet yolunda ilerleyen bir devlet. Yayılmacı politikalar yerine Atatürk’ün “yurtta sulh, cihanda sulh” düsturunu benimsemiş, ancak istiklali uğruna Milli Mücadele veren bir millet özelliğini de unutmayan bir devlet.Türkiye Cumhuriyeti Devleti, kurucu iradenin gösterdiği yolda ilerlerken, vatandaşlara hakim olan ve geçmişten gelen birtakım kodlamaların etkisiyle zorluklar yaşıyor.

Sovyetler Birliği’nin temelleri üzerine kurulmuş bir Rusya Federasyonu. Vladimir Putin’in 2000 yılında başkanlık koltuğuna ilk kez oturduğunda Sovyetler Birliği’nden miras kalan kötü bir ekonomi, ülke içinde ayrılıkçı isyanlar ve dış politikada aktif rolünü kaybetmiş bir Rusya vardı. Putin döneminde Rus ekonomisinde ciddi gelişmeler yaşandı. Tüm bu gelişmeler ve Rus halkının beklediği “birleştirici lider” olması Putin’in halktan aldığı desteği arttırdı. Putin, uluslararası arenada Rusya’nın eski “süper güç” rolüne dönmesi için aktif ve etkili bir dış politika izledi. “Yakın çevre” ülkeleriyle ilişkilerini sıkı tuttu, bölgesel hakimiyetini güçlendirdi. Bunun yanında Amerika ile ilişkilerini güçlendirecek adımlar attı, Uzak Doğu ülkeleriyle ilişkilerini güçlendirdi. Son olarak Ortadoğu’da tekrar söz sahibi olarak dengeleri değiştirdi.

SONUÇ: Dünya üzerinde imparatorluk özelliğine sahip ve yıkıldıktan sonra yaşamaya devam eden iki devlet var; Osmanlı’nın devamı Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Sovyetler’in devamı Rusya.

Yıkılış sebepleri arasında benzerlikler olabilir. Her iki devlet de ABD ve Batı emperyalizminin vazgeçilmez çabaları ve kendi hataları ile yıkıldı.

Her iki devlet de, tamamen yok olmanın eşiğinden döndü. Bu, “eğer yıkılmamız mukadderse, siz değil biz kendimizi yıkarız” stratejisi izledi. Böylece yaşadıkları coğrafyayı kaybetmeden devletin ismini değiştirerek devam ettiler.

Her iki devletin kullerinden doğan ve devamı niteliğindeki yeni devletler, geçmişten dersler çıkararak geleceğini sağlam temellere oturtmaya çalışıyor.

07.03.2018