KUDÜS BAŞKENT Mİ, TUZAK MI?

ASD Başkanı Donald Trump’ın Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak kabul eden kararı, tüm dünyada tepkiyle karşılanırken İsrail’i de tatmin etmedi. Trump’ın kararı İsrail’in amacına etmek anlamına mı geliyor. İsrail’i zora mı sokuyor? İsrail ve İran’ın politikaları, Trump’ın zor durumu ve Ortadoğu barış arayışları düşünüldüğünde kararın İsrail’i zor duruma sokacağı iddiaları güçleniyor.

Celal ÇETİN

ABD Başkanı Donald Trump, ABD Kongresi’nin 1995’te aldığı ancak geçmiş hükümetlerin uygulamadığı “ABD elçiliğinin Kudüs'e taşınma kararını” onayladı.

Kudüs'ün statüsü, İsrail ve Filistinliler ile İslam corrafyası arasındaki en tartışmalı konulardan biri.

1967'deki Altı Gün Savaşı'nda Doğu Kudüs'ü işgal eden İsrail, halen bu bölgeyi işgal altında tutuyor ve Kudüs'ün tamamını ülkenin bölünmez başkenti olarak görüyor. Filistinliler ise Doğu Kudüs'ün başkentleri olmasını istiyor.

DÜNYA TEPKİLİ

Trump’ın kararına kurumsal ilk tepki BM BM Genel Sekreteri Antonio Guterres’ten geldi.

Guterres konuya ilişkin New York'ta yaptığı açıklamada Ortadoğu'da iki devletli çözüm dışında bir alternatif olmadığını belirterek, bir "B planı yok" dedi. "İsrail ile Filistinliler arasındaki barışı tehlikeye atabilecek tek taraflı her türlü tedbire karışı oldum" diyen Guterres, "Kudüs'ün statüsü BM Genel Kurul kararları temel alınarak her iki tarafından doğrudan müzakereleri kararlaştırılması gereken bir konudur" diye konuştu.

İkinci kurumsal tepki Avrupa Birliği Dış İlişkiler Yüksek Temsilcisi Federica Mogherini’den geldi. Mogherini Tump'ın açıklamasının ciddi endişeye yol açtığını söyledi.

Kremlin Sözcüsü Dmitriy Peskov, ABD yönetiminin Kudüs'ü İsrail'in başkenti ilan etmesi halinde bölgedeki durumun daha kötüye gitme olasılığından endişe duyduklarını, henüz resmi olarak açıklanmamış bir karar hakkında yorum yapmak için erken olduğunu söyledi.

Almanya Başbakanı Angela Merkel da Trump'ın kararını eleştirdi. Alman hükümeti adına açıklama yapan hükümet sözcüsü Steffen Seibert Twitter hesabından yaptığı açıklamada, "Alman hükümeti bu tutumu desteklemiyor çünkü Kudüs’ün statüsü iki devletli çözüm çerçevesinde müzakere edilmelidir" ifadelerini kullandı.  

Almanya Dışişleri Bakanı Sigmar Gabriel ise yaptığı açıklamada, Trump’ın kararının ateşe benzin dökme tehlikesini içerdiğini söyledi. Gabriel, "Ortadoğu’da zaten zor olan durumu ve İsrail-Filistin çatışmasını daha da tırmandırmasından endişe edilmeli" dedi.

Kararın en fazla etkileyeceği ülkelerden biri olan İran da Trump'ın kararını kınadı. İran medyası Dışişleri Bakanlığı'na dayandırarak verdiği haberinde, ABD büyükelçiliğinin Kudüs'e taşınması kararının uluslararası kararlara aykırı olduğunu duyurdu. Açıklamada, "Bu gerçekçi olmayan, kışkırtıcı karar yeni bir intifadaya, şiddet ve radikalliğe yol açacaktır" denildi.

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron Trump'ın kararını "üzüntü verici" diye tanımladı ve ülkesinin bu kararı desteklemediğini ifade etti.

İngiltere Başbakanı Theresa May de, barış çabalarına yardımcı olmayan bu karara katılmadıklarını duyurdu.

Meksika Dışişleri Bakanlığı Tel Aviv'deki büyükelçiliklerini Kudüs'e taşımayacaklarını açıkladı. "Kudüs'ün kaderine ABD başkanı karar veremez" ifadesi kullanıldı.

Ürdün yönetimi Trump'ın kararının bölgedeki tansiyonu arttırdığını duyurdu. "Karar uluslararası meşruiyeti ihlal anlanmına gelmektedir" denildi.
Suriye de "Filistin davası, Kudüs başkentli bir Filistin devleti kurulana kadar canlı kalacaktır" açıklamasını yaptı.

SUUDİ ARABİSTAN “ÜZÜNTÜ” DUYUYOR

ABD’nin Ortadoğu’daki müttefiki, Sünni İslam’ın yeni lideri ve Ilımlı İslam’a geçen Suudi Arabistan da Trump’ın kararından “üzüntü” duyduğunu açıkladı.

Suudi Arabistan Kralı Selman bin Abdülaziz, ABD Başkanı Donald Trump'ın Kudüs'ü İsrail'in başkenti olarak tanıma kararını “sorumsuz ve haksız” olarak niteledi.

Kral Selman salı günü telefonla görüştüğü Trump'ı, Kudüs'ün statüsüyle ilgili herhangi bir değişikliğin, barış müzakerelerine zarar vereceği ve bölgede gerginliği artıracağı konusunda uyarmıştı.

Selman, Kudüs'ün konumu itibarıyla ve Mescid-i Aksa'nın Müslümanların ilk kıblesi olmasından dolayı böylesi 'tehlikeli bir adımın' dünyadaki tüm Müslüman halkları tahrik edeceğini vurgulamıştı.

Irak, ABD'nin kararından geri adım atmasını isterken, Iraklı milis grup Hareket Hizbullah el Nüceba, kararın ABD askerlerine saldırmayı “meşrulaştıracağını” savundu.

Birleşik Arap Emirlikleri de ABD'nin Kudüs kararını kınadığını duyurdu.

Resmi haber ajansı WAM'ın aktardığına göre Dışişleri Bakanlığı'ndan yapılan açıklamada "Bakanlık bu kararın bölgenin istikrarı üzerindeki sonuçları konusunda derin endişelerini ifade etti. Karar Arap ve Müslümanların Kudüs'ün statüsü hakkındaki duygularını tahrik ediyor" dendi.

İSRAİL’İN KAFASI KARIŞIK

İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu, Trump'ın açıklamasından duyduğu memnuniyeti dile getirdi. Açıklamayı "cesur ve adil" olarak nitelendiren Netanyahu "tarihi bir gün" diye konuştu. Netanyahu diğer ülkelere de ABD'nin attığı adımı izleme ve büyükelçiliklerini Kudüs'e taşıma çağrısında bulundu.

Ancak İsrail'in Kudüs işlerinden sorumlu bakanı Zeev Elkin, ABD'nin Kudüs açıklamasını “yetersiz” buldu. Elkin, ABD Başkanı Donald Trump'ın esasında kentin doğusunun Filistinlilere verilmesine kapı araladığını savundu.

Elkin Reuters'a demecinde Trump'ın konuşması için "Kudüs'ün sınırlarının, bir bölünme seçeneğini öngören müzakereler sonucunda belirleneceğini bile söyledi" yorumu yaptı. İsrail hükümetleri BM kararlarına rağmen “birleşik Kudüs'ü ebedi başkent” olarak görürken, Elkin Trump'ın “birleşik Kudüs” ifadesini “planlı olarak” kullanmadığını söyledi.

İsrailli bakan, Trump'ın Kudüs'ü İsrail'in ‘birleşik başkenti' olarak tanımlamış olması halinde “çok mutlu olacağını” söyledi; ülkesinin kentin bölünmesine izin vermeyeceğini söyledi. Elkin, "Bu çok, çok önemli bir faktör ve İsrail'in bunu kabul etmeyeceği konusunda şüphem yok. Nihayetinde önemli olan da bu" ifadelerini kullandı.

Trump konuşmasında Kudüs'ü ‘İsrail'in başkenti' olarak tanımış ancak kentin nihai statüsünün ve İsrail'in kent üzerindeki sınırlarının müzakerelerle belirleneceğini vurgulamıştı. İsrail'in işgal altında tuttuğu Doğu Kudüs'ün Filistinlilere vaat edilen bağımsız devletin başkenti olması öngörülürken, Trump'ın müzakere vurgusu İsrailli bakanı rahatsız etmiş görünüyor.

ABD İÇİNDE BÖLÜNME Mİ?

Karar uluslararası tepkiyle karşılanırken ABD basınında da karara temkinli yaklaşılıyor.

Washington Post gazetesi kararı uzun süredir söz konusu olan ABD politikasına ters bir karar olduğunu belirtirken Trump’ın Ortadoğu ve ABD müttefiklerinin uyarılarını dikkate almamasını “siyaseten riskli” olarak niteledi.

Diğer taraftan New York Times gazetesi ise kararı ABD’yi yalnızlaştıracak bir adım olarak tanımlarken son derece hassas bir diplomatik konu olan Kudüs kararının dünyadan tepki çekeceğini yazdı.  

ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson da, kararın ardından büyükelçiliğin Tel Aviv’den Kudüs’e taşınması için, en az iki yıl süre gerektiğini söyledi.

Tillerson, “Başkan, büyükelçiliğin bir an evvel taşınması için elimizden gelen her türlü çabayı göstermemizi istedi. Ancak elçiliğin taşınabilmesi için bir arazi bulunmalı, inşaat planı oluşturulmalı. Bir zorluk olacağını öngörmüyoruz ama kongreden yetki belgelerini de almak gerekiyor. Ardından da elçilik binasının inşa edilmesi gerekli. Bütün bunlar zaman alan işlemler” dedi.

Tillerson açıklamasında, Başkan Trump’ın, Kudüs’ün nihai statüsünün ve sınırlarının taraflarca müzakere edilerek kararlaştırılması konusunda açık konuştuğunu da dile getirdi.

ABD’li generallerin yanısıra etkili Kongre üyelerinin İsrail’e ilişkin önemli endişeleri artık gizlenemiyor. Bö kesimler, özellikle İran’la yapılan anlaşmanın iptal edilme ihtimaline karşı çıkıyor:

1. Anlaşma işliyor. Bütün güvenilir, bağımsız ve resmi gözlemcilere göre (Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu, ABD İstihbarat Teşkilatı, ABD Dışişleri Bakanlığı) İran, anlaşmanın kendisiyle ilgili kısmına uyuyor.

2. Eğer Trump, BM Güvenlik Konseyi’nin 6 üyesi ile birlikte imzalanan anlaşmayı ihlal ederse, İsrail’in ve onun “52” çetesinin kaprislerine boyun eğdiği için ABD hükümeti, müttefikleri arasındaki bütün güvenilirliğini kaybedecek. ABD ordusu da NATO ve diğer askeri ortakları ile ilişkilerinde aynı ölçüde lekelenmiş olacak.

3. Anlaşmanın ihlali, İranlıları nükleer programı yanı sıra ileri savunma amaçlı silah programını yeniden başlatmaya zorlayacak, ki bu İsrail-Trump’ın kışkırttığı bir askerî karşılaşma riskini artırıyor. ABD’nin İran’la gireceği her türden savaş uzun sürecek, on binlerce ABD askerinin hayatına, Körfez Ülkelerindeki üslerine ve Basra Körfezi’ndeki savaş gemilerine mal olacak. Geniş ve tam teçhizatlı silahlanmış bir ülke olan İran’la büyük çaplı bir savaş, bütün bölge için felaket olacaktır.

4. ABD’li generaller, öncesinde George W. Bush Yönetimi altında yaşadıkları deneyimlerden, Washington’daki Siyonist yetkililer İsrailli idarecilerle sıkı işbirliği içinde, yorulmak bilmeksizin ABD’nin Irak’ı istilasının ve Afganistan’daki sürekli savaşın planlanıp düzene sokulması için çalıştılar. Bu, istila edilmiş ülkelerde, yüzlerce binlerce ABD askerî personeli ile birlikte milyonlarca sivil kayba yol açtı. Ardından gelen kaos, şimdi Avrupa’da istikrarı tehdit eden devasa bir mülteci krizi yarattı. Generaller, ABD Silahlı Kuvvetleri’nde hiçbir vazife üstlenmeyip hiç riske girmeyen, oturduğu yerden savaş kışkırtıcılığı ve medyada propagandacılık rolü üstlenen “Önce İsrail”cileri sorumsuz kişiler olarak görüyor. Bunlar, doğru biçimde, yabancı bir oluşumun ajanları olarak değerlendiriliyor.

5. ABD’li generaller, felaket getiren müdahalelerinin olası önemli bölgesel ittifaklarını bozup kaybetmeye yol açtığı Irak, Suriye, Libya ve Somali’deki savaşların dersini aldı.

6. Dışişleri Bakanı Rex Tillerson’la birlikte Kuzey Kore ile anlaşma müzakereleri için çalışan ABD’li generaller, Trump’ın İran’la müzakere edilmiş anlaşmayı bozmasının sadece Kuzey Kore’nin güvensizliğini pekiştireceğini ve Kore Yarımadası’ndaki diplomatik çözüme olan muhalefetini sertleştireceğini biliyor. Nükleer silahlı Kuzey Kore ile geniş ölçekli bir savaşın on binlerce ABD askerini, bölgenin her tarafındaki müttefiklerini yok edebileceği ve yüz binlerce hatta milyonlarca sivili öldürebileceği ya da yerinden edebileceği açık.

7. ABD’li generaller, başkomutanları olan ABD’nin seçilmiş başkanının emirleri, İsrail’den ve onun ABD’li vekillerinden alması fikrinden son derece rahatsızlar. Politikaları sonucu Ortadoğu’daki nüfuzu azalmış yabancı bir güç için Amerikan kanını ve hazinesini akıtmaktan hoşnutsuzlar. Generaller, Tel Aviv’inkilerin değil, ABD ulusunun çıkarlarını korumak için, bunun dahilinde hareke etmek istiyorlar.

8. Gerçek şu ki ABD’li generaller, ABD vergi mükelleflerinin sübvanse ettiği en gelişmiş ABD silahlarına ve teknolojisine İsrail’in erişmesine içerliyorlar. Bazı durumlarda, İsrailliler, gelişmiş ABD silahlarına ABD askerleri onlara sahip olmadan bile önce erişiyor. Ayrıca, İsrailli casusların (ve Amerikan vatandaşlarının) ABD’de ajanlık yaptıklarını ve mahrem askeri bilgilere ABD politikalarına karşı önceden harekete geçmek için eriştiklerinin farkındalar. İsrail, ABD’de tam bir dokunulmazlıkla faaliyet yürütüyor!

9. ABD’li generaller, küresel önemdeki stratejik askerî sorunlar üzerinde Çin ile müzakerede elde edilen mutabakat konusunda endişeliler. Önemsiz bir küresel ekonomik oluşum olan İsrail’in taleplerini sürekli tatmin etmek ve ona yaranmak, ABD’nin prestiji ve statüsü ile Çin’in Amerikalılarla yaptığı herhangi bir askeri anlaşmanın geçerliliğine olan güvenlerini azaltıyor.

Anlaşmanın iptali ile gerginlikler daha da artar ve çatışmaya dönüşebilir. İran ile Suudi Arabistan arasında patlak verebilecek vekalet savaşları daha fazla insanı yerinden ederek Avrupa üzerindeki göç baskısını artırır. Almanya dahil olmak üzere birçok AB ülkesindeki popülist eğilimler daha da güçlenebilir. Nükleer anlaşmanın feshedilmesinin etkileri ABD’de hissedilmez ancak Avrupa'da şiddetli olarak kendini hissettirir. 

İSRAİL’İN UZLAŞMAZLIĞI

İsrail, bölgede “güvenlik” gerekçesiyle uzlaşmaz ülke kategorisinde kabul ediliyor. BM’nin onlarca kararını uygulamayı reddeden ve Yahudi yerleşiciler için işgal altındaki topraklarda kentler kuran İsrail, ABD’de de tartışılıyor.

İsrail bölgede “güvenliğine tehdit” olarak Suudi Arabistan’ı ve nükleer güç olarak İran’ı görüyordu.

Ancak İran’la yapılan nükleer anlaşma ve yönetimin değişmesi ile Tahran tehdit olmaktan çıktı. Sıkı bir nükleer denetim altında tutulan, ambargolarla ekonomisini ayakta tutmaya çalışan İran, sisteme dahil olmayı kabul etmiş durumda.

ABD ve İsrail’in Suriye’de rejim değişikliği planlarının Rusya ile birlikte kendisi için de tehdit oluşturacağını anlayan Tahran, Esad rejiminin yanında yer aldı. Bu tavır İsrail’in gözünde İran’ı ikinci kez düşman ülke haline getirdi.

Suudi Arabistan ise, ABD ile yaptığı silah anlaşması ve İsrail’le kurduğu işbirliği sayesinde düşman olmaktan çıkarıldı.

Böylece İsrail için bölgede tehdit unsuru kalmadı. Ancak buna rağmen saldırgan politikalarına devam etmesi, Tel Aviv’in gerekçelerini geçersiz kıldı.

BM’NİN İSRAİL KARARLARI

1967-BM 6 gün savaşından sonra “İşgal Altındaki Topraklarda İnsan Haklarını İhlal Eden İsrail Uygulamalarını Soruşturma Komisyonu” adıyla bir komisyon kurdu ve dönemsel raporlar hazırlamaya başladı. İşgal altındaki topraklara girişine İsrail tarafından müsaade edilmeyen Komisyonun Birinci İntifada’dan hemen önce Genel Kurul’a sunduğu raporda İsrail’in kendisinin de taraf olduğu “savaş zamanında sivillerin korunmasına dair 12.8.1949 tarihli Cenevre anlaşmasının İsrail tarafından ağır bir şekilde ihlal edildiğini vurgulayarak yoğun insan hakları ihlallerinin derhal durdurulmasını talep etti

1972-Suriye ve Lübnan’a gerçekleştirdiği hava saldırıları sebebiyle yüzlerce sivilin ölümüne sebep olan İsrail’i kınayan karar

1973-Filistin’in haklarını açıklayan ve İsrail’den işgal ettiği toprakları terk etmesini isteyen karar

1976-Düzenlediği saldırı ile Lübnanlı sivillerin ölümüne sebep olan İsrail’i kınayan karar

1976-İşgal ettiği topraklarda Yahudi yerleşim merkezleri kurmasından dolayı İsrail’i kınayan karar

1976-Filistin için özerklik isteyen karar

1978-Filistinlilerin içinde bulundukları hayat şartlarının kabul edilemez olduğunu belirten karar

1978-İsrail’in Filistin’de işgal ettiği yerlerde yaptıklarını insan hakları açısından kınayan karar

1979-Tüm Filistinli mültecilerin ülkelerine geri dönmesini öngören karar

1979-İsrail’den Filistinlilere yönelik insan hakları ihlallerine son vermesini isteyen karar

1979-İşgal altındaki Filistin topraklarındaki yaşam şartlarının ortaya konmasını için bir rapor hazırlanmasını öngören karar

1979-Filistin halkına yardım yapılmasını öngören karar

1979-İşgal altındaki topraklarda Arapların ulusal kaynaklara malikiyet haklarının bulunduğunu belirten karar

1980-İsrail’den Filistinli mültecilerin asli yurtlarına dönmesine izin vermesini isteyen karar

1980-Filistin halkının yaşadığı hayat şartlarından dolayı İsrail’i kınayan karar

1980-Filistin haklarının belirlenmesinin Filistinlilere bırakılmasını öngören karar

1980-Filistinlilere yönelik davranışlarından dolayı İsrail’i insan hakları açısından kınayan karar

1981- Filistinlilere yönelik davranışlarından ve Irak’ı bombalamasından dolayı İsrail’i kınayan karar (18 karar)

1981-497 sayılı “İsrail'in Suriye'de bulunan işgal altındaki Golan Tepeleri'nde kendi kanunlarını, yargısını ve idaresini uygulama kararının hükümsüzlüğü ve uluslararası hukuki geçerliliğinin olmadığı” kararı

1982-İsrail’i Lübnan’a yönelik saldırılarından dolayı kınayan karar (6 karar)

1982-Kudüs’teki bir camide ibadet etmekte olan 15 Filistinlinin bir İsrail askerinin açtığı ateş sonucu öldürülmesi dolayısıyla İsrail’i kınayan karar

1982-İsrail’den 1967’de işgal ettiği Golan tepelerinden çekilmesini isteyen karar

israil, son olarak Trump döneminde, 24 Aralık 2016 tarihindeBM Güvenlik konseyi’nin aldığı “İsrail'in işgal altındaki topraklardaki yasa dışı yerleşimlerine son vermesiyle ilgili kararı”na da uymayacağını açıklamıştı.

Karar 14 lehte ve bir çekimser oyla geçti. ABD bu kez kararı veto etmek yerine çekimser kaldı.

İSRAİL’İN İKİ BÜYÜK HEDEFİ

Dünyadaki en radikal din devleti olan İsrail, bölgedeki varlığının devamı için iki büyük hedef koymuş durumda. “Büyük İsrail” olarak da adlandırılan bu hedeflerden biri Kürt devleti üzerinden kendi güvenliğini sağlamak; ikincisi, Kudüs’ü başkent yaparak Yahudiliğin emrini yerine getirmek.

Birinci hedefi için en büyük müttefiki IKBY Lideri Mesut Barzani’ydi. Barzani üzerinden Kuzey Irak’ta bağımsız Kürt devletinin ilk adımı olan referandum planını uygulamaya koyan İsrail, Irak merkezi hükümeti ve İran’ın müdahalesi ile planın ikinci aşamasını gerçekleştiremedi. Planın ikinci aşaması, Suriye’de PYD’nin kuracağı özerk bölgenin Barzani Kürt devleti ile birleştirilmesi, Türkiye ve İran’daki bölgelerin dahil edilmesiyle Büyük Kürdistan’ın kurulmasıydı.

Barzani, işgal ettiği Kerkük ve diğer türkmen/Arap kentlerinden geri çekilmek zorunda kaldı. Irak, Kuzey Irak’ın elindeki gümrük kapılarını ve petrol rafinerilerini geri aldı. IKBY, bağımsız devlet hayalleri görürken kazanımlarını kaybetme tehlikesi ile karşı karşıya kaldı.

Suriye, Irak ve Türkiye’yi kapsayan Kürt koridoru projesi başarısızlıkla sonuçlandı. İsrail’in elinde sadece PYD’nin Suriye’deki kazanımları kaldı. Ki, bu kazanımlar Büyük İsrail için yeterli değil.

İsrail’in ikinci büyük hedefi olan Kudüs’ün başkent olması planı, Trump’ın kararı ile uygulamaya geçirildi. Ancak bu karar da, Barzani’nin referandumu gibi bölgede yeni savaşlara yol açma potansiyeli taşıyor.

İSRAİL’İN İNTİFADA KORKUSU

İsrail’in işfal ettiği Filistin topraklarındaki baskısı ve şiddeti Filistinliler’in iki kez başkaldırmasına yol açtı. “İntifada” olarak adlandırılan başkaldırılarda her iki taraftan da çok sayıda insan öldü, İsrail’in baskısı şiddet olarak geri döndü.

1’inci intifada, 1987’de başladı. 1991’de gerileyen direniş, 1993 Ağustos ayında Norveç’te "Özerk Filistin Yönetimi"nin kabul edildiği Osla Anlaşması’nın imzalanması ile sona erdi. Bu süre içinde İsrail güvenlik güçleri bin 87 Filistinliyi öldürürken, Filistinliler, 100 İsrailli sivili ve 60 İsrail güvenlik görevlisini öldürdü, bin 400’ten fazla sivili ve bin 700 askeri yaraladı.

2’nci intifada, Eylül 2000’den 2005 yılına kadar sürdü. Filistin’in ve İsrail’in resmi rakamlarına göre 4 bin 412 Filistinli öldü, 48 binden fazla kişi de yaralandı. İsrail'in kaybı ise bin 69 ölü, 4 bin 500 de yaralıydı. İkinci İntifada sırasında İsrail ordusu, Batı Şeria ve Gazze’de çok sayıda baskın düzenledi. Binlerce ev yıkıldı, birçok tarladaki ağaçlar söküldü. 

İsrail, ayaklanmayı sonlandırmak için birçok Filistinli liderin ölüm emrini verdi. Başta Hamas’ın kurucusu Ahmet Yasin olmak üzere çok sayıda siyasi ve askeri Filistinli lider öldürüldü. İntifadalar ve sürekli gerilim, harbe hazırlık durumu İsrail halkında yorgunluğa yol açtığı belirtiliyor. Radikal Yahudiler'ile liberal/ılımlı Yahudiler'in İsrail hükümetlerinin izlediği politikalar noktasında ayrışmalarının derinleştiği, yeni bir intifadanın >İsrail toplumu üzerindeki etkisinin olumsuz olacağı iddia ediliyor.

İNGİLTERE-ABD REKABETİ

Bu noktada İngiltere’nin rolü önem kazanıyor. İngiliz BBC kanalının ABD/PYD/IŞİD ortaklığını deşifre etmesi, Londra’nın Washington’la girdigi gizli rekabet öne çıkıyor.

Bilindiği gibi İngiltere, ABD ile birlikte küresel yeniden yapılandırma projelerine dahil olmuş, ancak başarılı şekilde perde arkasında kalarak faturanın ABD’ye kesilmesini sağlamıştı.

Afganistan’dan başlayan, Irak’la devam eden ve Suriye iş savaşı ile zirveye ulaşan savaşlar dönemi ile birlikte ABD bölgede ve tüm dünyada “kötülüklerin sebebi” olarak kabul edildi. Asya bölgesinde Çin/Kuzey Kore ile, Kafkaslar/Asya bölgesinde Rusya/Çin ikilisi ile, Avrupa ile gizli/açık rekabeti ABD’nin gücünü eritmeye başladı. Trump’ın seçilmesi ile Ne Con’lar ile Trump arasında başgösteren savaşın iç kamuoyuna etkisi de eklenince ABD “karşı konulamaz güç” konumunu yitirmeşe başladı.

Bu durum, İngiltere’nin “üzerinde güneş batmayan imparatorluk” hayallerinin depreşmesine yol açtı. Kendisini Ortadoğu’nun değişmez sahibi olarak gören Londra, ABD’den kalan boşluğu doldurmak üzere harekete geçti. Ancak Oratdoğu’ya hakim olmak isteyen Tel Aviv, Londra’nın yeni rakibi haline dönüştü. Doğal olarak ABD/israil’in müttefiki Suudi Arabistan, Körfez ülkeleri, Barzani ve PYD/PYKK da Londra’nın yeni rakipleri olarak ortaya çıkıyor.

ABD/İsrail/PYD/IŞİD ittifakının plan ve projelerinin aleyhine olduğu Rusya, İran,Türkiye, Suriye gibi ülkeler İngiltere’nin doğal müttefikleri konumuna geçiyor. Ki, buna geleneksel rakipleri Almanya/Fransa ikilisi dahil.

TRUMP’IN DÖNÜŞÜMÜ NORMAL Mİ?

ABD Başkanı Trump, Aralık 2015'te yaptığı bir konuşmada "Orta Doğu tamamen istikrarsızlaştı, bütünüyle kargaşa var. Keşke bugüne kadar harcadığımız 4-5 trilyon dolar cebimizde olsaydı ve keşke bu parayı ABD içinde harcayabilseydik" demişti.

Trump, başkan seçildikten sonra ilk yurtdışı ziyaretini İsrail’e yapmıştı. 23 Mayıs 2017 tarihinde İsrail'den Filistin topraklarına geçerek Batı Şeria'da Filistin lideri Mahmud Abbas ile bir araya gelen Trump, "Ortadoğu'da barışın sağlanması konusunda kararlıyım" demişti.

Trump başkanlık koltuğuna oturdu günden itibaren Pentagon ile CIA arasında kaldı.Özellikle Suriye’de iki kurumun çatışması gözle görülür boyutlara ulaştı.

Suriye’de 10'dan farklı grup, yer yer birlikte rejime veya IŞİD’e karşı, yer yer de birbirleriyle çatışıyor. CIA bu grupların içinden Arapların çoğunlukta olduğu ve “ılımlı muhalif” diye adlandırdıkları grupları desteklerken, Pentagon desteği doğrudan PKK’nın Suriye’deki kolu olan PYD/YPG’ye verdi. Bu iki grup arasında zaman zaman çatışmalar da yaşandı.

Böylece CIA ve Pentagon arasındaki görüş ayrılığı, Suriye üzerinden, iki grubun birbiriyle sıcak çatışmaya girmesiyle daha da belirginleşmiş oldu. İki kurumdan da uzmanlar ve yetkililer, Suriye sahasında da varlık gösteriyor. ABD askerleri, PYD’nin kontrol ettiği bölgelerde üslendi. İstihbaratçılar ise, hem o bölgelerde hem de Arap muhalif grupların kontrol ettiği bölgelerde çalışıyor.

Öte yandan Trump’ın seçimler öncesi ve seçimlerden hemen sonra Rusya Devlet başkanı Putin hakkındaki olumlu düşünceleri/sözleri unutulmadı. O dönemlerde İran ile Rusya arasındaki işbirliğini bilmemesi mümkün olmayan Trump’ın, bölge barışına bakışı ve Putin’e yönelik muhabbetinin İran’a düşman olacak kadar değişmesi tartışılıyor.

Sonuç olarak; seçimlerden önceki Donald Trump ile bugünkü Donald Trump arasındaki farkın temel gerekçeleri henüz bilinmiyor. Bu gerekçeler bilindiği zaman Trump’ın melek mi, şeytan mı olduğu, koltuğunu korumak için teslim mi olduğu, damadı dahil kendisine karşı olanlara bilinmezlik temelinde yeni bir strateji mi uyguladığı ortaya çıkacak.

TRUMP ŞEYTAN MI MELEK Mİ

http://tuhafsite.com/neler-oluyor-detay.php?yid=892

08.12.2017