FETÖ’YLE MÜCADELEDE STRATEJİK HATA MI YAPILIYOR?

15 Temmuz darbe girişi üzerindeki soru işaretleri hala devam ederken, “cemaat/hizmet hareketi” olarak adlandırılan FETÖ yapılanması ile olan mücadele de devam ediyor. Ancak sözkonusu mücadele konusunda da soru işaretleri devam ediyor. FETÖ yapılanmasıyla savaşta hükümetin “stratejik hata yaptığı” ve örgütün dış bağlantılarını yeteri kadar dikkate almadığı görülüyor.

Celal ÇETİN

Reza Zarrab ve Norveç’teki NATO tatbikatında yaşanan kriz hükümet tarafından “NATO üzerinden uluslararası güç odaklarının Türkiye’ye karşı saldırısı/komplosu” olarak tanımlanıyor.

Hükümet, FETÖ örgütü ile bir savaşın yürütüldüğünü, örgütün ABD’nin taşeronu olduğunu ve ABD/Batı’nın FETÖ üzerinden Türkiye’ye savaş ilan ettiğini söylüyor. Tespitler doğru. Batı emperyalizminin Türk Devleti’ne ve milletine yönelik yüz yıllık planlarını yeniden sahaya sürdüğü sır değil.

Son olarak Türkiye’nin ABD ve Batı bloğunu dengelemek amacıyla dış politikasını çeşitlendirme çabası sözkonusu blokta rahatsızlığa yol açtı.

Hükümetin Zarrab ve NATO gelişmesine getirdiği bir diğer değerlendirme, “FETÖ terör örgütünün bir komplosu” olma ihtimali.

Stratejik hata, işte bu değerlendirmeyle ilişkili.

Bilindiği gibi hükümet için FETÖ’yle yollarının ayrılmasında MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın ifadeye çağrılması ve ve 17-25 Aralık dönüm noktası, 15 Temmuz 2016 ise kırılma noktası oldu. AKP, “birlikte yürüdükleri” FETÖ yapılanmasının içyüzünü 17-25 Aralık’ta gördüğünü açıkladı. Bu nedenle 17-25 Aralık milat kabul edildi, örgütle mücadelede Bylock, Bank Asya hesapları ile 17-25 öncesi ve sonrası temel alındı. Ve mücadele bu temel üzerinde yürütüldü.

Ancak hükümet bir gerçeği göremedi veya önemsemedi.

FETÖ yapılanmasının yurtdışı bağlantıları biliniyordu. Dinlerarası Diyalog, Ilımlı İslam gibi projeler, ABD ve Avrupa ülkeleri ile ilişkileri, pek çok ülkeye yayılmış okullarını açabilecek etkisi ve gücü gibi uluslararası boyut yeteri kadar araştırılmadı.

Ayrıca hükümet; kavga başlayınca örgütün beyin takımının, teorisyenlerinin ve kritik görevlerdeki imamların yurtdışına kaçtığını ya göremedi veya görmek istemedi.

Hükümet; tutuklamalarla, meslekten atmakla, ekonomik varlıklarına el koymakla örgütü ülke içinde boğabilecekleri ve sorunu çözebilecekleri gibi bir hataya düştü. Tutuklananların, meslekten atılanların çoğu örgütün gerçek yüzünü bilmeyen veya hiyerarşide üçüncü-dördüncü sıralarda yer alan üyelerdi.

FETÖ’NÜN STRATEJİSİ ÇÖZÜLEMEDİ

Geldiğimiz noktada hükümetin açıklamalarından çıkardığımız sonuç; FETÖ terör örgütünün yurtdışı ayağı; ABD adalet sistemini, NATO’yu kullanabilme gücünü koruyor.

15 Temmuz’dan sonra ABD Merkez Kuvvetler Komutanı (CENTCOM) General Joseph Votel’in “Türk Ordusu içindeki birçok müttefikimiz hapse kondu” demesi dikkatlerden kaçmadı.
FETÖ’nün uluslararası gücünü ve stratejisini anlayabilmek için ABD sürecini bilmek gerekiyor.

1999’da Gülen Örgütü’ne (FETÖ) yönelik Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanlığı’nda detaylı bir rapor hazırlandı. Gülen’in faaliyetleri, ülke için oluşturabileceği tehdit raporda yer alıyordu. Gülen, aporun yazılmasından üç gün sonra, 21 Mart 1999’da by/pass gerekçesiyle ABD’ye gitti, ancak olmadı. Emniyet raporunu hazırlayan ekibin başında bulunan eski Ankara Emniyet Müdürü Cevdet Saral, “Biz raporun ikinci bölümünü müfettişlere ve İstihbarat Daire Başkanlığı’na 18 Mart'ta gönderdik, 21 Mart’ta da Fethullah Gülen’i yurt dışına kaçırdılar” demişti.

Fethullah Gülen 1999’dan beri Pensilvanya’da yaşıyor. ABD’de kalma hakkını 2008 yılında 19 sayfalık bir kefalet mektubu ile uzatmıştı. Gülen’e kefil olan isimler arasında Amerikan Dış İstihbarat Teşkilatı’nda (CIA) çalıştığı dönemde Türkiye’de de görev yapan eski CIA yöneticisi Graham Fuller, ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi Morton Abramowitz, CIA eski direktörlerinden George Fidas da vardı.

Gülen’in başvuru sürecinde FBI ile CIA’nın farklı düşündükleri biliniyor. FBI, Gülen’e Yeşil Kart verilmesine karşı çıkarken (Gülen’in avukatları bu nedenle FBI Başkanı Robert Mueller’e de dava açmıştı) CIA, Gülen’in Yeşil Kart alması için lobi yapmış. Yeşil Kart başvurularından sorumlu İçişleri Bakanlığı’na dava açan Gülen’in başvurusu mahkeme tarafından da ikna edici bulunmadı. Ancak bir süre sonra CIA’in referans mektuplarını lobi faaliyetleri ile desteklemesi sonucu Gülen, Yeşil Kart’ına kavuşabildi.

İSLAM’IN ILIMLI YÜZÜ

Fethullah Gülen ABD'de Musevi örgütlerin liderleri ve 1998’de Vatikan’da Papa 2. John Paul ile görüştü. Bu sebeple ılımlı İslam’ın en önemli isimlerinden biri olarak ABD medyasının ve akademisyenlerinin dikkatini çekti. Hakkında “İslam’ın modern, ılımlı yüzü” başlıklı yazılar çıktı. 11 Eylül 2001’de New York'taki ikiz kulelere yapılan saldırıların hemen ardından Gülen gazetelere saldırıları kınayan ilanlar verdi, en önemlisi de El Kaide’nin İslam anlayışını mahkum eden açıklamalar yaptı. Ardından ABD’de kurumsallaşmaya başladı.

Üniversitelerde parasal bağışlarla “Dinler Arası Diyalog” kürsüleri açıldı. Vakıflar, dernekler kuruldu, hatta ABD’de İngilizce yayın yapan bir TV istasyonu kurdu. Bugün ABD’de "Turkic Amerikan Alliance” çatı örgütü altında ABD’nin farklı eyaletlerine yayılmış onlarca Gülen’e yakın dernek ve vakıf bulunuyor. Gülen ABD'deki bazı kiliselere milyon doları aşan bağışlar yaptı.

Pek çok yabancı gazeteci ve televizyon ekibi Fethullah Gülen'le röportajlar yapıp, bunları kendi gazete ve televizyonlarında geniş olarak yayınladı. Wall Street Journal gazetesi bölge muhabirinin yaptığı röportaj, bu gazetenin Avrupa baskısında tam sayfa yer aldı. Ayrıca, Avusturyalı gazeteci, Vatikan radyosunda programcı Heinz Gstrein, Yunanistan'da yayınlanan Eleftlıeropitia gazetesinden Simeon Soltaridis, Arnavutluk'ta yayınlanan Rilindja Demokratika gazetesinden Edi Polko ve Albania gazetesinden Enver Bytci, Rilindjia Kosova gazetesinden Mehmed Giata ve bunlardan ayrı olarak, Bulgaristan, Ukrayna, Azerbaycan, Özbekistan, Gürcistan, Rusya, Kazakistan'dan resmî ve özel televizyon kanalları ve gazetelerinden bazıları da röportajlar yapıp, bunları yayınladılar. Ayrıca, Time adına bölge muhabiri James Wilde ve Le Monde adına Nicole Pope, Fethullah Gülen'le görüştüler.

ABD’li öğretim üyesi eski FBI danışmanı Paul L. Williams, 2010 yılında Fethullah Gülen’le ilgili kaleme aldığı makalede ilginç iddialara yer veriyor.

Williams, CIA’nın bir dönem uyuşturucu kaçakçılığından elde ettiği paralarla Fethullah Gülen’i finansa ettiğini iddia etti. Williams, CIA’nın neden Gülen’i desteklediği sorusuna ise şöyle cevap verdi: “Gülen bu parayla gelişmekte olan ülkelerin petrol ve doğal gaz rezervlerini kontrol altına alabilmek için Özbekistan, Azerbeycan, Kazakistan, Türkmenistan ve yeni kurulan Rus cumhuriyetlerinde radikal medreseler ve cemaatler kurdu.”

SAVAŞTA AÇIK VERİLMEZ

Yukarıdaki gelişmelere bakınca “Gülen hareketi, cemaat, hizmet hareketi” gibi masum isimlerle uluslararası bir ağ ördüğü gerçeği ve ABD-FETÖ ilişkisi 17-25 Aralık’la veya 15 Temmuz’la başlamadığını söyleyebiliriz. En az birkaç 10 yıl öncesine kadar giden bir süreçten bahsediyoruz.

FETÖ’nün yurt içinde ve yurtdışında kurduğu sistem, hedef ve amaçları biliniyor. Bu biline biline AKP-FETÖ ortaklığını şimdilik bir kenara bırakalım. Örgütün yurtdışı gücünü hesaba katmadan bir savaşa girmek stratejik hatadır. Hata değilse mecburiyettir.

Sebep ne olursa olsun büyük bir savaşa girildi. Böylesi savaşlarda zafer için taraflar mümkün olduğunca zayılıklarını, zaaflarını ve açıklarını kapatmak zorundadır. Eğer büyük açıklar varsa, düşman bu açıkları rahatlıkla kunnalacaktır.

SONUÇ:

Örgüt hükümetin dediği gibi bu kadar güçlüyse, ABD/NATO gibi örgütlere kadar sızabilmişse AKP hükümeti savaşta stratejik ve taktik değişikliğe gitmek zorunda.

Birinci adım; samimiyet sınavından başarıyla geçmesi, kamuoyunun en az yarısıyla arasındaki güven sorununu gidermesi gerekiyor.

Bir yandan “FETÖ üzerinden Batı emperyalizminin Atatürk’e, Türk Devleti’ne saldırdığını” söylerken diğer yandan “gizli ajandasını” uygulamaya devam etmesi, inandırıcılığını ve güven unsurunu ortadan kaldırıyor.

İkinci adım; “15 Temmuz girişimini siyasi hedefleri için kullandı” iddialarına benzer “Zarrab davasını, NATO skandalını siyasi ranta çevirmek istiyor” iddialarına yol açmaması gerekiyor.

Üçüncü adım; Cumhuriyet Türkiyesi’nin temel ilkelerine/felsefesine aykırı politikalar sürdürülürken Atatürk’e sahip çıkmasının inandırıcı olmadığını kabul etmeli. Bir yandan, “hata yaptık, ihanet ettik” gibi itiraflara karşın diğer yandan aynı hatalara, ihanetlere devam edilmemeli.

Dördüncü adım; Yüzde 50+1’i sağlamak veya seçimlerde aldıkları oy oranını koruyabilmek için diğer kesimi yok saymaktan, düşmanlaştırmaktan vazgeçilmeli, ayrıştırıcı eylem/söylemler terkedilmeli.

Beşinci adım; ABD yargısına, NATO’ya sızabilen bir örgütün Türkiye’de siyasi partilere sızmadığını söylemek ya örgütü tanımamaktır, ya da gizlemektir. Bu gerçek zaman geçirilmeden kabullenilmeli ve gereği yapılmalıdır.

Bunlar yapılmazsa; içeride/dışarıda hem Türkiye’nin, hem AKP’nin hem de Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın işi çok zor.

Bunlar yapılırsa, kimsenin kuşkusu olmasın 80 milyon hükümetin arkasında duracaktır.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti ilan edilmemiş bir savaş yaşıyor. Bu savaş da kazanılacak. Devlet, kişilerle kaim değildir. Kişiler geçici devlet kalıcıdır ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti kendisini korumayı bilecektir. Önemli olan iç cepheyi birleştirmektir. Bunun yolu, kişilere bağlı kalınmaksızın “devletin bekası” çevresinde bütün olabilmek, devletin bekası için "devleti/milleti kendisinden önemli görebilmektir."

20.11.2017